Muhammad the Prophet slaughters Banu Qurayza Jewish Tribe Eylül 09

İslam’da kafa kesme konusu – Fırat Bayram


Muhammad the Prophet slaughters Banu Qurayza Jewish Tribe

Muhammad the Prophet slaughters Banu Qurayza Jewish Tribe

İmanlı olup çağdaş değerleri de benimseyen, akıllı, vicdanlı dostlarıma bir önerim var: İnandığınızı söylediğiniz dini iyice araştırın, öğrenin. Belki yanlış yorumlayan veya anlamak istediği gibi anlayan sizsinizdir? Belki dininiz, bildiğiniz gibi değildir? Henüz ülkemizde İslam hukuku hakim değilken bence siz bir an evvel bu dinden dönün. Yoksa çok geç olabilir! 

Afganistan, İran, Suudi Arabistan vb. ülkelerdeki yaşam malum. Bunların üzerine bir de IŞİD çıktı ortaya. Sebep olduğu vahşetin haddi hesabı yok. Tüm dünya dehşet içerisinde Ortadoğu’yu seyrediyor. Ülkemizde ise internette ve sokakta konuşurken karşılaşılabilecek sıklıkta muhafazakar kişi IŞİD’i yarım ağızla savunuyor, kafa kesme uygulamalarının İslam’da yeri olduğunu söylüyor. Tüm bu tablo karşısında, ‘çağdaş Müslümanlar’ için sarsıcı bir süreçten geçiyoruz. Evet, en çok onlar için sarsıcı! Çünkü bu ülkede cumhuriyetten beri yapay bir İslam’a inanarak yaşadılar. Onlara İslam’ın “aslında” laiklikle, demokrasiyle, cumhuriyetle, özgürlüklerle, medeni hukukla, sosyal devletle, kadın haklarıyla, barışçıllıkla bir sorunu olmadığı söyleniyordu. Onlar da buna inanmıştı. Cumhuriyet, ayakta kalabilmek için kendi din yorumunu yaratmak zorunda olduğunu biliyordu. Yarattı da! İmkanları ölçüsünde bu din yorumunu propaganda etti ve belli bir kitleyi inandırabildi. Ama geldiğimiz nokta itibariyle birinci cumhuriyetle birlikte “Bizim dinimiz aslında çok çağdaş” miti de yıkıldı. Şimdi ‘çağdaş müslümanlar’ gerçek İslam’la tanışıyor, 1923’te başlayan rüyadan uyanıyorlar. Daha doğrusu, uyanma sancısı çekiyorlar. IŞİD’i görüyor ve dehşete düşüyorlar. Afganistan’ın, İran’ın hali yüreklerini burkuyor. Hala dinle yüzleşip bırakacak cesaretleri yok. Hala “Hayır hayır, bunlar yobaz, dinimiz yanlış anlaşılıyor!’’ diyerek bu dinin 1400 yıllık tarihini reddediyor, Anadolu’nun cumhuriyet deneyiminden ibaret bir İslam yorumunu ‘gerçek İslam’ sanıyorlar. Kendilerini kandırmakta uzmanlaşmış haldeler.

IŞİD’in cariye alımı, din savaşı, kafa kesme vb. uygulamaları Müslümanları şaşırtıyor. Önceki yazılarımda bu şaşkınlığı bir ölçüde irdelemiştim. Yobazlığın sanki dinle bağı yokmuş gibi davranmanın hiçbir şeyi açıklamadığını anlatmaya çalışmıştım. Şimdi sahih hadisleri kaynak alarak (özellikle de “İslam’ın Pavlus’u” olarak görülebilecek Taberi’yi) ortada hakikaten şaşılacak bir durum var mı bakalım. Tabi Taberi uzun uzun anlatıyor; ben kendi cümlelerimle özet geçeceğim. Sanıyorum ve göstermeyi umuyorum ki IŞİD, din adına savaşmayı, kafa kesmeyi ve cariye alımını Beni Kureyza vakıasını örnek alarak uyguluyor.

O halde bu vakıaya bir bakalım.

