27337956 Ocak 11

İslamiyeti kim temsil edecek? Yunus Emre mi, silahlı katiller mi?


Çetin Altan: İslam bir din olarak varlığını sürdürüp gidecek mi yoksa bir silahlı örgüt görüntüsü içinde mi kalacak, bunu Müslümanlar belirleyecek.

Ortaokul, lise yıllarında delice bir tutkuyla okurdum yazılarını.

Yazı yazarken onu taklit etmeye çalışırdım. Bu çabamın fark edilmesi hoşuma giderdi.

Taklit ettiklerimiz, lezzetli sözleriyle sınırlı değildi…

Haksız bir not veren kompozisyon hocasına kâğıdı bir kez daha okumasını önermeyi, insan aklına aykırı ezberlerle cüretkârca alay etmeyi, sorunlarımızın gerçek sebeplerini merak etmeyi de öğrenmiştik arada.

300 yıl Mısır’ı kontrol eden Osmanlı’da neden bir Allah’ın kulu merak edip hiyeroglifi çözmemiş?

Türk köylerinde neden tenis kortu yok?

Köylü kadınlarımız neden makyaj yapmaz?

Ve tüm bunların medenileşmeyle ilişkisi ne?

Yeni kitabı ‘Enseyi Karartmayın’ı okurken içimden geçirdim…

Bizim ‘büyük ustamız’ Çetin Altan’dır!

Altan’a, Charlie Hebdo saldırısının sonuçlarını, Türkiye’nin geleceğini ve 87 yıllık hayatın ona öğrettiklerini sordum.

Charlie Hebdo saldırısını duyduğunuzda aklınızdan ne geçti?
Acı duydum… Ölenlerin insanlığın az rastlanır, ışıklı beyinlerinden olması acıyı katmerleştiriyor. Vuran “Bir gâvuru vurdum” diyor ama gelişmiş dünya o vurulanın Wolinski olduğunu biliyor. Dünya sadece bir cinayetle birbirinden ayrılmıyor, Wolinski’nin değerini bilenler ve bilmeyenler diye de ayrılıyor.  Sanatın, yaratıcılığın, özgürlüğün, mizahın değerini bilenler, bilmeyenler diye de… Cinayetin, sanat, özgürlük ve yaratıcılık düşmanlığının hep İslam âleminin tarafında kalması Müslümanlar için övünülecek görüntü değil. Toplumların değeri, ne kadar çok katile sahip olduklarıyla değil, ne kadar çok yaratıcıya sahip olduklarıyla belirlenir.

Bu katillerle, fanatiklerle aynı dünyada nasıl yaşayacağız?
Yeryüzünde büyük gelir, kültür, birikim farklılıkları var. Bu yüzyılın ortalarına doğru dünya bir dengeye gelir. Ama o zamana kadar, geride kalanlar varlıklarını şiddete başvurarak kanıtlama ihtiyacını aşamayacaklar gibi. “Ben de varım” demek istiyorlar. Ama bunu sözle, çizgiyle, eserle, kitapla yapamadıkları zaman silahla yapmaya uğraşıyorlar.

Bunlarla nasıl mücadele edilir? 
İslam âlemindeki köktendinciliğin panzehiri de İslam’ın içinden çıkacak, çıkabilirse… Bu aslında Müslümanlığın imtihanı. Şu anda Müslümanlık bir silahlı örgüt gibi görünmeye başladı. İslam bir din olarak varlığını sürdürüp gelişecek mi yoksa bir silahlı örgüt görüntüsü içinde mi kalacak, bunu Müslümanlar belirleyecek. Yeniden dinin bir felsefesi, bir özü olduğunu,  tasavvufu keşfedebilirlerse, katillerle değil Yunus Emre’yle övünmeleri gerektiğini fark ederlerse, bu darboğazdan çıkarlar. “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri, isteyene ver sen anı, bana seni gerek seni” diyen Yunus Emre’yi İslam âleminin yeniden okuyup, değerlendirmesi gerekiyor. Zaten Yunus’un kıymetini anladıklarında Wolinski’ye de kıyamazlar. İslam’ı kim temsil edecek? Yunus Emre mi yoksa eli silahlı katiller mi?

