Ayaan Hirsi Ali Şubat 23

Etiketler

Ayaan Hirsi Ali: Bakire Kafesi


Ayaan Hirsi Ali

Arap dünyasında insanlar baskı altındadır ve kadınların konumu bana göre hiçbir yerde, İslam dünyasında olduğu kadar kötü değildir. Arap kültürü -ki İslamiyet aracılığıyla Arap olmayan toplumlar arasında da yayılmıştır- birçok bakımdan batının gerisinde kalmıştır.

Gelişme umudu vardır, ama gelişme zorlukla olmaktadır. Birleşmiş Milletler’in, Arap bilim adamları tarafından hazırlanan Arap İnsanî Gelişme Raporları olumlu yönde atılan ilk adımdır. Bu raporlar 2002 ve 2003 yıllarmda yayınlandı, yazarlar bu raporlarda çok önemli noktalara parmak basıyor. Arap dünyasında hâlâ (bireysel) özgürlük, eğitim ve kadın haklan sorunu olduğu sonucuna varıyorlar. Şimdilik var olan zenginlik yalnızca batılı şirketler tarafından işletilen petrolün varlığı üzerine yükselmektedir, ekonomik büyüme dünya Ölçüsünde en geri düzeydedir (Afrika’nın güneyi hariç) ve okuma ve yazma bilmeme çok yaygın ve giderilmesi güç bir sorundur. Bütün Arap dünyasında bir yılda en fazla 300 kitap başka dillerden Arapçaya çevrilerek yayınlanmaktadır (yalnızca Hollanda’da bu miktar yılda 5000 kitaptır).

Aynı sekilde insan hakları konusu da çok kötü bir konumdadır. Arap yönetimleri kendi halklarına karşı ve farklı grupları da birbirlerine karşı şiddet kullanmaktadır. İnsanlar baskı altındadır ve kadınların konumu bana göre hiçbir yerde, İslam dünyasında olduğu kadar kötü değildir. BM raporlarında, kadınların genel ve politik yaşamın hemen hemen tümüyle dışında bırakıldıkları ve evlilik, ayrılma, miras ve zina ile ilgili yasaların kadınların aşırı zararına olduğu yer alıyor. İslam dünyasındaki durum, daha sınırlı olarak, Batı Avrupa’daki ve Hollanda’daki Müslüman göçmenlerin durumuna yansır. Batı Avrupa’ya göç eden Müslümanlar kendi dini inançlarını beraberlerinde getirdiler. Burada dikkat çekici olan, batılı Müslüman erkeklerin cezaevlerinde ve Müslüman kadınların da eziyet gören kadınlar için açılmış sığınma evlerinde ve sosyal çalısmanlık kuruluşlarında, toplum içerisindeki oranlarının üstünde temsil edilmeleridir. Çok sayıda Müslüman’ın eğitim ve iş piyasasında durumu iyi değildir. Batının sunduğu eğitim ve iş piyasası olanaklarını sınırlı olarak değerlendiriyorlar ve kendi ülkelerinde alabildiğine kısıtlı olan özgürlüklerden burada da yeteri kadar yararlanmıyorlar. Peki ama, Müslümanların Üerlemesinin önündeki engel ne? Niçin batı ile aralarındaki uçurumu kapatamıyorlar, ve niçin batılı toplumla kolayca bütünleşemiyorlar?

Müslümanların geri kalmışlığı, uzmanlara göre, batı emperyalizmi, elverişsiz iklim koşulları gibi değişik faktörlerle açıklanır. Bunların yanı sıra, İsiami ulus devletlerin çok ani ve yapay biçimde kurulması ve diktatörlüğe dönüşerek yozlasması gerçeğiyle de açıklanır. Bu ülkelerdeki diktatörlerin başa gelmesine ya batılı güçler tarafından yardım edilmistir, ya da bunlar sadece Amerika Birleşik Devletleri’nin gayretli desteğiyle ayakta durabilmektedir.

Yukarıda belirtilen faktörlerin Müslümanların dünya çapındaki geri kalmışlıklarının nedeni olduğu varsayımı tarihçi Bernard Lewis tarafından ikna edici bir şekilde çürütülür. O bu varsayımın öncelikle batılılar karşısında Müslümanların sahip oldukları bir çeşit haksızlığa uğramışlık duygusuyla ilişkili olduğunu açıklar. Yüzyıllar boyunca Müslümanlar batınları aptal ve geri kafalı olarak görmüşlerdir. Ama on ikinci yüzyıldan itibaren Yahudi-Hristiyan batı islam uygarlığının seviyesine yetişmekle kalmadı, onu geçti de. Müslümanların kendi içinden bu durumun bir açıklaması, radikal İslam’ın temelini atan Sayyid Kutb ve Hassan al Banna gibi islamcılar tarafından yapılıyor. Onlara göre ümmet, müminlerin topluluğu, yalnızca, Kuran’a ve peygamber Muhammed’in hadislerine harfi harfine bağlı kalırsa gelişebilir. Müslümanların, peygamberleri Muhammed’in göstermis olduğu doğru yolu terk ettiklerini ve böylece içinde bulundukları sefilliğin kendilerinin eseri olduğunu düşünüyorlar. Bu tez, çesitli ülkelerdeki taraftarları tarafından, İslam geleneklerine harfi harfine uymak iddiasında bulunan köktendinci rejimler oluşturularak pratikte denenmiştir. İran ve Suudi Arabistan’daki rejimlerin çökmek üzere bulunmalarından ve Bin Ladin tarafından desteklenen Afganistan’daki Taliban rejimi devrildiğinden dolayı İslamcı teori, gerçekte çürütülmüş olarak görülmelidir. İslamı harfi harfine izleyen politika dramatik bir sekilde iflas etmistir. Ve İslam inandırıcı ve uygulanabilecek bir politik modele sahip değildir. Ama ben İslamcılara, Müslümanların çok büyük çoğunluğunun Allah’ın bütün buyruklarına ve yasaklarına titizlikle uyan koyu sofu müminler olarak yaşamayı basaramadıkları tezlerine hak vermeden edemiyorum.