Hendek Savaşı öncesinde Medineli Müslümanların savaşı kazanamayacakları bazı Yahudi kabilelerince öngörülür. Yahudi aşiretlerinin liderleri, Müslümanlara yakın duran Beni Kureyza adındaki Medineli Yahudi aşiretinin liderini de ikna eder. Kureyza lideri, başta bu ikna çabasına dirense de savaşı Müslümanların kazanamayacağı, kazanan tarafın (Mekkelilerin) ise bu yenilgi sonrası Beni Kureyza’ya da büyük zararının dokunacağı, bu yüzden öngörülü olup şimdiden Mekkelileri tutmaları gerektiği yönündeki telkinlere fazla dayanamaz ve Muhammed’le ittifakını bozar. Müslümanlar Medine’de hakimdir. Düşmanları ise Mekke merkezlidir. Beni Kureyza aşireti ise Medine’dedir, yani bir bakıma İslam egemenliğindedir. Mekkeliler kazanınca kendilerini de cezalandırmalarından korktukları için Muhammed’i değil daha güçlü gördükleri Mekkelileri tutarlar. Fakat bir yandan da “Ya Müslümanlar kazanırsa?” diye endişe içindedirler. Beni Kureyza’nın durumu tam bir kapana kısılmışlık durumudur, ne yapacaklarını bilemezler. Tercihlerini Mekkelilerden yana yaparlar.

Mekkeliler, Gatafanlılarla birlikte Medine’yi kuşatır. Muhammed şehri savunabilmek için etrafına hendekler kazdırır. Günler süren bir kuşatma söz konusu olur. Muhammed bu sırada düşmanın ittifakını bozmaya çalışır, adamlar gönderir. Başarılı da olur, Mekkeliler ile Gatafanlıların ittifakı bozulur. Kuşatma kalkar. Artık Beni Kureyzalıların korktuğu başlarına gelmiştir. Müslümanlar intikam alacaktır. Nitekim kaynaklara göre kuşatma kalktıktan hemen sonra Cebrail zuhur etmiş ve silahını bırakan Muhammed’e görünüp silahını bırakmamasını, Beni Kureyza’ya saldırmasını söylemiştir!

Kureyza aşireti kendi kalesine kapanır. Muhammed kaleyi öyle kuşatır ki içeridekiler açlık ve susuzluk çekmeye başlar. Muhammed bir teklif sunmuştur. Buna göre, Beni Kureyza’nın akıbetine kendisi değil Sad bin Muaz adında Musevilikten İslam’a dönen biri karar verecektir. Bir ay kadar süren kuşatma sonrası Kureyza aşireti teslim olmaya karar verir. Önlerinde iki yol vardı: Müslüman olup kefeni yırtmak veya kaybetmeyi göze alarak savaşmak. Kureyza aşireti halkı iki seçeneği de reddedip teslim oldu. Muaz’ı kendilerine yakın görmüş ve buna güvenmiş de olabilirler. Muhtemelen savaş yapmak yerine teslim olmayı seçtikleri için Muhammed’in merhamet göstereceğine ve zarar görmeyeceklerine inanıyorlardı. Nitekim çoğu sivil insanlardı ve büyük bölümü kadın ve çocuklardan oluşuyordu.

Ama bekledikleri gibi olmadı! Sad bin Muaz, kendilerine savaşmadan teslim olan insanlar için şu kararı aldı: Kureyza erkekleri öldürülecek, kadınlar cariye edilecek, mallarına da el konacaktı! (Yöntem tanıdık geliyor mu?)  Muhammed bu karardan ötürü Muaz’ı kutladı. Anlaşılan o ki her şey baştan planlanmıştı. Nitekim Beni Kureyza’nın, henüz Müslümanlarca kuşatılmışken Muhammed’e bir teklif sundukları biliniyor. Buna göre, mal ve silahlarını bırakıp birer deve yükü eşyayla Medine’yi terk etmeyi teklif etmişler ama Muhammed bu teklifi reddetmiş. Böyle bir teklifin reddedilmesi, Beni Kureyza’nın yok edilmesinin çok önceden kararlaştırıldığını düşündürüyor.

Devam edersek, Beni Kureyza teslim olunca Muhammed Medine çarşısında hendekler kazdırır. Beni Kureyza’nın teslim olmuş erkeklerinin tümünün kafaları burada kesilir! Erkeklerin kafaları kesilirken Kureyza kadınlarının da olan biteni dehşet ve büyük bir acıyla seyretmek zorunda kaldığı anlaşılıyor. Kadınlar kocalarının, babalarının, kardeşlerinin, oğullarının öldürülmesine tanık oldu. Kaynaklarda katledilen insan sayısı 600 ile 900 arasında veriliyor. İdamların çoğunu da Ali bin Ebu Talip bizzat infaz ediyor. (Bu noktada insanın aklına ister istemez, “Teslim olmuş kişileri öldürmek savaş değil cinayet kapsamına girmez mi?” ve “Böyle şeyleri onaylayan biri nasıl olur da gerçek bir peygamber kabul edilebilir?” soruları geliyor).