Diğer dinler bu sorunları nasıl çözdü?
Her dinin fanatizme açılan kapıları vardır. İslam’ın çok parlak beyinler yarattığı dönemler oldu. Hıristiyanlar fanatizme Rönesans’la ve Reform’la denge getirdiler. İnsanlığın ortak bir kültürü olduğunu, İslam’ın da bunun parçası olması gerektiğini kavradığınızda çözüme yaklaşırsınız. Bu ortaklığı anlamak için İbn-i Rüşd’e bakmak gerekir. Aristo’yu çok iyi incelemiş, Batı medeniyetini de derinden etkilemiştir. Müslümanlar bu kadar kompleksli şekilde ezileceklerine, geçmişlerine ve kültürlerinin insanlığın ortak uygarlığındaki yerine bakmalılar. Bu, komplekslerinden kurtulmalarına yardımcı olur. Kendilerini insanlığın diğer parçasından ayırmak yerine, o parçayla bütünleşmeleri, bütün yaratılanları inandıkları Allah’ın yarattığı canlılar olarak görmeleri herhalde Müslümanlığa aykırı olmaz.

Bu son durumun Ak Parti gibi İslami çizgideki hareketler üzerinde nasıl etkileri olur?
Hem olumlu hem olumsuz etkileri olacak. İslam’ı dünyanın geri kalanından ayıran, İslam olmayan herkesi düşman gören, inkâr eden bir Müslümanlık özellikle siyasi alanda çok ciddi sorun yaşar. Bir ideoloji ya da din sorun yaşamaya başladığında, geçmişine, kaynağına bakarak çare arar. Müslümanlar da içlerinde tartışacaktır. İslam nedir, ahlakı nedir, felsefesi nedir tartışmalarının Müslümanlar arasında yoğunlaşacağı bir dönem yaşayacak dünya… Şimdilik kaçınmaya çalışıyorlar ama sonunda tartışacaklar çünkü bu, bir hayat memat meselesi haline geliyor.

Kitabınız okuyucuyu yaşam serüveninizde yolculuğa çıkarıyor. Onca mücadele, kavga, hapishane… Bugün dönüp baktığınızda… Değdi mi?
İnsanlar acı çekerken, ezilirken, yoksul kalırken ben daha keyifli bir hayat yaşasaydım, hiç sesimi çıkarmasaydım, bu yaşa geldiğimde asıl o zaman “Değdi mi” diye sormak gerekirdi. “Değdi mi insanların acısına arkanı döndüğüne” diye sormak gerekirdi. Yaptıklarım, yazdıklarım bir işe yaradı mı bilmem ama bir daha yaşasam gene aynı şekilde yaşardım.

Türkiye’nin bugünkü gibi bir duruma gelmesini bekliyor muydunuz?
Türkiye dünyanın dışına kaçmak istiyor sürekli. Gelişmiş dünyanın kriterleri, demokrasi, hukuk burayı yönetenlerin hoşuna gitmiyor çünkü. Dünyayla bütünleşecek gibi oluyor sonra eski haline dönüyor. Türkiye’nin büyüyüp güçlenme enerjisi sandığımdan az çıktı. Refleksleri zayıf, enerjisi az. Bir türlü içine düştüğü tuzaktan kurtulamıyor ama eninde sonunda dünyayla bütünleşecektir. İstese de istemese de dünyanın bir parçası.