Beş kıtaya dağılmış, 1,2 milyar Müslüman’ın büyük çoğunluğunun karşı karşıya bulunduğu sorunlar – saldırganlık, ekonomik ve bilimsel alanlarda durgunluk, baskı, salgın hastalıklar ve sosyal huzursuzluklar – kolayca bir veya iki faktörle açıklanamaz. Kim kesin, mutlak bir açıklama ararsa bunu, zamanla değişen ve kısmen bölgesel olan çesitli faktörlerin bir kombinasyonunda bulacaktır. Benim gözümde durumu açıklayıcı faktörlerle ilgili mevcut yayınlarda bir faktöre yetersiz yer veriliyor: İslam’ın cinsel ahlak anlayışı.

Modern çağ öncesi kabile toplumlarına ait olan, ama Kuran’da kutsallaştırılan ve daha sonra peygamberin hadislerinde daha kapsamlı ifade edilen bir ahlak anlayışı. Çok sayıda Müslüman’da bu ahlak anlayışı kızlık zarı saplantısında açığa çıkar. Kızlık zarına öyle büyük değer verilir ki, insan bu saplantının toplumsal ve insansal yıkıcı sonuçlarına gözlerini kapar.

»Kızlık zarı bozulmuş bir kız kullanılmış bir eşya gibidir» deyimi Müslüman kızlara sık sık söylenir. Ancak bir defa kullanılabilen ve daha sonra sonra tümden değersizleşen bir şey.

»Kullanılmamıştır” mührünü kaybeden bir kız artık evlenecek bir eş bulamaz ve yaşamının geri kalan kısmını ebeveyninin evinde geçirmeye mahkûm edilmiş olur. Üstelik kızlık zarının bozulması evlilik dışında olduğundan, kız, belki onuncu dereceden akrabalarına kadar, ailesinin namusunu lekelemiştir. Bundan böyle başka aileler bu kız hakkında dedikodu yapacaklardır. Onlar, sözkonusu ailenin kadınlarının, kendilerini karşılarına çıkan ilk erkeğe kucağına atlamalarıyla »bilinen« kadınlar olduklarını söyleyeceklerdir. Sözkonusu kız bu yüzden ailesi tarafından cezalandırılır, ceza küfür etmekten aile dışına atmaya veya eve hapsetmeye, hatta kızlık zarını bozan erkekle veya ailenin »utancını« gizlemeye hazır olacak kadar iyi olan yabancı bir erkekle zorunlu evliliğe kadar değişik biçimlerde olabilir. Böyle »iyi erkekler” genellikle yoksul, geri zekalı, yaşlı, cinsel iktidarı olmayan ya da bunların hepsinin birlikte görüldüğü erkeklerdir. En kötü durumda kız öldürülür. Birleşmiş Milletler, aralarında sözde liberal Ürdün’ün de bulunduğu İslami ülkelerde yılda 5000 genç kadının öldürüldüğünü bildiriyor.

Bu zalim kaderden kaçınan Müslüman aileler kız çocuklarının kızlık zarlarının bozulmasını önlemek için her şeyi yaparlar. Kullandıkları yöntemler ülkeye, içinde yaşanılan özel koşullara ve sahip olunan araçlara göre değişir. Ama her yerde kızlık zarının korunmasına yönelik tedbirler kızlara, kızlık zarının sahiplerine, yöneliktir, kızlık zarını bozabilecek olan erkeklere değil.

İslam kültüründe, cinsellikleri sözkonusu olduğunda bütün erkekler, bir kadın gördüğünde hemen kendi kontrolünü kaybeden sorumsuz, korkunç yabaniler olarak görülür. Bu bana çok küçükken yaşadığım bir seyi hatırlatıyor. Ninemin bir tekesi vardı. Biz evin önünde oynardık ve karanlık basmadan önce çevredeki bütün keçiler uzun bir sıra halinde eve doğru gelirlerdi. Çok sevimli bir görüntü. Ama ninemin tekesi diğer keçileri görür görmez bir hısım onlara doğru koşardı ve ilk ele geçirebildiği keçinin üzerine atlardı. Bizim çocuk gözümüzde bu büyük bir adilikti. Ninemize sorardık: »Bu teke böyle ne yapıyor?« Onun yanıtı ise bunun kendisini ilgilendirmediği olurdu; eğer komşular, keçilerine atlanmasını istemiyorlar idiyseler, onları başka bir yoldan eve getirmeliydiler.

Islamda erkek bir teke gibi tasavur edilir. Örtünmemiş bir kadın gördüğünde hemen üzerine atlar. Bu varsayım kendini doğrular. Müslüman erkeğin kendini kontrol etmesini öğrenmesi için bir neden yoktur. Bunu öğrenmesi gerekmez. Ayrıca bu ona öğretilmez de. Müslüman erkekler cinsel eğitim almazlar. Bazen her şey iyi gider, ama bu tamamıyla şans eseridir, tesadüftür. Cinsel ahlak sadece kadınlara yöneliktir.

