rs_1293650793 Şubat 02

Tanrı kavramı üzerine diyaloglar


rs_1293650793

Tanrı vardır, biliyorum. – Nerden biliyorsun? – Çünkü kutsal kitaplarda öyle yazıyor. – Peki o kitaplarda yazılanların doğru olduğunu nerden biliyorsun? – Çünkü kutsal kitaplar Tanrı’nın sözüdür. – İşte şimdi kısır döngüye girdin.
Tanrı kavramı üzerine diyaloglar…

1) Kısır döngü

– Tanrı vardır, biliyorum.
– Nerden biliyorsun?
– Çünkü kutsal kitaplarda öyle yazıyor.
– Peki o kitaplarda yazılanların doğru olduğunu nerden biliyorsun?
– Çünkü kutsal kitaplar Tanrı’nın sözüdür.
– İşte şimdi kısır döngüye girdin.
– Nedenmiş o?
– A’yı kanıtlamak için B’yi kullanıyorsun, B’yi kanıtlamak için A’yı kullanıyorsun.
– Öylemi yapıyorum?
– Evet. Kanıtlamaya çalıştığın şeyi, daha en başından kanıtlanmış kabul ediyorsun, onu söylüyorum.
– Hmm.

2) İlk neden

– Bence, yalnızca “neden” kavramı kullanılarak Tanrı’nın varlığı pek de güzel kanıtlanabilir.
– Hadi bakalım.
– Her şeyin bir nedeni yok mu?
– Var.
– Evrenin de bir nedeni olması gerekmez mi?
– Evrendeki her şeyin bir nedeni olduğunu kabul etsek bile, bir bütün olarak evrenin de bir nedeni olup olmadığını bilemeyiz, ama, öyle olduğunu kabul edelim.
– Güzel. İşte bu neden Tanrı’dır. Tanrı ilk nedendir. Hepsi bu kadar.
– Peki, mademki her şeyin bir nedeni var, söyle bakalım Tanrı’nın da bir nedeni var mı?
– Hayır efendim, yok. Tanrı kendi kendisinin nedenidir. Tanrı nedensiz nedendir.
– Diyorsun.
– Evet.
– Yani bu nedenler soruşturmasına bir noktada son veriyorsun.
– Evet.
– İyi ama, neden evren kendi kendisinin nedenidir demiyorsun?
– Hiç öyle şey olur mu?
– Neden olmasın? Evreni açıklamak için çok daha anlaşılmaz bir kavramı, Tanrı’yı işin içine sokuyorsun ve de sorgulamamı orada kesmemi istiyorsun. Bence akıl yürütürken “Occam’ın usturası” nı kullanmalısın.
– Ne usturası?
– Occam’ın usturası. Bu terim mantıksal bir ilkeyi ifade eder ve adını ortaçağ düşünürü Occam’lı William’dan alır. Bu ilke, bir şeyi açıklamaya çalışan iki kuram varsa ve bunlardan biri basit /yalın bir kuram iken, diğeri gereksiz varsayımlarla dolu ise, basit olanı seçmemizi öğütler.
