İlhan Arsel: İslam’da Kölelik


Günümüzde, çoğu Müslüman, Kur’an’ın köleliği tamamen kaldırdığını, Muhammed’in köleliğe karşı tutum ve davranışlar içinde bulunduğunu sanmaktadır.

Oysa gerek Kur’an’da gerekse de Muhammed’in özel yaşamında köleliğe karşı bir tutum sergilenmediğini, hatta aksine, Muhammed’in özel yaşamında köleliği teşvik edici uygulamalarda bulunduğunu, Kur’an’da ise kölelik kurumunu ortadan kaldırmayı hedeflemeyen ve hatta köleleri (cariyeleri) doğal bir sınıf olarak gören emirlerin olduğunu ortaya koymaktadır.

Aynı zamanda, şeriatın bir gerçeği olan köleliğin göz ardı edilmesi için ‘ılımlı islam’ yanlılarının öne sürdüğü iddialar şeriatın uygulamalarını ve zihin yapısını ve daha da önemlisi bu ‘karanlık’ düşüncenin Kur’an’dan beslendiğini görmekteyiz. Örneğin, Kur’an’ın köleliği kaldırmak değil, devam ettirmek amacında olduğunu, köleliği doğal bir kuruluş saymanın yanı sıra, köleleri ‘eşya’ sınıfına soktuğunu, Kur’an’daki köle azatlama ile ilgili ayetlerin aslında hiçbir hükmünün olmadığını, çünkü uygulamada pamuk ipliğine bağlı ve köle sahibinin keyfine kalmış bir durum olduğunu ve en önemlisi, Muhammed’in köle ve cariyelerden yararlandığını ve onları kendi çıkarları uğruna kullandığını ve buna dayanarak Muhammed’in ölümünden yüzlerce yıl sonra bile, onun uygulamalarına ve Kur’an’a dayanarak İslam’ın hüküm sürdüğü coğrafyalarda kölelik kuruluşunun yaşayabildiğini maalesef dehşetle görmekteyiz.

Evrensel olduğu ve istisnasız bir biçimde içindeki tüm emirleriyle ahlaki bir emsal teşkil ettiği iddia edilen bir kitapta, Kur’an’da, ve bu kitabın uygulanış biçimi olan İslam’da, artık günümüzde kabul edilmeyen ve insanlığa karşı suç sayılan bir kuruluş olan köleliğin olması ve kendisine uygulama alanı bulması, şüphesiz ki kabul edilmesi güç bir durumdur. Ancak yine de, açık bir biçimde ortada duran bu gerçekleri görmek istemeyenler, dünyada vuku bulan her kötü durum ve olay için öne sürdükleri gibi, köleliğin de, Kur’an’ın ve İslam’ın değil, insanların suçu olduğunu söyleyebilirler. Oysa tarafsız bir biçimde inceleme yapılabilirse, böylesi ilkel bir kuruma izin veren ve uygulama alanı açanın bizzat Kur’an ve Muhammed olduğu ortaya koyulabilir.

Her konuda olduğu gibi “kölelik” konusunda da şeriat, kapkaranlık bir zihniyetin ifadesi olarak karşımızdadır. Şu bakımdan ki, insan varlığının kutsallığı ve haysiyeti ile bağdaşmaz kuruluşları ve bu arada köleliği, hiçbir itiraz ve direnişe olanak bırakmadan, yüzyıllar boyunca sürdüregelmiştir: Hem de gökten indiği söylenen emirlere ve bu emirlerden çıkma geleneklere dayalı olarak.

Gerçekten de şeriat hükümleri, kaynaklarıyla belirteceğimiz gibi, köleliğin “doğal” bir kuruluş olup “köle” ile “hür” arasında hukuki eşitsizlikler bulunduğunu, savaşlarda alınan esirlerin köle (ya da cariye) olarak paylaşılmasının “Tanrı emri” olduğunu ortaya vurmaktadır. O kadar ki, Kur’an’da Tanrı’nın büyük cömertlikle Muhammed’e ganimet olarak köleler, cariyeler helal ettiği dahi yazılıdır. Ayet şöyle: “Ey Muhammed! …Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri sana helal kıldık…” (K. 33 Ahzab Suresi, ayet 50)

Yine şeriat verilerine göre Muhammed, yaşamı boyunca ve çeşitli yollardan (ve genellikle savaşlar yolu ile) köleler edinmek, köleleri kendi hizmetinde tutmak (örneğin tarlalarında çalıştırmak, cariyeleri de “odalık” olarak kullanmak), ona buna satmak, hediye etmek, Müslümanlara köle edinmeleri için olanak sağlamak, köleleri azadlamaktansa başkalarına hibe etmenin daha hayırlı bir iş olduğunu anlatmak ve böylece kendinden örnekler yaratmak suretiyle, köleliği, “Tanrısal” ve “dinsel” bir kuruluş olarak geçerli kılmıştır. Hem de öylesine ki, köleleri efendilerine “sadıkane” ve “yararlı” bir şekilde hizmet ettirebilmek için: “Cennet’e ilk girecek olanlar… efendilerine sadakatle hizmet eden kölelerdir.” demiş; ölmeden önceki “Veda haccı” vesilesiyle yaptığı konuşmada: “Efendisinden başkasına intisaba kalkan”ların “Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların ilencine” uğramalarını dilemiştir.