Daha çok küçük yaşta kızlar bir güvensizlik çemberine alınırlar. Çok erken yaşta, kabile için bir tehlike oluşturabilen güvenilmez varlıklar olduklarını öğrenirler. Onların sahip oldukları bir şey erkekleri delirtmektedir. Geçen yıl bir İslam okulunda Achmed adlı bir babayla tanıştım, bana geçmişte dinin gereklerini yerine getirmeyen bir Müslüman olduğunu anlattı. İçki içtiğini, evliliğinin dışında iliskilere girdiğini ve İslam’ın şartlarına nadiren uyduğunu. Bir kaç yıldan beri, kendi deyişiyle, dinîne geri dönmüş. Kuran okuyormuş ve kızını İslam’a göre yetiştirmek istiyormuş. Ona niçin yedi yaşında bir çocuk olan kızının başörtüsü takmak zorunda olduğunu sordum. Ona, »İslam’ı biliyorum, başörtüsü kız ergen olunca takılır, dedim. »Evet, ama kızım başörtüsü kullanması gerektiğini öğrensin, ki sonra kendiliğinden başörtüsünü taksın«, diye yanıtladı. Bana İslam’ın başörtüsüyle ilgili kurallarını açıkladı ve dedi ki: »Burada, Hollanda’da, kadınlar yazın neredeyse çıplaklar. Bundan dolayı kazalar oluyor.« Achmed, kendisinin böyle bir kazaya şahit olduğunu anlattı. Geçen yaz bir kamyonun baska bir kamyonla nasıl çarpıştığını görmüştü. »Kazaya sebep olan kamyon şoförü yola değil, yanından geçen güzel bir kadının çıplak bacaklarına bakıyordu. » Bunun için kızlar örtünmeli ve görünmez olmalıdır; bunun için de kendilerini sürekli suçlu ve utanca batmış hissederler, çünkü normal bir yaşam sürmek ve erkekler İçin gözükmez olmak mümkün değildir. Kızlar sürekli olarak yanlış bir şeyler yapacaklarını düşünür. Yalnızca istedikleri yere gitme ve istedikleri yerde durma özgürlüğü değil, aynı zamanda kendi içlerinde içsel özgürlükleri de frenlenir.

Teyzem bir gün bir koyun yağı parçasını güneşin altına koydu. Yağın basına kol kol halinde karıncalar ve sürü halinde sinekler üşüştü. Teyzem o zaman şunları söyledi: Erkekler şu karınca ve sinekler gibidir; bir kadın görünce isteklerine karşı koyamazlar. Ben, yağ parçasının güneşte, karınca ve sineklerin istilası altında eridiğini gördüm. Geriye kirli bir iz kaldı. Ve yalnızca yerde değil…

Kızların bakirelikleri değişik yöntemlerle korunur. Bunlardan bir tanesi ergenlikten itibaren ev hapsidir. Bakireliklerini garanti almak için milyonlarca Müslüman kadın ev işleri yapmaya ve asırlar boyunca can sıkıntısı çekmeye mahkum edilir. Bir kız için dışarı gitmek gene de kaçınılmazsa, buna ancak kız başını örttüğü ve her yerini kapatan bir elbise giydiği zaman izin verilir. Bu kızın cinsel bir obje olarak kullanıma kapalı olduğunun erkeklere sinyalidir.

Kızlık zarını korumada ikinci yöntem birinci dereceden akraba olmayan erkek ve kadınların ev içerisinde ayrı odalarda kalmalarıdır. Eve mahkum edilmenin daha da ağırlaştırılmıs hali. Allah’ın iki kutsal evinin (Mekke ve Medine) bulunduğu, İslam’ın en önemli ülkesi Suudi Arabistan’da bu ayrılık en uç noktasına kadar uygulanır. Keza, nispeten zengin petrol şeyhlikleri ve İran’nın yanı sıra Pakistan, Sudan ve Yemen de bunu uygulamak için çaba gösteriyor. Bakireliğin korunmasını garanti altına almada en aşırı yöntem, kızın klitorisinin ve vajinanın girişindeki dış ve iç dudakların kesilip alınması ve en sonunda da vajina duvarlarının keskin bir seyle – bir cam kırığı, tras bıçağı veya patates soymada kullanılan bir bıçakla – kazınmasıdır. Bunun devamında vajina duvarlarının birbirine yapışık büyüyebilmesi için bacaklar birbirine bağlanır. Mısır, Somali ve Sudan da dahil olmak üzere otuzdan fazla ülkede görülmektedir. Gerçi Kuran’da böyle bir kural yoktur, ama kızın ev dısında çalısmasına ihtiyacı olan Müslümanlar için, aslı kabile adetine dayanan bu yöntem hemen hemen dini bir yükümlülük olmuştur ve böyle de savunulur. Bu yöntemin taraftarları, kızların sünnetinin Muhammed’den önce ve Muhammed döneminde varolduğuna ve Muhammed’in bunu özel olarak yasaklamadığına işaret ediyorlar. Infibuhtion (kelimenin tam anlamıyla iğneyle kapatma) veya dikis annelerin, teyze ve halaların, ninelerin ve diğer başka kadın bekçilerin dikkatli gözlerine ek olarak fazladan garanti sunar.

Kadına yönelik güvensizlik en yüksek düzeye zifaf gecesi ulasır. O gece canalıcı test gerçeklesir: Müslüman gelin bakire mi değil mi? Kadınları toplumsal yasamdan sürüp atan cinsel ayrımcılıktan dolayı Müslüman erkek âşık olabileceği bir kadınla tanışamamıstır. Kendisine evlenecek bir eş bulunmasını ailesine bırakır, çünkü sadece ailesi nerede hala gerçek bakire bir kız bulunduğunu bilir. Sonuçta, yeni evlenmiş çift birbirleriyle çoğu zaman tanışmadan önce, evlilik gecesi cinsel iliskiye girmek zorunda kalırlar. Kız istemese de ve vücudu korkudan veya tiksintiden kilitlense de, bu ilişkide bulunacaktır. Ve belki eşi de istemiyordur, ama o da gerçek bir erkek olduğunu, yapabildiğini göstermelidir. Düğün davetlileri kanlı çarsaf gösterilinceye kadar dışarıda beklerler. Bu zorlama cinsel ilişki demek ki aslında, onaylanmış bir tecavüzdür ve böylece bireysel onurun kabaca çiğnenmesidir.