– Seçmezsem ne olur?
– Bak bir örnek vereyim. Bir Hint efsanesine göre, dünya bir filin sırtında durmakta, bu fil de bir kaplumbağanın üzerinde bulunmaktadır.
– Amma da saçma. Peki, kaplumbağa neyin üzerindeymiş? Kurbağanın mı?
– Hayır, başka kaplumbağaların. Neyse, burada vurgulamak istediğim, Hintliler dünyanın uzayda nasıl “durduğunu” anlamak istemişler ve böyle naif bir çözüm bulmuşlar.
– Eee?
– Başka bir izahat da şöyle olabilirdi: Dünyanın kendisini uzayda tutacak hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ne file ne de kaplumbağalara. İşte bu ikinci açıklama daha basit açıklamadır ve Occam’ın usturası uyarınca bu açıklama seçilmelidir. İlk açıklamadaki gereksiz öğeler – fil ve kaplumbağalar – bu usturayla kesilip atılmalıdır.
– Yani sen evreni açıklamak için, evrenin ötesindeki bazı şeylere müracaat etmemizin bu ilkeyle çeliştiğini söylüyorsun.
– Evet. Kuramlarımız yalın olmalı, gereksiz ve anlaşılmaz varsayımlar içermemelidir.
– Ben gene de daha karmaşık açıklamayı yeğliyorum. Böylesi bana daha tatminkar geliyor.
– Sen bilirsin.
– Tamam, evren konusunda uzlaşamadık, ama şimdi tartışmamızı daraltalım, dünyaya bakalım.
– Bakalım.
– Dünyadaki yaşama bakalım.
– Tamam.
– Sen ve senin düşüncende olanlar tüm bunları Darwin kuramının açıkladığını iddia ediyorsunuz.
– Evet.
– Evrim tartışmasına girmek istemiyorum, sadece şunu tartışmak istiyorum: Evrimin de bir nedeni olamaz mı? Neden bütün bunların nedenini merak etmiyorsunuz?
– Neymiş o neden?
– Ne olacak, Tanrı. Evrimi kabul etsek bile, bütün bu evrim sürecinin arkasında onun planlayıcısı olarak Tanrı vardır.
– Akıllı tasarımcılar gibi konuştun.
– Kim onlar?
– Tam da senin söylediklerini söyleyen bir grup. Yaratılışçılığın sofistike bir versiyonunu savunuyorlar.
– Evet, neyse. Sen soruma cevap ver lütfen.
– Gene aynı yere geldik. İlla ki dünyayı bir filin sırtına yüklemek istiyorsun. Ne diyebilirim ki?