Toplumdaki, siyasetteki gündemin düzeyini, tonunu nasıl buluyorsunuz?
Gençler daha zeki ve esprili ama siyaset kurumunda hiç espri kalmadı, zekâ parıltısına pek rastlanmıyor. Nobran ve hoyrat bir bağırış çağırış var. Amele kavgasına benziyor. Küfür, kıyamet, kalaslarla birbirinin kafasına vurma… Ben 21. yüzyılda doğan gençlerin bu düzeysizliği aşacağını ümit ediyorum.

Basının durumunu nasıl görüyorsunuz. Eskiye göre iyi mi kötü mü?
Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yöneticileri pohpohlayıp karşılığında ‘ihsan-ı şahane’ alma alışkanlığı vardı. Yeniden o dönemlere döndük gibi gözüküyor. Padişahlar keseyle altın verirlerdi kendilerini övenlere; Atatürk milletvekili yapardı. Şimdi galiba ikisini birden veriyorlar.

Bugün dönüp baktığınızda “Keşke başka bir ülkede doğsaymışım” der misiniz?
Derim tabii. Aklı başındaki herkes de der ama Türkiye’den  vazgeçemiyoruz… İnsan doğup yaşadığı yere âşık oluyor bir şekilde, yanlış bir aşk gibi, tarif ettiğinde âşık olacağın kadın o değil ama onu seviyorsun… Ne yapacaksın…

Özgür, mutlu bir ülke olmayacak mı Türkiye?
Olacak elbette. Ama zaman alacak. Özgürlüğün, mutluluğun ne olduğunu bilmiyor ki, hep baskı altında yaşamış, hep ona aptal olduğu, akıllı birinin kendilerine yol göstereceği söylenmiş. “Benim de fikirlerim var” diyenin canına okumuşlar. İnsanın başının belaya girmemesi ancak aptal bir köle olduğunu kabul etmesiyle mümkün olmuş. Dokularına sinmiş bu korkular. Kolay değil böylesine ezilmiş bir toplumun belkemiğini doğrultması.

Gezi’yi nasıl izlediniz?  
Çok şaşırtıcıydı. Söylediğim o yüzlerce yıllık baskının en büyük kırılma noktalarından biri oldu. Bir lidere ihtiyaç duymamak, kendine güvenmek, fikrini söylemek için ayağa kalkmak çok yeni ve ümit verici gelişmeler.

Ülkeyi pozitif anlamda etkiledi mi? Yoksa otoriterleşmeyi mi tetikledi?
İkisi bir arada herhalde. Yeni bir itiraz biçimi olabileceğini gördü toplum. Sürü-çoban ilişkisinin çok ciddi bir sarsıntı geçirdiği bir olaydı. Böyle bir gelişme Türkiye’deki bütün yöneticileri korkutur. Buranın yöneticileri, tek kutsal fikrin kendilerine ait olmasını ister. Gezi o kutsallığa da bir isyandı. Sonuçları ilerde daha belirgin biçimde araştırılıp, ortaya çıkacak.

Bizdeki hep ‘uydurma’ bir demokrasi miydi?
Bizde demokrasinin uydurması bile olmadı. Demokrasilerde insanlar devlete ne yapacağını söyler, burada hep devlet insanlara ne yapacağını söylüyor. Seçim sandığında, isteklerini yerine getirecekleri değil, sana kimin emir vereceğini belirliyorsun.

Demokrasi hayali hep duvara tosluyor yani…  
İnsanlar duvara kafalarını vura vura sonunda bir şeyleri  değiştirmeleri gerektiğini öğrenecek. Bu koyu ümitsizlik yeni ümitler doğuracaktır. O ümidi ve yeni yapılanmayı gerçekleştiremezse Türkiye parçalanır.

Türkiye’deki toplumsal kırılmaya bakınca… Laik ve muhafazakâr kesimin uzlaşmalarını olası görüyor musunuz? 
Çok yaklaşmıştık. Gerçekleştirebilseydik hem Türkiye hem dünya için çok büyük, tarihi bir mucize olacaktı. Ne yazık ki galiba bu şansı kaçırdık. Bu iki kesimin barışması, beş yıl öncesine kıyasla çok daha zor artık.

AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan İslami, baskıcı bir rejim arayışında mı? 
2014 yılında bu mümkün mü? Buranın erkekleri biraz ürkektir ama bir de kadınlar var. Küçümsemeyin. Otuz beş milyon kadını evlerine hapsedecek, “Sadece annelik yap” diyeceksiniz… Yeter mi erkeklerin enerjisi bütün ülkenin ağırlığını taşımaya, üretimi yapmaya? Kadınların enerjisine muhtaç burası, kadınsız hiçbir çözüm olmaz. Baskı yaparsan kadınları ayaklandırırsın.

Gerçek demokrasi isteyenler ne yapmalı? 
Türkiye’den ümidinizi kesmeyin. Ümit ve iyimserlik, bir mücadelenin atardamarıdır. Kaybettin mi yenilirsin, yılgınlaşırsın. Yılgınlaşacak bir şey yok. Türkiye, tıkandığı noktadan çıkabilmek için önce eldeki olanakları deniyor, Kemalistleri denedi, şimdi dindarları deniyor. Sonunda bu yapının içinden bir çözüm çıkmayacağını anlayıp kendini radikal bir şekilde değiştirecek.

Yeni muhafazakârların parayla, kapitalizmle ilişkilerini nasıl görüyorsunuz? En büyük yolsuzluk tartışmaları neden İslami bir parti döneminde patladı? 
Kemalistler devletin hiç olmazsa görüntüsünü korumaya çalışırdı. Bunların öyle bir özeni de yok. “Yıkalım geçelim” gibi davranıyorlar. Bir de yüz yıldan beri ilk kez devlet hazinesini ele geçirdiler. Yüzyıllık açlık… Kapışacaklar biraz. İttihatçılar da devlet hazinesini ele geçirdiklerinde böyle çıldırmıştı. Paraları kapışmışlardı. Sonunda parçaladılar ülkeyi, yerine yeni bir devlet kuruldu.

Rüşvet bir devlet geleneği mi bizde?
Her zaman. Üretimsiz toplumlarda rüşvet bitmez.

Halk neden çok büyük tepki göstermedi yolsuzluk iddialarına?
Yolsuzluğu piyango gibi görüyor. Bana da çıkabilir diye… Yolsuzluğun bitmesini istemiyor, yolsuzluktan pay almak istiyor.

BURASI BİR KADIN BAŞKALDIRISI YAŞAYACAK

“Hayatta en önemli şey kadın galiba” demiş oğullarınızdan biri… Ahmet Altan mıydı? Mehmet Altan mı?
Bilmiyorum ama bu Ahmet’in söyleyeceği bir lafa benziyor.

Kadın mı gerçekten hayatta en önemli şey?
Benim yaşımdaki adama sorduğun soruya bak! Ama bu yaşta bile sana cevap vereyim: Kadınsız bir hayat, hayat değildir. Bir erkek ne yaparsa, kadına kendini beğendirmek için yapar. Kadın seni beğenmiyorsa, sahip oldukların hiçbir işe yaramaz.

Tek bir kadın mı, çok ve farklı kadınlar mı?
Benim yaşımda artık fark etmiyor ne yazık ki. Yaşlılığın en kötü tarafı bu.

 

Ya bir kadın için nedir hayatın anlamı? Erkek mi?
Kadın, insanlık zincirinin halkalarının birbirine eklenerek uzayıp gitmesini sağlayan sihire sahip. İnsanlığın gelişmesi için doğru tercihleri yapmakla görevlendirilmiş doğa tarafından. Erkek kendini beğendirmeye çalışır, kadın tercih eder. Tercih ettiği erkekle, doğurduğu çocukla, o çocuğu eğitişiyle evrim zincirinin efendisi aslında kadındır. Evrimin efendisi olduğu için hayata yüklediği anlamlar da çok ve zengindir. Fiziksel güç eksikliğinin önemini kaybettiği bir çağda, pek uzak olmayan gelecekte kadınların ağırlığının erkeklerden fazla olacağını sanıyorum.