Evlilik zaten basit bir şey değildir, ama Müslüman evliliği hemen doğrudan bir güvensizlik belirtisiyle başlar, şiddet eylemi bunu izler. Güvensizlik ve şiddetin bu senaryosunun içinde gelecek kusağı olusturan çocuklar yapılır ve büyütülür. Batı ülkelerinde oturan çok sayıda Müslüman kız evlilik öncesi cinselliğin zevkini çıkarmak için, ve gene ailenin kızlık zarına saplantısını da dikkate alarak, birçok hileler bulmuştur. Örneğin gerdek gecesi kanamayı gerçeklestirmek için cinsel organlarına sert cisimler yerlestirirler. Katı kontroller uygulayan titiz ailelerden kızlar için batı ülkelerinde, Hollanda’da da, — bir müddet öncesine kadar masrafları genel sağlık sigortası tarafından karşılanan – ameliyatla kızlık zarı tamiratı olanakları vardır. Kızların sünnet edildiği kültürlerden gelen ve evlilik öncesi cinsel ilişkide bulunmuş kızlar, bir erkeğin evlilik teklifi üzerine yeniden dikiş attırırlar. Avrupa’da Somalili bir kadın vajinal dikişlerini İtalya’da Sudanlı bir jinekologa yeniletir; eğer Sudanlıysa İtalya’da Somalili bir doktora gider. Bunların adresleri bellidir.

Evlilikte kadına yönelik güvensizlik devam eder. Gelinin kızlığı bozulur bozulmaz kocasının korkusu çok ciddi boyutlar alır. O simdi, karısının başka birisiyle yatıp yatmadığını kontrol etme sansını kendi marifetiyle yoketmistîr. Karısının kendisini aldatmasını önlemenin tek yolu onun dış dünyayla ilişkisini mümkün olduğunca sınırlamaktır. Evin dışına atacağı her adımda eşinin iznine ya da refakatine gereksinim vardır. Koca bu yetkiyi Allah’dan almıstır.

İyi kadın eşine itaatli ve onun hizmetindedir. Büyük ve hürmet edilen halife Ömer’in, Umar Al-Khattab’ın, (sünniler için saygınlığı neredeyse peygamber Muhammed’inkine esittir) buyruğuna göre, dört Müslüman erkek bir kadının yalan söylediğine şahitlik ederse, kadın üç yüz kırbaç yeme cezası alır. İyi kî kırbaçlama üç güne yayılır da böylece yaralanmalar sınırlı kalır.

Ama doğaldır ki, Müslüman kadınlar da sonuçta insandı ve bunlara karşı bîr şeyler uydururlar. Müslüman erkeklerin âdet görmekte olan bir kadınla sevişmeleri caiz değildir. Bu Kuran’da yazılıdır ve sonuçta kadına mükemmel bir korunma sunar. Müslüman bir kadının canı sevismeyi ve bilmemkaçıncı defa hamile kalmayı istemiyorsa, esine âdet gördüğünü söyler ve âdet görme süresini uzatır. Bu, Müslüman kadınlar arasında yaygın bir mazerettir, tıpkı batılı kadının başının ağrıması gibi. Veya kadın eğer doğum kontrol, araçları mevcutsa, esinden habersiz, bunları kullanır. Hatta eşlerinin haberi olmadan kürtaj yaptıran evli kadınlar vardır. Bütün bunların hepsi en kişisel şeylerde sürekli yalan söylendiği anlamına gelir. Bu hayatta kalma stratejisi, bir hayat anlayısı olur. Eğer erkek karısının yalan söylediğini anlarsa, bu, onun karısının şeytan gibi olduğu düsüncesini bir kez daha doğrular.

Çocuklar her gün annelerinin nasıl yalan söylediğini görür. Anneleri örneğin dışarıya yalnız gittiğinde, doğruyu söylerse kaynanası ve kocası kızacaktır. Bu demektir ki, yalan söylenir ve doğru yadsınır. İtiraf mümkün olamaz, bu itibar kaybına ve muhtemelen şiddete yolaçar. Birçok ailede çocuklara cep harçlığı verilmez. Ev harcamaları için ayrılan paradan bir miktar çalan bir oğlan, bundan dolayı sıkıştırıldığında, aldığını kabul etmez. Kabul ederse aşağılanır, hakarete uğrar. Kabul etmediği sürece başını dik tutabilir. Suçu yadsıdığı sürece babası da dışarıya karşı yadsıyabilir. Çocuklar anneleri tarafından cezalandırılmak istemiyorlarsa, bir hikaye uydurmayı öğrenirler. Demek ki, yalan söylemek de yarar sağlamaktadır.

Bakire kafesinin sadece kadınlara yönelik sonuçları yoktur, aynı zamanda erkekler ve çocuklar için de vardır. Bakire kafesi gerçekte iç içe geçmiş iki kafestir: en iç kafese kadınlar ve kızlar kapatılmışlardır. Kadınlar kafesini çevreleyen, bütün İslam kültürünün kapatılmış olduğu, başka daha büyük bir kafes vardır. Bakireliği korumak için olan kadın kafesi beraberinde ilgili bireylere yalnızca hayal kırıklıkları ve şiddet değil, ama ayni zamanda bütün topluluğun sosyal ve ekonomik bakımdan da geri kalmasını getirir. Hapsedilmiş kadınlar tarafından yetistirilen çocuklar, özellikle de erkek çocuklar üzerinde çok olumsuz etkiler yapar.

İslam dünyasında kadınların çoğunluğunun eğitim olanaklarından dışlanmasından dolayı kadınlar bile bile cahil tutuluyor. Ama bu kadınlar yalnızca çocuk doğurmuyor, çocukları yetiştirenler de onlar. Yalan yanlış bilgilerini çocuklarına aktarıyorlar ve dolayısıyla erkeklere de. Böylece kuşaktan kuşağa geçen bir cehalet kısır döngüsü olusuyor.

Batı ülkelerinde ilk kuşaktan müslüman annelerin büyük çoğunluğunun ya en fazla ilkokul eğitimi vardır, ya da okuma ve yazması bile yoktur ve içinde kendi yollarını aramak zorunda oldukları toplum hakkında hiç bir şey bilmezler.