3) Antropik ilke

– Peki, şu soruya cevap ver bakalım; neden dünyanın güneşe uzaklığı tam olması gerektiği gibi?
– Anlamadım.
– Anlamazsın tabii, işine gelmedi çünkü. Şunu söylüyorum: Dünya güneşe biraz daha yakın veya biraz daha uzak olsaydı, dünyada yaşam olmayacağını biliyoruz. Bundan ne sonuç çıkarıyorsun?
– Ne sonucu çıkaracağım ki? Cevap sorunun içinde; dünya şimdiki yörüngesinde olmasaydı yaşam ortaya çıkamazdı.
– Derin düşünmüyorsun, bu işte bir hikmet yok mu?
– Anlaşıldı, sözü antropik ilkeye (insan merkezli ilkeye) getirmek istiyorsun.
– Evet.
– Şimdi bir kere şunu kabul etmek gerek; yalnızca dünyanın güneşe uzaklığı değil, pek çok fiziksel sabit sahip oldukları değerlerden, birazcık daha farklı değerlere sahip olsalardı evren öylesine farklı olurdu ki, bizler burada olamazdık yani bilinçli yaşam ortaya çıkamazdı. Buraya kadar doğru. Ama, bunun bir adım daha ötesine gitmek yanlış.
– Yanlış olan ne?
– Yani, tüm bu fiziksel sabitlerin biz ortaya çıkalım diye özellikle “ayarlanmış” olduğu düşüncesi yanlış.
– Neden yanlış olsun?
– Neden doğru olsun?
– Neden bu işte bir hikmet olabileceğini düşünmüyorsun, anlamıyorum.
– Bence bu iddia, Kopernik devrimiyle tahtından indirilmiş insanlığın, tahta yeniden kurulmak istemesinden kaynaklanıyor. Ben antropik ilkeyi “bu işte bir iş var” yanılsaması olarak yorumluyorum.
– Hiç bu açıdan bakmamıştım.
– Antropik ilke, sanki Leibniz’in o ünlü sorusuna verilmiş bir cevap gibidir.
– Soru nedir? Cevap nedir?
– Soru: “Hiçlik yerine neden bir şeyler var?”
Cevap: “Var olalım diye bütün bunlar.”
– Soru güzel, cevap ondan da güzel.
– Soru güzel de, cevap konusunda aynı fikirde değilim.
– Neden? Bu cevap doğru olamaz mı?
– Bu cevapla tatmin olmayanların karşı argümanı ise şöyledir: Evren biz burada olalım diye böyle değildir, evren böyle olduğu için biz buradayız. Ve bu bana daha yalın, daha basit , daha anlaşılır, daha mantıklı geliyor.
– Ben gene de aynı soruyu sormadan duramıyorum: Evren neden böyle?
– Ne bileyim? Belki de evrenimiz farklı yasa ve sabitleri olan pek çok evrenden yalnızca birisidir. Bu evrenlerin bazısında hiç yaşam yoktur, bazısında bizimkinden çok daha farklı yaşam türleri olabilir. Bizler de bu evrenlerin birinde, böylesi bir yaşam formu olarak gelişmiş olabiliriz. Olamaz mı?
– Bunu nasıl ispat edebilirsin?
– Şimdilik ispatlayamam belki, ama sen de kendi iddianı ispatlayamazsın.
– Olsun, böyle düşünmek bana daha anlamlı geliyor.
– Anlamdan ne anladığına göre değişir.