Kuran’da da şu ayetler Beni Kureyza’dan bahseder: “Allah, Kitap ehlinden, kafirleri destekleyenleri kalelerinden indirmiş, kalplerine korku salmıştı; onların kimini öldürüyor, kimini de esir alıyordunuz. Yerlerini, yurtlarını, mallarını ve henüz ayağınızı dahi basmadığınız yerleri Allah size miras olarak verdi. Allah her şeye Kadir olandır.’’ (Ahzab, 26-27)

Beni Kureyzalı savaş esirlerine yapılanlardan anlıyoruz ki Muhammed’in kendisi bile kendi adını taşıyan surenin şu ayetine uymamış: “(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hale getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.’’ (Muhammed, 4)

Muhammed’in eşlerinden Ayşe’nin dediğine göre başı kesilenler arasında bir kadın da vardır! Kaynaklarda Ayşe şöyle anlatıyor: “Rasulallah erkekleri meydanda öldürürken kadın benim yanımdaydı, sohbet ediyor ve durmadan gülüyordu. Derken bir ses adını çağırdı. ‘Ne var?’ dedim. ‘Öldürecekler’ dedi. ‘Neden’ diye sordum. ‘Yaptığı bir şeyden ötürü’ diye cevap verdi. Götürüp kafasını kestiler. Neşesini ve gülüşünü hayatta unutamam. Öldürüleceğini biliyordu.’’

Burada dikkat çeken bir nokta da şudur: Öldürülecek olanlar içinden İslam’ı seçenler kurtulmuştur. Çoğunluk ise ölüm pahasına dinine sadık kalmıştır. İslam’ı seçenlerin kurtulması, “Ya Müslüman olursun ya kellen gider’’ ikilemi yaratmış, İslam’ı yaymak için kelle kesme uygulamalarının kullanılmasına zemin hazırlamıştır. İslam ne yazık ki tarihte (ve günümüzde de!) sadece kalpleri kazanarak değil kelleleri tehdit ederek de yayılmıştır. Ve bu durumun Muhammed döneminde başladığı anlaşılmaktadır. Nitekim İslam tarihine baktığımızda dünyanın ‘darül İslam’ ve ‘darül harp’ (‘Müslümanların toprakları’ ve ‘savaşılması gerekenlerin toprakları’) olarak ikiye ayrıldığını, savaşlarda mal ve köle-cariye alımı yapıldığını, işgal edilen topraklardaki ‘kafirlerin’ millet-i mahkume statüsüne konduğunu, onlardan Müslümanlara servet aktarımı yapıldığını, yani bir tür iç sömürge siyaseti izlendiğini görüyoruz. Müslümanlığı seçen pek çok kimsenin bu ağır koşullardan ve zımmilikten kurtulmak için, yani ekonomik ve sosyal gerekçeyle sonradan bu dine döndüğü tahmin edilebilir. Ne yazık ki inancını dayatmak İslam’a içkin bir husus haline gelmiştir.

Bir başka dikkat çeken husus ise Müslümanların Beni Kureyza’yı savaş sırasında kendilerine ihanet etmekle suçlamış olmalarıdır. Katliamı buna dayandırmakta ve haklı göstermeye çalışmaktadırlar. Fakat sorulacak soru çoktur: Neden sadece aşiret reisi değil de tüm bireyler cezalandırılmıştır? Şehri terk edip gitmeyi önerdiklerinde neden kabul edilmemiştir? Savaşması söz konusu olmayan kadınlar neden cariye edilip cezalandırılmıştır? Erkekler teslim oldukları ve silahlarını bıraktıkları halde neden kafaları kesilmiştir?

Olayı anlatmaya devam edelim; katliam bitince Muhammed, Beni Kureyza’nın kadınlarını ve servetini Müslümanlara dağıtır. ‘Ganimetin’ beşte biri ise yalnızca Muhammed’e ayrılır. Ailelerindeki erkeklerin öldürülmesine tanık olan bu zavallı kadınlar, onları öldürenlerin cariyesi olarak yaşamaya mahkum olur. Ömürleri boyunca çektikleri acıyı tahmin bile edemiyorum.