Çocukların sansı varsa, ilerki yaşlarda yine de eğitime başlarlar, ama bu sosyo-kültürel, cinsel ahlak anlayışı yönlendirici olarak var olduğu sürece sosyal ve ekonomik yönden ilerleme zorlukla gerçekleşir, ya da hiç mümkün olmaz.

Çok sayıda Müslüman için İslam içindeki cinsel ahlak anlayışının daha da ağır sonuçları vardır. Küçümsenemeyecek sayıda kadın, kocalarına karşı duydukları nefreti kocalarına karsı dile getiremeyip çocuklarına yöneltirler. Tabii ki bu bütün kadınlar için geçerli değildir, çocuklarına bir teselli kaynağı olarak yaklaşan kadınlar da vardır, ama anne ve babalarla çocuklar arasındaki ilişki hemen hemen hiç bir zaman Hollanda gibi bireye dayanan toplumlarda olduğu gibi değildir.

İslam’ın Müslümanların uymasını İstediği insanlık dışı katı kurallarla, Müslümanların bir insan olarak uyabilecekleri arasında büyük bir gerilim vardır. Kuran’da güven, gerçek ve bilgi gibi değerlere çok önem verilir. Gündelik hayatta güven duymanın ve gerçeğin nasıl bir konumda olduğuna ilişkin bir parçayı yukarıda gördük. Bu berbat bir durumdur. Güvensizlik her yerde egemendir ve yalan yönetir.

İslam’da kural olan kati cinsel ahlak anlayısını kısmen görecelileştirmek için, bu ahlak anlayışının uygulamadaki sonuçlarmı incelemek ve araştırmak bir zorunluluktur. Cinsler arasındaki ilişkiler objektif ve elestirel olarak tanımlanmalı ve çözümlenmelidir. Ulaşılan sonuçlar temelinde kadınların ve erkeklerin birbirleriyle ilişki biçimlerini değiştirmek için önerilerde bulunulmalıdır..

Sistematik bilgi birikiminde Arap-Islam ülkelerinin güçlü olmadığı daha önce sözü edilen Arap İnsani Gelisme Rapor’unda gözüküyor. Kuran’a göre inananlar durmadan bilgiye yönelmelidirler, ama aynı Kuran Allah’ın herseyi bildiğini ve bütün bilginin kaynağının Kuran’m gene kendisi olduğunu söyler. Her iki istemi aynı zamanda yerine getirmek olanaksızdır. Mesela Müslüman çocuklar İçin okulda biyoloji ve tarih derslerini izlemek çok kafa karıştırıcı olabilir. Zira tarih Kuran’ın başladığı zamandan önce başlar ve evrim teorisi Kuran’daki yaradılış hikayesiyle çelişki içerisindedir. Ulemanın çoğunluğu Müslümanlara, bu garip çelişkiyle karşılaştıkları zaman, Kuran’da bilgiyi aramak ile şunun kastedildiğini açıklarlar: Kuran’ı, bilginin kapıları beklenmedik bir anda kendiliğinden açılıncaya kadar, (kendini vererek) okumaya devam etmelidirler.

Kuran’ın değerleri gerçekte, insanlar için ulaşılmazdır. Bir genç oğlan veya kız evleninceye kadar cinsel iliskiye girmeme kuralını yerine getirmek isterse, hormonları onları Kuran’la çelişkisi dolayısıyla günah olan eğilimlere ve düsüncelere itecektir. Böylece insan, Kuran’daki katı kuralların hayata geçirilmesinin mümkün olmadığı düsüncesine varır varmaz şüpheler uyanmaya başlar. Fakat Kuran’da yazılanlara ve sünnete (Muhammed’in yaşamına iliskin hadislere) ilişkin bir şüphe duymak yasaktır. Zira Muhammed’in yasamı Örnek alınacak bir yasamdır. Şüphe derhal cezalandırılır, sosyal çevre tarafından cezalandırılmazsa her halükârda Allah tararından. Fakat şüphe duymadan, entelektüel bir tutum takınmadan insanlar bilgi edinemezler de. Yani inançlarını ciddiye alan Müslümanlar bir açmaz içindedir.

Bu manevi açmaz çoğu zaman Müslüman kadın ve erkekleri bir iç dengesizliğe düşürür. Kuran’ın ve Muhammed’in kurallarına göre yaşayan bir toplum, kaçınılmaz biçimde hasta bir toplum olur. Fakat çoğu Müslüman, içinde bulundukları çözümsüzlüğün suçunu kendi toplumlarının içinde değil, dinlerinin onlara yüklediği cinsel ahlak anlayışında değil, ama her zaman kendi dışında arar; Allah, Şeytan ya da koşullardır bu durumu getiren.

Buna ilişkin bilinen açıklama kalıplan bu çekilmez durumun sorumlusunun Yahudiler, Amerikalılar ve sömürgecilik olduğudur. Ve Müslümanlar kutsal kitapları temelinde bir yaşam sürme özlemlerinin, yoksulluklarının asıl nedenini oluşturduğunu yadsırlar. Buna rağmen birçok Müslüman’ın rahat yaşaması, bir çıkış yolu bulmuş olmalarından ileri gelmektedir. Bunlar söyle söylerler: »Kesinlikle eşime bakire olup olmadığını sormayacağım. Bu beni ilgilendirmez. Bunu Allah’a bıraktım.« Böylece hayatta kalırlar.

Müslümanların tek gerçek umudu özeleştiri yapmaları ve Kuran’dan kaynaklanan ahlaki değerleri sınamalarıdır. Ancak o zaman karılarının ve dolayısıyla kendilerinin mahkûm olduğu kafesi kırabilirler. Batı ülkelerinde yerleşik on beş milyon Müslüman bu umudu gerçeklestirmek için gayet elverişli koşullara sahiptir.