4) inanmak ya da inanmamak :

– Anladım, sen bir ateistsin.
– Değilim.
– Ama teist de değilsin.
– Değilim.
– Ne teist ne de ateistsin, peki sen nesin?
– Agnostiğim.
– Yani?
– Bak şöyle anlatayım. Genelde şöyle düşünülür; Tanrı’ya ya inanırsın ya da inanmazsın. Agnostik bu tür bir seçimi kabullenmez. Yani seçmemeyi seçer, sorunu askıda bırakır.
– Eee, sen neye inanıyorsun?
– Önce bu inanç kavramını açalım. İnanç, bilgi değildir. Hiç kimse Tanrı’nın var olduğuna veya var olmadığına ilişkin bir bilgiye sahip değildir. İşte agnostik bu türden bir bilgimiz yokken, inanırsın ya da inanmazsın ikilemine karşıdır.
– Kimsenin Tanrı’nın varlığına veya yokluğuna ilişkin bir bilgisi olmadığına göre, en uygun tutum bu mudur?
– Evet.
– Seni bilmem ama, Tanrı inancı beni rahatlatıyor, hayatıma anlam katıyor.
– Seni rahatlatıyor ve hayatına anlam katıyor olması, Tanrı’nın varlığını kanıtlamaz.
– Ama ne derler, bilirsin: “Tanrı olmazsa her şey mübah olur.”
– Hiç de değil. Laik ahlak diye bir şey var. Tanrı ve ahlak farklı konulardır. Ayrıca her şey mübah olmasın diye Tanrı’ya inanmak hesapçı bir yaklaşımdır.
– O senin düşüncen.
– Kanımca, tüm dinsel ya da laik ahlak öğretilerinin temelinde aynı ilke ya da kural yatar: Altın Kural. Ve bu kural herkese yeter, fazlasıyla yeter.
– Altın Kural mı?
– Evet. Bir başka ifadeyle “sana yapılmasını istemediğin şeyi sen de başkalarına yapma!”
– Doğru, hepimizin dilinde olan ama umurumuzda olmayan kural.
– Belki de bütün mesele “ihtiyaç” meselesidir.
– Ne ihtiyacı?
– “Efendi” ihtiyacı. Kant, “İnsan, bir efendiye ihtiyaç duyan bir hayvandır” demiştir.
– Daha neler.
– Kant ve Freud bu noktada uzlaşıyor gibidir. Freud’a göre insan, yaşı ne olursa olsun, her zaman ne yapması gerektiğini kendisine söyleyen, bunlara uyunca kendisini koruyup kollayan, fakat uymayınca da cezalandıran bir “baba”ya ihtiyaç duymaktadır. Ona göre Tanrı kavramı yüceltilmiş baba kavramıdır ve böylesi bir babaya duyulan ihtiyaç da tüm dinlerin kökenidir. Dinler, insanın dünya karşısındaki çocukça çaresizliğine karşı geliştirilmiş bir savunmadır.Dolayısıyla bir efendi arayan onu bulacaktır. O varolduğu için değil, ona ihtiyaç duyduğu için.
– Tamam, tamam. Bir agnostik olarak teizme karşı tutumunu anladım. Peki ateistler için ne düşünüyorsun?
– Körü körüne teizme ne kadar karşıysam , körü körüne ateizme de karşıyım. Ancak, ateizm için Zizek şöyle bir tanım verir: “Ateizm, Tanrı’ya özlem duyan ama onu bulamayanların acıklı bir duruşudur.” Bu hayal kırıklığını bir şekilde tecrübe ettiğim için, bir arayış içindeki ateistleri, dogmatik teistlere kıyasla kendime daha yakın bulduğumu söylemek isterim.
– Ta başından söylemiştim işte, sen bir ateistsin.
– Öff.