Muhtemelen bundan dolayıdır ki, köle azadlama işini, her ne kadar bazı kurallara bağlamış ise de, bir bakıma efendisinin keyfine terk etmiş, köle azadlayan kimsenin, azadladığı köle üzerinde “velayet hakkını” ya da “Karabet-i hükmiyye”sini sürdürtmüş, Tanrı’ya ve kendisine dua eden müminlerin köle azadlama zorunluluğundan uzak kalmaları kolaylığını yerleştirmiş ve köleliğin yok olmasını “Kıyamet alameti” şeklinde belirtmiştir.

Bu nedenledir ki tüm İslam ülkelerinde kölelik, yirminci yüzyıla gelinceye kadar “doğal” ve “resmi” bir kuruluş olarak iş görmüştür; panayırlarda ve esir pazarlarında insanlar, tıpkı hayvanlar gibi parayla alınıp satılabilmişlerdir.

20. yüzyılın başlarında kölelik, Müslüman ülkelerde resmen kaldırılmaya başlanmış olmakla beraber, ne uygulanması gerçekten yok edilebilmiş ve ne de zihniyet olarak terk edilebilmiştir. O kadar ki İslam dünyasının en büyük “bilim” yuvası sayılan el-Ezher Üniversitesi, köleliğin Kur’an’dan kaynaklanan bir kuruluş olduğunu ve savaş esirlerinin “köle” olarak kullanılmalarının doğal olduğunu savunmaktan geri kalmamıştır (Bkz. “Macalla”, Temmuz 1962). Yine bunun gibi 1962 yılında Kral Faysal, Batı ülkelerinin zorlamasıyla köleliği kaldırır görünürken, din adamları, bu kuruluşun temellerinin Kur’an’da yattığını söyleyerek, direnme yolunu seçmişlerdir.

Din sorunları alanında “allame”liği kimseye bırakmak istemeyen bizim kendi mollalarımız ise, yirmi birinci yüzyıla girmek üzere bulunduğumuz şu dönemlerde bile hâlâ, İslamda köleliğin (cariyeliğin) “Harp esirleri kurumunu inhisar ettirildiğini” ve bu nedenle “güncelliğini yitirmiş bir konu olmadığını” belirterek “İslam’da cariye harp esiridir. Harbler ise dünyamızın gündemindedir.” diye ahkâm yürütürler. Onların bu “parlak” görüşlerinden anlaşılan o ki, İslamda kölelik zihniyeti, daha nice yılar boyunca, sonu gelmez bir “iltifata” mazhar olacak demektir. Nitekim Atatürk’ün büyük bir idealizmle yıkmak istediği bu zihniyet, farklı adlar altında bugün hâlâ hükmünü sürdürmektedir: Çoğu evlerde çalıştırılan “beslemeler” (ki yoksul ailelerden allınmış küçücük kızlar olup köleden farksız şekilde iş görürler) bunun canlı kanıtlarından biridir.

*

1400 yıllık uygulamanın ortaya vurduğu gerçek bu olduğu halde, şeriatçılar, bu gerçeği görmezlikten gelerek ve şeriat verileriyle olmadık cambazlıklara girişerek, İslamın köleliğe karşı olduğunu, köleliği daha ilk anlardan itibaren ortadan kaldırma amacına yönelik bulunduğunu, fakat toplumda düzensizlik olmasın diye bu işi zamana bıraktığını söylemekten geri kalmazlar. Söylerken de kendilerine dayanarak edindikleri yalanların, hem bir yandan Tanrı fikrini zedelediğini ve hem de insanlarımızın kafalarını ütülediğini düşünmezler. Düşünseler ile şunu bilirler ki, karşılarında, şeriatın içeriğinden habersiz, akılcı güçten nasipsiz ve her şeye körü körüne inanmaya hazır yığınlar vardır.

Bizlere düşen görev, hiç yılmadan, bu yığınları, şeriatçının yalanlarına kanmayacak kerteye ulaştırıp, onların pençesinden kurtarmaktır. Bu da ancak şeriatın içyüzünü eleştirip sergilemekle mümkündür.

Kaynak: Ilhan Arsel

Reklamlar