Sıra gelmişken Safiye’nin hikayesine de değinelim. Safiye, bir başka Yahudi aşireti olan Beni Nadir’den idi. Beni Kureyza katliamında değil Heyber kuşatmasında esir alındı. Babası, Hendek Savaşında Muhammed’in emriyle öldürüldü. Erkek kardeşi ve eşi Heyber kuşatmasında öldürülürken kendisi de bir Müslüman tarafından esir alındı. Muhammed onu görünce yedi kölesini verip onu aldı ve kendine eş yaptı! Safiye için babası, kardeşi ve eşinin ölümünden sorumlu tuttuğu birinin eşi olmak herhalde dayanılmaz bir ıstırap olsa gerek? Anlaşıldığına göre kardeşi ve eşinin öldürüldüğü gün veya bir gün sonra Muhammed’in eşi yapılıyor!

Safiye’nin eşinin öldürülüşünden de bahsedelim, tam olsun! Safiye’nin eşi Kinane er-Rabi idi. Taberi’nin eserinde onun ölümü şöyle anlatılır;

‘’Beni Nadir’in hazinesini korumakla görevli olan Kinane Rasulallah’ın huzuruna getirildi. Rasulallah ona  hazinenin yerini sordu, ancak o bilmediğini söyledi. Huzura getirilen bir başka Yahudi, Kinane’yi sabah erken saatte belli bir harabe civarında gördüğünü söyledi. Rasulallah Kinane’ye “hazineyi orada bulursak seni öldüreceğimi biliyor musun?” diye sordu. Kinane “evet” dedi. Söz konusu harabenin etrafı kazıldığında belli bir miktar altın bulundu. Bunun üzerine Rasulallah Kinane’ye hazinenin geri kalan kısmını sordu. Kinane yine bilmediğini söyleyince, Rasulallah onu Zübeyr bin Avvam’a teslim ederek “sakladığını ortaya çıkarana kadar eziyet et” dedi. Zübeyr, onun göğsünde çakmak taşı ile ateş yakarak, ölmesine ramak kalıncaya dek (ateşin yanmasını sağladı). Sonra Rasulallah Kinane’yi Muhammed bin Mesleme’ye teslim etti. Bu da, kardeşi Mahmud’un intikamı için Kinane’nin kafasını kesti.’’

Müslüman kaynağın belirttiği bu bilgilerden Muhammed’in bir savaş esirinin paraların yerini söylemesi için işkence görmesini ve öldürülmesini onayladığı, üstüne bir de adamın eşini kendine eş yaptığı anlaşılıyor! Doğru mudur bilmem, ben Taberi’nin yalancısıyım…

Yeri gelmişken (biliyorum bu tür girdilerle ana konuyu deliyorum ama) Kuran’da savaşılan düşmanın ‘eşini alma’ konusunu da görelim: ’Harpte elinize geçmiş kadınlar hariç olmak üzere, nikahlı kadınlarla evlenmeniz de haram kılınmıştır.’’ (Nisa, 24)

Bu ayette açıkça eğer harpte eline nikahlı kadın geçerse onunla evlenebilirsin denmiyor mu? Düşmanla mertçe savaşmayı anlarım ama karısına el uzatmak ahlaka uygun mudur? Aynısı size yapılsa hoşunuza gider miydi? Bizim ‘çağdaş Müslümanlar’ bu tür ayetlerin yorumunu nasıl yapıyor acaba? Onu geçtim, bizim ‘çağdaş Müslümanlar’ Kuran’ı okuyor mu acaba?

Bir de şu ayet var: ‘’Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.’’ (Ahzab, 50)

‘Cariyelik’, ‘ganimet olarak verilmek’, ‘kendini hibe etmek’… Burada insanlardan (kadınlardan) bahsediliyor, inanabiliyor musunuz?

Bu arada, ilginç bir durum da aktarayım. Beni Kureyza’dan cariye edindiği Reyhane adlı bir kadın ömür boyu Muhammed’in kölesi kalır (bu noktada ‘’Kölelere özgürlük!’’ diyen Antikapitalist Müslümanların kulakları çınlasın mı?) çünkü bu kadın Müslüman olmayı reddeder. Bir peygamberin, yakınındaki bir kadını, ona hürriyet vermeyi de vaat ettiği halde kendi dinine ikna edememesi ilginçtir! Bu ilginçlik fark edildiğinden olsa gerek, kimi anlatımlara göre Reyhane daha sonra İslam’ı kabul etmiş olarak resmedilir. Ama çizilen bu resmin hakikati yansıttığı pek şüphelidir.