Koşullar en başta, batı ülkelerinde vatandaşlık hakları ve özgürlüklerin ve tabii düşünce özgürlüğünün varlığından dolayı mevcuttur. Bir Müslüman’ın Avrupa’da, dini inancının temel prensiplerini eleştirdiğinde, cezaevine girmekten, veya Arap-İslam ülkelerinde olduğu gibi, devletçe ölüm cezasına çarptırılmaktan korkmasına gerek yoktur.

M Putes Ni Soumises adlı grup, Fransa’da dindaşları tarafından işlenen grup tecavüzlerine karşı ayağa kalkan Müslüman kadınların oluşturduğu düşünce ifade etme özgürlüğünden yararlanıyor. Gruba önayak olan Samira Bellil’in kendisi de grup tecavüzünün bir kurbanı. Buna benzer bir protesto herhangi bir İslam ülkesinde hemen hemen imkânsızdır.

Bir baska örnek de İran’dan gelen Chahdortt Djavann adlı kadının “Çarşafa Son” başlıklı bildirisidir. Bu bildiri herhalde, çarşaf giyme zorunluluğu olan İran’da, yaymlanamazdı bile. İslam kökenli kimi yazar ve düşünür şimdiden, batıda sahip oldukları düşünce özgürlüğü alanını kullanıyor. Hollanda’da bunun örnekleri romancı Hafid Bouazza ve filozof Afshin Ellian’dır. Çalışmaları belki bir gün Arapça ve Farsça’ya çevrilecektir, ama İslam ülkelerinin çoğunluğunda şimdilik yasaktır. Bu acı veren noktaya en iyi parmak basan kisi aslen Pakistanlı olan, “Why I am not a muslim” (Niçin Müslüman Değilim) yazarı filozof Ibn-Warraq’dır. Bu cesur kişinin takma adla yazması gerçeği, kendisini batıda da güvenlikte hissetmediğini gösterir.

İkinci olarak, batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar bilgiye daha kolayca ulaşma olanağına sahiptirler. Böylece kütüphaneler, üniversiteler ve başkalarıyla fikir alışverişi yoluyla bilgi birikimlerini arttırabilir, ki bu da Müslümanların kendi dinlerine elestirel bakmasını olanaklı kılar. Bunun yanı sıra batıda çoktan beri yerlesmiş bir din eleştirisi geleneği vardır.

Müslümanların niçin özellikle batıda özeleştiriye yönelebileceklerinin son bir gerekçesiyse, ABD basta olmak üzere batılı devletlerin İslam terörizmine karşı bir savaş yürütmeleridir. Çelişkili bir şey, ama 11 Eylül saldırıları, amaç bu olmasa da, İslam’a yönelik çok büyük bir ilgiye yol açtı. Bu ilgi – kısmen batının kendi varlığını koruma içgüdüsünden ileri gelir – batıdaki Müslümanlara ruhsal kafeslerini kırmaları için fazladan bir fırsat sunmaktadır.

Elverişli koşullara rağmen yazık ki batılı Müslümanlar, sosyolog Fatima Mernissi gibi liberal düşünürlerin düşüncelerine kıyasla, tutucu İslam düşüncesinden daha fazla etkilenmekteler. Tabiî ki on beş milyon Müslüman’ın hepsinin peygamberlerine karşı birdenbire eleştirici bir tutum takmamayacağını ve aralarından bazılarının tehdit ve sindirmeye yöneleceğini, hatta belki adaleti kendileri yerine getirmeye kalkıp cinayete bile başvuracaklarını biliyorum. Daha da önemlisi, çok sayıda kadın değişime karşı, örneğin gösteri yaparcasına başörtüsü takarak, sert bir direniş gösterecektir. Birçok kadının Türkiye’de basörtüsü takmazken Hollanda’ya geldikten sonra taktıklarını anlattığına dikkatinizi çekerim. Bu ifadelerle sürekli karşı karşıya gelen yenilikçi Avrupa müslümanları umutsuzluğa düşeceklerdir.

Batıda üç çeşit Müslüman ayırt edilebilir. İlk önce sessiz azınlık, ki belki artık İslam’ın kurallarına göre yaşamamaktadır ve geleceğin bireyselleşmekte olduğunu çok iyi kavramıştır. Bu insanlar sessiz bir şekilde İslam’dan uzaklaşmaktadır. Bir işte çalışmakta ve eğer durumları elverirse daha iyi mahallelere taşınmakta, çocuklarını üniversiteye göndermekte ve batıda İslam hakkında süren sert tartışmalara karışmamaktadırlar.

İkinci gruptakiler dini inançlarına dışarıdan yapılan eleştirilerden kendini ağır hakarete uğramış hissetmekte ve eleştirileri şahsen üzerlerine almaktadır. Bu Müslümanlar kuşaklar boyunca, çektikleri sıkıntının suçunun kendi dışlarında, fakat ayrıca Kuran’ın ve peygamberleri Muhammed’in de dışında olduğunu öğrenmişlerdir.

Son olarak da yenilikçi Müslümanlar vardır. Bu grup, »biz asıl dönüp kendimize bakalım da hatanın ne olduğunu anlamaya çalışalım» diye konuşan birkaç kişiden oluşmaktadır. Bunlar, kafesi yavaş yavaş kırabilirler ve böylece daha fazla insanın kafesten kaçmasını sağlayabilirler. Ama benim, bunun batıda gerçekleşmesi umut ve hayalim batılıların, üstelik dikkatinizi çekerim, seküler anlayışlı batılıların sert ve negatif tepkileriyle boşa çıkıyor. Bir avuç aydınlanmış Müslüman’ın yoluna taş koyanlar, »İslam’ı elestiren, bu dinin müminlerine hakaret etmektedir, öyleyse ya ırkçıdır, ya İslam düşmanıdır, ya da aydınlanma fanatiğidir”, diye konusan batılı kültür relativistleri ve bunların etkili olduğu ırkçılıkla mücadele bürolarıdır. Şöyle de derler: »İslam onların kültürünün bir parçasıdır, ellerinden almak olmaz.” Böylece kafes daha da uzun süre kapalı kalmıs olur. Batılılarla Müslümanlar arasında şeytani bir pakt kurulmuştur. Batılı taraf lobi çalışması, sosyal yardım ve gelişme amaçlı işbirliği ile geçinir, Müslümanlarsa kafesten faydalanır. İki taraf kısa vadeli, egoistçe, kendi avantajına yönelik bir çıkar ilişkisinde birleşmiştir.