“Kaç kadın vardır ki, bütün alımlılığı, zekası, yüreği ve insanlığıyla kadındır” diye soruyorsunuz. Bu tür kadınlar az mı? 
Fiziksel gücün diğer her şeyden önemli olduğu binlerce yıl…  Erkek onu ezmiş. Kadın kendisini saklamayı, gizliliği, kandırmayı öğrenmiş. Ezilmek insana ağır yükler yükler. O yüklerden yeni yeni kurtuluyor kadın. Bu yüzyılın sonunda bildiğimiz bütün kadın tanımları değişecek.

Kadını döven, öldüren, eve hapseden hastalıklı bir toplum nasıl iyileşir?
Zor iyileşir. Onun için asıl değişimin kadından başlayacağını düşünüyorum. Burası bir kadın başkaldırısı yaşayacak bence.

Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kadın ve erkeğin eşitliği fıtrata ters”, Bülent Arınç’ın “Kadın sokakta kahkaha atmayacak” açıklamaları toplumda nasıl yankı bulur?
Kadınlardan korkan erkekler destekler bunu. Onların sayısı da epeyce fazla.

“Köylü kökenli, kadınsız Müslüman toplumlar, yaşamın amacını saptayamaz” diyorsunuz kitapta.
Kadınla erkeği ayırdığında bütünlüklü, sağlıklı, aydınlık bir hayat yaratamazsın, toplumu sakatlarsın. Yaşam sevinci biter. Kadınsız bir toplumun odun deposundan farkı kalmaz. Hem “Kadın” diye inleyen hem kadını evine hapsetmeye kalkan hem de kıskançlık krizleri içinde kadınları öldüren hastalıklı bir kalabalık olur.

Allah uzun ömür versin! 100’e doğru ilerliyorsunuz.
90’a dayandım. Ama doğrusu uzun bir ömür istemedim hiç. Şimdi de uzun bir ömür dilemiyorum kendime. Sen de dileme.

Ölümden korkmuyor musunuz?
Yok, ölümden korkmuyorum. Sadece o son ayrılış anının sorunsuz olmasını istiyorum.

Ölümden sonra hayata inanıyor musunuz? Yaşam açlığınız bitti mi?
Ölümden sonra hayata hiç inanmadım, şimdi de inanmıyorum.  Belli bir yaştan sonra hayat için bir açlık duymuyorsunuz, aksine hayat bir yük olmaya başlıyor. Daha yaşayayım gibi bir talebim yok doğrusunu istersen.

İnsanlara toplumsal sorunlarla mücadele etmeyi mi önerirsiniz, keyfine bakıp kısacık hayatın tadını doyasıya çıkarmayı mı?
Bu iş öneriyle olmaz. Neyi yapabiliyorlarsa onu yaparlar. Mücadele edecek gücü olan insanı öneriyle mücadeleden vazgeçiremezsin. O gücü olmayanı da öneriyle mücadeleci yapamazsın. Ama şunu söyleyebilirim: Mücadele edersen, çocuklarının, torunlarının yanında başını yere eğmezsin.

Bu mücadelede ayakta kalmanın yolu nedir?
Hayata, insanlığa ve kendine güvenmek… Güvenmekten vazgeçme. Sen hayata güvenirsen, hayat da seni korur.

Mutlu bir hayatın sırrı nedir?
Zamanı unutmak… Zamanı unutuyorsan mutlusun demektir.

Hayatınızın en mutlu dönemi hangisiydi?
Öyle bir dönemi hatırlamıyorum.

Ya en mutsuz dönemi?
Kerime öldüğünde. [Altan’ın 42 yıl evli olduğu eşi 1991’de hayatını kaybetmişti.]

