71454 Haziran 13

Bir ülke-iki toplum, hatta ‘ulus’!


71454

Türkiye Sudan değil…mi diyorsunuz? Demokrasi mi diyorsunuz? Çoğulculuk mu diyorsunuz? Dindarı-seküleri, rakı içeni-ayran içeni, hep beraber sohbet-muhabbet üzere olmaya devam mı diyorsunuz?! İspata ihtiyaç var!

Kimse Türkiye’de biri seküler diğeri İslâmî iki ulusun doğma ihtimalini doğrudan reddedemez. Bu ikisi arasında şiddetli bir karşı karşıya gelme durumu şimdilik uzak gibi görünse de bu, gelecekte gerçek olabilir.”
Prof. Şerif Mardin’in 1989’da yayımlanmış bu makalesini (‘Culture and Religion: Towards the Year 2000’) İngiltere’de lisansüstü eğitim yaparken okuduğumuzda ikimiz de etkilenmiştik. Ben ve değerli dostum Gökhan Çetinsaya…
Evet, YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya’dan bahsediyorum. Onunla tanışıklığımız ve ‘Şerif Mardin-sever’liğimiz, Hacettepe’deki tıfıl asistanlık günlerimize kadar geriye gider. Sözünü ettiğim makaleyi fark ettiğimizde de birlikte İngiltere’deydik. Sonrasında Gökhan, Londra Üniversitesi’nde bu makaleye önemli ölçüde yaslanan güzel bir seminer sunmuştur (‘The State, Society and Religion: Islam in Turkey in the 80s’).
Her iki metin de şu anda elimde. Onları arşivden alıp önüme koymuş olmamın nedeni malûm. Türkiye’nin Şerif Hoca’nın 20 küsur yıl önce öngördüğü noktaya gelmesine ramak kaldı! Biz de günlerdir Hoca’nın yıllar öncesindeki bu çok daha ürpertici iki ‘ulus’ (nations) deyişini andırır şekilde ‘iki toplum’a ayrışmaktan bahsediyoruz.
Çünkü ‘ekonomik istikrar’, bir ‘kültürel istibdat’a stepne yapıldı.
Çünkü adeta ‘çığlık’ gibi sokaklara dökülen çoluk-çocuk, yaşlı-genç ‘mainstream’ bir kitlenin feryadı, ‘marjinal’ grupların eylemleri retoriğiyle boğuldu.
Çünkü bir (sadece ‘bir’) kendini bilmezin yaktığı bayrak spotlaştırılırken gösterilerin hâkim rengi olan ay-yıldızlı bayraklar görmezden gelindi.
Çünkü ‘devlet malı’na verilen zarar gözlere sokulurken sokaktaki insanların içinde bunu engellemeye çırpınanlar, birilerinin elindeki taşları söke söke alanlar ve en önemlisi ülkenin başbakanına sövenleri susturmaya çabalayanlar, esas onlar marjinalleştirildi.
Çünkü adeta Maraş katliamı öncesindeki “Aleviler camiyi bombaladı” şayiasına benzer biçimde, can havliyle camiye sığınanların ayakkabıyla girdikleri vurgulandı; müezzin yalanlasa da içtikleri iddia edildi! Göstericilerin kıldığı namazların, dağıttığı kandil simitlerinin ve tesettürlü katılımcıların üstü örtüldü.
Sonuç?! Bu retorik eşliğinde, o feryat eden kitle, yani ‘toplumun seküler segmenti’, devlet, vatan, bayrak ve din düşmanı ilan edildi; küfre ortak alındı; ‘çapulcu familyası’ndan sayıldı.
Gökhan Çetinsaya belirtilen seminer metninde Şerif Hoca’nın sözünü derinleştirirken kendi kanaatince Türkiye’deki insanların yüzde 20 ila 30’unu oluşturduğunu kaydeder bu ‘seküler’ kesimin (s. 16)… Oranı tartışabilir, düşük bulabilir, daha yüksek olduğunu iddia edebilirsiniz. Hatta ‘yüzde 50’ye-yüzde 50’ diye ‘reste rest’ de çekebilirsiniz!..
Ben yine de Gökhan’ın oranına itibar edeceğim! Toplumun yüzde 20’si mi? Yaklaşık 15 milyon insan demek… Yüzde 30?.. 23 milyona denk geliyor.
Peki, bu kadar insana vaat edilen nedir? Kültürel zapturapt mı? Ayakaltında dolaşmama, sarılıp öpüşmeme, içecekse evde içme mi? Yoksa daha kötüsü mü?..
Daha kötüsü ne yazık ki akla Sudan’ı getiriyor. 1989’da Ömer el-Beşir’in darbesi sonucu İslâmîleşen ülkede ‘Hristiyan/Animist toplum’ ayrıştı. İç savaş çıktı. Bilanço: 2 milyon ölü, 4 milyon yaralı. Sonuç: 2011’de ‘Güney Sudan Cumhuriyeti’ kuruldu.
Türkiye Sudan değil…mi diyorsunuz? Demokrasi mi diyorsunuz? Çoğulculuk mu diyorsunuz? Dindarı-seküleri, rakı içeni-ayran içeni, hep beraber sohbet-muhabbet üzere olmaya devam mı diyorsunuz?!
İspata ihtiyaç var! Aranızda İhsan Dağı gibi konuşanların çoğalmasına ihtiyaç var… Son sözü, Zaman’daki köşesinden alıntıyla ona bırakalım:
“Ak Parti’nin farklı toplumsal ve siyasal çevrelerle ‘koalisyonlar kurma’sını sağlayan ve ardından da onu iktidara taşıyan demokrasi, özgürlük ve çoğulculuk dili ve ortak paydasıydı. Bu terk edilip ceberrut, devletçi ve otoriter bir dil konuşulmaya başlandığında bunun siyaseten sonuçları olacaktır. Siyasette boşluk olmaz ve bu talepler de ‘boş şeyler’ değildir. Tecrübeyle sabit…”

Tayfun Atay

Radikal