Beş yıl önce ben daha suskunlar kategorisindeydim. Şöyle düşünüyordum: “Biz şimdi özgür bir ülkede yaşıyoruz. Eğer bir kadın olarak dövülüyorsan, kendi talihsizliğinden sen kendin sorumlusun. Senin yerinde olsaydım evden kaçardım. Kızlık zarımı ameliyatla yeniden eski haline getirtmezdim. Eğer senin yerinde olsaydım burada ve hemen şimdi kendi istediğim gibi yaşmımı sürdürürdüm.”

Şimdi bu konuda farklı düşünüyorum. Şimdi eğitimin ne kadar önemli olduğunu görüyorum, çünkü bununla sadece yaşam başlamıyor, İslam kültürü içinde o kafes de kuruluyor. Birçok Müslüman kız Kuran’a ve peygamberleri Muhammed örneğine uygun olarak itaatkâr, bağımlı bir hayat sürdürmek için yetiştirildiler ve onlar için ileri yaşlarda bu durumdan kendini kurtarmak çok zor. Her Müslüman’dan Allah’ın iradesine tabi olması beklenir. Ama gerçekte, kız ve kadın en fazla tabi olması gerekenlerdir. Şimdi, böyle yetiştirilmenin kadınlar üzerindeki etkisinin çok kuvvetli olabildiğini, bundan dolayı da kadınların hiçbir zaman kafesin dısına çıkamadığını görüyorum. Onlar, üzerlerindeki baskıyı kendilerinin bir parçası yapmışlardır ve böylece bu baskıyı dışardan yapılan bir baskı gibi değil, tam tersine, manevi bir kalkan gibi hissederler. Bu tür hayatta kalma stratejilerine vakıf olan kadınlar bundan belirli bir gurur duyarlar.

Kendilerini ziyaret ettiğim Türk Milli Görüş hareketinden kadınlar kendilerine güvenen ve neredeyse saldırganlık düzeyine varacak kadar da gürültücü kadınlardı. Kızgın bir şekilde uğradıkları baskıyı savunuyorlardı: “Ben basörtüsü takmak istiyorum, ben kocama itaat etmek istiyorum.” Tanıştığım Faslı kadınlar da şunları söylüyorlardı: “Ben basörtüsü takmak istiyorum çünkü yüce Allah bunu buyuruyor.” Ben, “Peki, ama sen yüce Allah’ın söylediği her seyi yapmak istersen, kafesinin içinde kalırsın”, diye yanıtladım.

Bu, rehin alanların rehinelerine karşı yakınlık hissetmeye başladıkları ve derin, içten bir ilişki kurdukları Stockholm sendromu olarak bilinen durumla karşılaştırılabilir. Ama bu tabii anormal bir ilişkidir. Bu, sadece fiilen değil ama ruhen de köle olmuş olan ve kölelik hayatında her şeyin önceden belli olduğu ortamı, önceden belirlenmiş bir kesinliğin olmadığı özgürlüğe tercih eden kölelerin tutumuna benzer.

Bu arada bir çok kişi İslam’a bir Aydınlanma’nın gelmesini bekliyor. Ama bu Aydınlanma kendiliğinden gelmez. Bunun için Müslümanların İslam’a ilişkin düşünme biçimi değişmelidir. Müslümanlar dini inançlarıyla, yaşamla, varlığın yorumlanmasıyla ve kendilerinin cinsel ahlak anlayısıyla ilişkilerinin nasıl olacağı üzerine başka türlü düşünmeyi öğrenmelidirler. Bireysellikleri için mücadele etmiş olan bir avuç Müslüman içerisinden geldikleri topluma ayna tutabilir. Bu topluluğu yeteri kadar gelişmemiş bireysellikleri ile karşı karşıya getiren bir ayna. Hala baskı altında tutulan ve dogmalar, kurallar ve Müslüman toplulukların çoğunda egemen olan o boğucu dedikodu kültürü tarafından sürekli bastırılıp engellenen »Ben« ile yüzleştiren bir ayna. Özgürleşme dini toplumun dışarıdan gelen şeytanca güçlerden – sömürgecilik, kapitalizm, Yahudiler ve Amerikalılar gibi – kurtulması ya da bu güçlere karşı korunması anlamına gelmez, bireyin kendisinin o dini toplumdan kurtulması anlamına gelir. Birey olarak kurtulmak için herkesin – erkek olsun, kadın olsun – öncelikle cinsellik üzerine farklı bir tutum geliştirmesi gerekir.