5) İnanma isteği

– Peki, sence insanlar neden bir Tanrı’ya inanıyor?
– Bence pek çok insan “inanmak” ile “inanma isteğini” birbirine karıştırıyor.
– Anlamadım.
– Yani, pek çoğumuz inanmak istediğimiz için inanıyoruz.
– Neden inanmak istiyoruz?
– Çünkü ölümden korkuyoruz.
– Kim korkmaz ki?
– Çünkü bir şekilde ölümsüzlük arıyoruz.
– Kim aramaz ki?
– Çünkü yaşamın bir anlamı olsun istiyoruz.
– Kim istemez ki?
– Bu tür istekler gayet insancadır. Hepimiz varoluşsal sorunlarla boğuşuyoruz; hepimiz ölümle, yalnızlıkla, anlamsızlıkla boğuşuyoruz. Kimse bu sorunları yadsıyamaz. Fakat gene de bu tür istekler inancımızı meşru kılamaz.
– Bal gibi de meşru kılar.
– Hah, işte bu sözünle William James’in felsefesinin özünü ifade etmiş oldun.
– Kim bu James?
– Pragmatizmin kurucularından olan James, ABD’de pragmatizmin yaygın olarak kabul edilmesini sağlayan başlıca felsefecidir. James ayrıca pragmatizmi dini inanca bir delil sağlamak için kullanmıştır.
– Nasıl yani?
– James inanmaya olan ihtiyacımızı tatmin edebilecek bir felsefe oluşturmak istemiştir.
– Ne güzel işte.
– James’in felsefesinin temelinde “inanma isteği” kavramı yatar. Ona göre bizler inanca ihtiyaç duyarız ve bu nedenle inanmak isteriz. İnanmak istediğimiz şeye inanmak için nedenler bulmaya çalışırız. Hatta böyle davranmak bizim hakkımızdır.
– Pragmatizm neresinde bunun?
– James’e göre sahip olduğumuz herhangi bir düşünce, faydalı olduğu kadar doğrudur, gidebildiği yere kadar doğrudur. Nesnel gerçeklik (hakikat) diye bir şey yoktur. Hakikat, insan hakikatidir.
– Nesi kötü bunun?
– Sorun, James’in “doğru” ve “faydalı” kelimelerini neredeyse eş anlamlı kullanmasındadır. Dolayısıyla ona göre kimi yalanlar, yıkıcı olabilecek doğrulardan daha iyidir. Doğrular bizi mutsuz edecekse, yanlış inançlar tarafından kandırılmak daha evladır.
– Hmm.
– James’in felsefesinin zaafı “nesnel” ölçütlere dayanmıyor oluşudur. “Doğru” nun bireyin ötesinde olduğunu kabul etmez. Ona göre doğru fikirler, bizim benimsediğimiz (kabullendiğimiz) fikirlerdir. Halbuki, gerçekliğin bizim inancımızla bir ilgisi yoktur. İnsanların yüzyıllarca dünyanın düz olduğuna inandıklarını veya yüzyıllarca dünyanın evrenin merkezinde hareketsiz durduğuna inandıklarını unutmayalım. Biz ister inanalım ister inanmayalım, gerçek kendini eninde sonunda dayatacaktır.
– Anlıyorum.
– Pragmatizmin adını bile duymamış çoğu insanın, dini aidiyeti ne olursa olsun, dinsel inanç konusundaki düşüncelerinin James’in yaklaşımına benzer olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, özellikle ABD’de pragmatik yaklaşım yalnızca dini inanç konusunda değil hemen her konuda kendini gösterir. ABD yönetimi tüm dünyaya pragmatik/çıkarcı bir gözlükle bakar ve tüm siyasetini buna göre düzenler. Bu siyasetin dünyayı bir kaosa sürüklediğini de kimse yadsıyamaz sanırım.
– Haklısın galiba.
– Konumuza dönersek, son olarak bir de “pragmacı açmaz” dan bahsetmek istiyorum.
– Nasıl bir açmaz?
– Tanrı inancının kendisini daha mutlu kılacağını düşünen birisinin Tanrı’ya inanmam gerek dediğini düşünelim. Ancak, bu kişi Tanrı’ya, Tanrı inancı işine yarayacağı için inandığını fark ederse bu inancın samimiyeti ortadan kalkar. Dolayısıyla, bu kişi Tanrı’ya ancak “işine öyle geldiği için” inandığını göz ardı edebilirse inanabilir ki bence bu çoğu kişi için imkansızdır.
– Yani pragmatik yaklaşım Tanrı’yı bir amaç için araç konumuna düşürüyor.
– Evet, güzel ifade ettin. İşte açmaz burada ortaya çıkıyor.
– Fakat bu açmaz James’i hiç ilgilendirmemiş görünüyor.
– Evet, o da kendi felsefesi için bu açmazı göz ardı etmiş. Bu açmazı kimi düşünürler “hamak sorunu” olarak adlandırır.
– Hamak mı? Hamak da nereden çıktı?
– Hamakta uyumak için, hamağın sürekli sallanması gerekir. Hamağın sallanması durunca, çoğu insan dalmakta olduğu uykudan uyanır.
– Eee?
– Nasıl ki hamakta uyumak isteyen birisi, hamağı sürekli sallamak zorundaysa, James’in takipçileri de inançlarını koruyabilmek için sürekli neden inandıklarını göz ardı etmek zorundadırlar.
– Anladım.