Değinmek istediğim son nokta ise Beni Kureyza’ya hüküm veren Sad bin Muaz’ın sözleri karşısında Muhammed’in yanıtıdır. Sad, “Ben, onların savaşan erkeklerinin öldürülmesine, çocuklarının esir alınmasına hükmediyorum” der. Muhammed’in verdiği yanıt ilginçtir: “Mülkün sahibinin ve gerçek hükümran olanın hükmü ile hüküm verdin.”  Bu mantığa göre mülkün, yani bedenlerimizin, ‘kadın ve çocuklarımızın’ ve mallarımızın esas sahibi Allah’tır ve Allah kendi mülkünü dilediğince tasarruf eder. Dilerse başkasına verir, dilerse cariye eder, dilerse kelleden eder. Yeter ki mülk sahibinin onayını almış ol, sonra seni tutana aşk olsun! Nitekim yaşanan da bu olmuştur. Kuran’daki mülkün sahibinin sadece Allah olduğu vurgularının, bizdeki Antikapitalist Müslümanların iddia ettiği gibi ortak mülkiyeti savunmaya değil, ganimet ve cariye düzenini meşrulaştırmaya yaradığı anlaşılıyor.

Bitirirken bizim ‘çağdaş Müslümanlara’ soralım: Beni Kureyza katliamına ne diyorsunuz?

Acaba kafa kesenler kimi örnek aldı?

Aslında öyle çok bilinmeyen şey var ki! Örneğin, Mervan kızı Esma’nın kim olduğunu ve neden öldürüldüğünü bilir misiniz? İslami kaynaklardan öğreniyoruz ki bu kadın bir şairdir, beş çocuk annesidir ve tek suçu şiirlerinde Muhammed’i eleştirmektir.  Muhammed topluluk içinde kalkıp ‘’Kim beni Mervan’ın kızından kurtaracak?’’ diye sorduğunda gözleri görmeyen bir Müslüman bu göreve talip olur. Kılıcıyla kadıncağızın evine gizlice girer. Esma çocuklarıyla birlikte uyumaktadır. Gözleri görmeyen suikastçi, elleriyle usulca yoklayıp kadının o sırada kucağında uyumakta olan bebeğini sessizce kenara çeker ve kadını öldürür. Kaynaklardan öğrendiğimize göre kılıç önden girip arkadan çıkmıştır! Görevini bitirip dönünce Muhammed onu tebrik eder. Bizler de bu olay vesilesiyle İslam’da ifade özgürlüğü konusunu bir kez daha düşünme şansı bulmuş oluruz!

Kendisini eleştiren bir şair kadını dahi tahammülü olmayan bir peygamberin takipçileri acaba farklı fikirlere ne kadar hayat hakkı verebilir?

Arabistan’da ‘’Allaha küfredenin’’ kafasının kesilmesi tesadüf mü şimdi?

‘’Dinimiz aslında böyle değil’’ciler buna ne buyurur?

Fikir hürriyeti demişken… Bilindiği üzere düşünce ve vicdan hürriyeti din değiştirme hakkını da içerir. Ama İslam’ın düşünce ve vicdan hürriyetiyle ne kadar bağdaşabildiği de tartışmaya açıktır. Aşağıdaki hadisleri örnek vererek bu yazıyı bitireyim;

“Kim dininden dönerse, onu öldürün” (Buhârî, Cihad, 148; İ’tisâm, 28)

“Müslüman bir kimsenin öldürülmesi ancak su üç sebepten biriyle helâl olur: İmandan sonra dinden çıkma, evlilikten sonra zina, haksız yere birini kasden öldürme” (Buhârî, Diyât, 6, Kasâme, 25, 26).

İmanlı olup çağdaş değerleri de benimseyen, akıllı, vicdanlı dostlarıma bir önerim var: İnandığınızı söylediğiniz dini iyice araştırın, öğrenin. Belki yanlış yorumlayan veya anlamak istediği gibi anlayan sizsinizdir? Belki dininiz, bildiğiniz gibi değildir? Henüz ülkemizde İslam hukuku hakim değilken bence siz bir an evvel bu dinden dönün. Yoksa çok geç olabilir!

Dininizi iyice araştırıp bağımsız kaynaklardan öğrenin, yoksa inanmaya devam edersiniz.

Sendika.org