İslam kültürü, içerisinde bulunduğu geri kalmış konumdan en iyi sekilde nasıl kurtulabilir? Geri kalmışlık durumunun suçunu başkalarına yüklemekten vazgeçip kendisi ve başka türlü düşünmeye başlayarak, hakim olan cinsel ahlak anlayışı tam olarak çözümlenmelidir. Bunun devamında, öngörülen ahlak anlayışının hayatla ilişkisi incelenmelidir. Ne kadar insan Allah’ın herkesin bakir ve iffetli olarak evlenmesi buyruğuna uymayı başarıyor? Eşlerin birbirleriyle nasıl geçineceği üzerine, Kuran’ın ayrıntılı olarak getirdiği kuralları ve Muhammed’i izleyen geleneği biliyoruz. Ama gerçeklikte erkeklerin ve kadınların birbirleriyle ilişkileri nasıl? Nereye kadar aile içi siddet ve kadınlara yönelik siddet, ulasılmaz bir ideale – öbür dünyada güzel bir yer ele geçirmek – ulaşma isteğinin istenmeyen sonuçlarıdır? İslam ülkelerindeki nüfus fazlalığı var olan cinsel ahlak anlayışının doğrudan bir sonucu mudur? Bu, zührevi hastalıklar, özellikle AIDS konusunda var olan tabu için de geçerli midir? Ve batıda Müslüman kadınlar arasında gittikçe yaygınlaşan kürtaj için de geçerli midir? Belki de öbür dünyadaki yaşama daha çabuk kavuşmak için – Pakistan ve İran’ın yaptığı gibi – daha büyük atom bombasının geliştirilmesine enerji ve para harcamak yerine, İslam dünyasının kendi cinsel ahlak anlayışını ve kendi toplumunun boğucu rolünü eleştirici bir gözle gözden geçirmesi ve değişim için öneriler üretmesi daha yararlı olur.

Demek ki, bilimsel araştırma yeterli değilse de zorunludur. Büyük insan gruplarının davranıslarını değiştirmek için cesurca kültürel tesvikler çok önemlidir. Müslümanların İslam hakkında yazdıkları kitapların hemen hemen tamamı, Kuran ve hadislere göre bir Müslüman’ın nasıl davranması gerektiğine ilişkin ders kitapları ve yol gösterici rehberlerdir. Kısıtlı bir yaratıcılıkla süslenmiş ilahiyatçı risaleler. Bunların yanı sıra tabii ki Müslümanların aşk, politika ve polisiye konular üzerine yazılmış romanları da var. Fakat bunlarda İslam’ın ve peygamber Muhammed’in rolüne değinmekten özenle kaçınılır. Kıssadan çıkarılacak hisse daima, insanın din kurallarına uyması, yoksa sonunun kötü olacağı yolundadır. Günümüzde uydular aracılığıyla bütün dünyada izlenebilen pembe dizilerin ortak noktası sadece kötü oynanmaları değil, aynı zamanda başrol oyuncuları arasındaki ilişkilerin belli bîr şemayı izlemesi ve İslam’ın cinsel ahlak anlayışına uygun olmasıdır. Mesaj şudur: Eğer genç adamla genç kız birbirlerini severek birlikte olmak isterlerse sonları kötü olur; bir araya gelmeleri aileleri tarafından ayarlanmışsa, o zaman her şey yolunda gider ve takılan altınlar ve sevinç gözyaşlarıyla dolu şahane bir düğünle mutluluğun doruk noktasına ulaşılır.

Fakat Müslüman kültürünün ihtiyacı olan şey gerçek yaşamda ne olduğunu gösteren kitaplar, pembe diziler, şiirler ve şarkılar örneğin İslam’da Töreler ve Adetler ve İslamî Eğitimin El kitabı gibi kitaplarda yer alan dini kurallarla dalga geçen eserlerdir. Ölümden sonra bizi nelerin beklediğini anlatan Cehennem’e Söyle Bir Bakış kitabının harika bir film parodisi yapılabilirdi. Başrolde Muhammed’in oynadığı, Arap bir Theo van Gogh’un rejisörlüğünü yaptığı Life of Brian (Brian’m Hayatı) filmi ortaya çıktığı zaman biz İleriye doğru çok büyük bir adım atmış olacağız. Peki Faslı bir Madonna’nın Like a prayer (Dua Gibi) sarkısı ne zaman çıkacak? Arap bir kadının dudak rujunun bir İranlı generalin yakasında görüldüğü bir film yapan David Potter gibi bir rejisör İslam dünyasında düşünülebilir mi?

Alay etmek acı bir zorunluluktur, ama daha fazla yapılmalıdır. Ben Muhammed’i gerçek bir kişi olarak, dokuz karısıyla birlikte, Ben Hur gibi bir filmde görmek istiyorum. Arap şairler sık sık kendilerinin Shakespeare’dan çok daha iyi yazdıklarını düşünürler. Peki ama bir İslam Romeo ve jülyet’i nerede?

Batı ülkelerinde yaşayan on beş milyon Müslüman bu kültürel değişimi başlatmak için en elverişli durumdadır. Bu, Türkiye, Fas, Endonezya ve diğer ülkelerde modernleşme yolunda yoğun adımların atılmadığı anlamına gelmez. İslam’ın modernlesmeşinin taraftarları doğal olarak yoğun direnmeyle karşılaşacaklardır. Bu direnci göre göre güçlenmek durumundadırlar. Direniş, daha yüzyıllarca kafeste kalmayı tercih eden Müslüman erkek ve kız kardeşlerden gelecektir. Burada yerli kökenîi Avrupalılara önemli bir görev düşmektedir. Bunlar “incinmiş” Müslümanlara kol kanat germenin çekiciliğine kapılmamalıdırlar. Müslümanlar arasında geiişen eleştiri kültürünü teşvik etmek ve bunu olabilen her yerde desteklemek İslam ve batı dünyasının kendi çıkarınadır. İslam dünyası batıyı da tehdit eden büyük bir kriz içerisindedir. Bu tehdit sadece terörizmden değil, aynı zamanda göç dalgaları ve batı için en büyük petrol kaynağı olan Ortadoğu’da iç savaşların çıkması rizikosundan da ileri gelmektedir. Bu tehdit, -batının yardımıyla da olsa- Müslüman dünyası kendisi kendi içinden bir kültür reformunu gerçekleştirirse ortadan kaldırılabilir. İslam dünyasının bir reformdan geçmesi her iki tarafın çıkarınadır.

Kaynak

Ayaan Hirsi Ali, Somali asıllı Hollandalı yazar ve politikacı. Bu makale İtham Ediyorum. Müslüman Kadınlara Baskı Bitsin! isimli, 2005 yılında basılan kitabından alıntıdır.

Agnostik.org