6) Kötülük problemi

– Sence teistlere yöneltilen en yıkıcı argüman nedir?
– Kesinlikle kötülük (veya acı) problemidir.
– Nedir o?
– Şöyle özetlenebilir: İnsanların bu dünyada acı çektikleri tartışılmaz bir olgudur. Eğer Tanrı, her şeyi bilen bir varlık ise bunu bilmesi gerekir. Eğer her şeye gücü yeten ise, bunu önleyebilmesi gerekir. Eğer iyiliksever ise, bunu önlemeyi istemesi gerekir. Dolayısıyla , ya Tanrı acıyı/kötülüğü ortadan kaldırmak ister, ama bunu yapamaz, o halde her şeye muktedir değildir; ya da bunu yapabilir, ama istemez, o halde sandığımız kadar iyi değildir.
– Çarpıcı doğrusu.
– Teist düşünürler bu suçlama karşısında Tanrı’yı “savunmak” adına pek çok argüman geliştirmiştir. Düşünce tarihinde bu çabalar “teodise” yani Tanrı savunusu adıyla bilinir. Ancak, bu çabalar tatminkar olamamıştır.
– Bu savunmalara birkaç örnek verir misin?
– Bunlardan en iyi bilineni “özgür irade” kavramına dayanır. Tanrı insanlara özgür irade bahşetmiştir, kimileri bunu iyilik adına kullanabilir, kimileri de kötülük adına. Dolayısıyla kötülük, özgür irade adına katlanılması gereken bir durumdur.
– Makul gibi.
– Bence değil. Bu ne özgür iradeymiş ki, insanlar binlerce yıldır bedelini ödeyememişler. Bu mu makul?
– Bilemiyorum, düşünmem lazım. Ama bu özgür irade savunması yalnızca insanların yaptığı kötülüklerle ilgili. Ayrıca büyük yıkım ve acıya sebep olan doğal felaketler de var; depremler, su baskınları, kasırgalar filan.
– Gayet tabii. Bunlar karşısında da korunup kollanmak tüm teistlerin hakkı olsa gerek.
– Peki, başka ne tür savunmalar yapılmış?
– Özetlersek, diyorlar ki, kötülük olmadan iyilik anlaşılmazmış veya “resmin bütününe” bakmalıymışız; kötü denilen şeylerin de bu büyük resimde önemli roller oynadığını görebilirmişiz. Hak etmediğimizi düşündüğümüz acılar, aslında zorunlu acılarmış.
– Bunlar pek inandırıcı değil.
– Kesinlikle. Aslında, incelersek görürüz ki, çoğu Tanrı savunması en sonunda “O’nun hikmetinden sual olunmaz” diye özetlenebilecek bir savunma hattına çekilir.
– Böyle savunma olur mu?
– Kanımca hiçbir şey, doğal felaketlerde, savaşlarda, soykırımlarda yaşanan korkunç acıları haklı çıkaramaz. Sonunda o ünlü ikileme geliriz: Ya Tanrı bu haksız acıları engellemek gücüne sahip değildir ya da bunları engellemek diye bir tasası yoktur. Birinci durumda Tanrı her şeye kadir olamaz, ikinci durumda ise bizim iyi ve merhametli Tanrı imgemizle uyuşmaz.
– Sanki Tanrı bizi yapayalnız bırakmış, terk etmiş gibi.
– Ancak, kimi düşünürler, Tanrı’nın “deizm” bağlamında daha iyi savunulabileceğini ileri sürmüştür.
– Nasıl yani?
– Deistlerin Tanrı’sı evreni var eden, ona gerekli yasaları veren fakat daha sonra olan bitene hiç karışmayan bir Tanrıdır. En ünlü deist Newton’dur.
– Böylesi bir Tanrı, doğrusu benim Tanrı imgeme hiç uymuyor.
– Bu yüzden teizm ve deizm ayrımı yapılmış zaten.
– Peki, Tanrı’nın bir mazereti olamaz mı?
– Stendhal bu soruya şöyle cevap vermiştir: “Tanrı’nın tek mazereti, var olmamasıdır.”
– Dili de pek keskinmiş doğrusu.
– Ustura kadar keskin, Occam’ın usturası kadar. Yanlış hatırlamıyorsam, Nietzsche bunun en kıskandığı aforizma olduğunu söylemiş.
– Tam Nietzsche’lik doğrusu.
– Teodise tartışmaları her zaman insanlığın gündemindedir. Ve bu konulara kafa yoran pek çok insan, dünyada yaşanan bunca felaketten, savaştan, hele hele Auschwitz ve Hiroşimalardan sonra, cehennemin başka bir yerde değil, bu dünyada olduğunu artık anlamıştır.

7) Zen (sonsöz yerine)

– Zen öğrencisi: “Gerçekliğin nihai doğası nedir usta?”
– Zen ustası: “Şuradaki postala sor.”
– Zen öğrencisi: “Anlayamadım usta!”
– Zen ustası: “Ben de anlayamadım.”

Agnostik.org