Çocuklarınızla ilişkiniz nasıl?
Şanslıyım o konuda… Üçüyle de çok iyidir ilişkilerimiz, üçü de her gün mutlaka uğrar, konuşuruz. Birlikte güleriz.

Hangisi size daha çok benzedi yıllar içinde?
Onlar kendilerine benzediler…  Tabii belli bir hayat tarzının, bir mücadelenin içinde büyümenin getirdiği ortak ölçüler, değerler vardır. O değerlerden taviz vermezler. Baba çocuk olmanın ötesinde, aynı tür mücadeleler içinden geçmenin yarattığı ortak değerler bunlar.

Ahmet Altan’ın Taraf’tan ayrılmasına, gazeteciliği bırakmasına üzüldünüz mü?
Doğrusunu istersen asıl işine, roman yazmaya dönmesine sevindim.

Çocuklarınıza ne tavsiye veriyorsunuz?
Benim çocuklarımın kaç yaşında olduğunu biliyor musun? Ne tavsiyesi!

Anne-babanızdan beklediğiniz sevgiyi görmediğiniz için yazı yazdığınızı anlatıyorsunuz.  Yazı, yalnızlık ve sevgisizliğe çare oldu mu?
Yazı birçok şeye çare olur da sevgisizliğe, yalnızlığa nasıl çare olsun? Yazarken unutursun, yazı bitince hatırlarsın.

Türkler zevksiz bir toplum mu?
Sanatsız bir toplumun zevki gelişir mi? Resmi bilmeyen bir toplumun zevki gelişir mi? Heykeli olmayan bir toplumun zevki gelişir mi? Toplumlar büyük kayalar gibidir, sanat onları yontup bir şekle sokar. Bütün toplumlar için geçerlidir bu.

Sokaklarımız, binalarımız bu yüzden mi çirkin? 
Türkler espas kullanamaz. Boşluğu değerlendiremez yani. Bir türlü yerleşik olmamaktan geliyor bu. Göç hâlâ devam ediyor, daha yeni yeni yerleşiyorlar. Ev bilmiyorlar. Estetik değerleri yerleşmemiş, güzellik çirkinlik gibi kavramları yok. Güzellik henüz bir ihtiyaç değil. Yerleşsinler, bir güvenceye kavuşsunlar, karınlarını doyursunlar sonra güzelliğin de bir ihtiyaç olduğunu fark edecek düzeye gelirler. “Şuraya bir oda daha yapalım” yerine “Şuraya bir ağaç dikelim” derler.

Hükümetin ‘cihan devleti’ vizyonunu nasıl görüyorsunuz?
Saçmalamanın sempatik bir yanı vardır ama ciddiye almaya başlarsan tehlikeli olur. Hangi Osmanlı’dan bahsediyoruz? İstanbul’a saray yaptıracağız diye bütün dünyaya borçlanan Osmanlı’dan mı? “Hasta adam” denilen Osmanlı’dan mı? Yoksa onları saymıyoruz, Fatih, Yavuz, Süleyman dönemine mi bakıyoruz? Peki neydi onları cihan devleti yapan? Gidip etraftaki memleketleri istila etmek… İnsanlarımızı savaşta öldürmek mi istiyoruz? Gücümüz, silahlarımız buna yetiyor mu? 2014 yılında, 10 bin dolarlık adam başına milli gelirle, insanlığın teknolojik ilerlemesine zerre katkıda bulunmadan, cihan devleti olmazsın, rezil olursun…

Gutenberg’in matbaayı icadı 1440. Türkiye’ye matbaanın gelişi 1727. Aradaki fark 287 yıl!

Anvers’te ilk gazetenin çıkışı 1605. Türkiye’de ilk gazete 1840. Aradaki fark235 yıl!

Dünyada ilk romanın yazılması 1532. Türkiye’de ilk romanın kaleme alınması 1895. Aradaki fark, 363 yıl!

Hürriyet.com.tr