Allah Sesleri Altında Ölmek Ocak 23

Allah Sesleri Altında Ölmek


Allah Sesleri Altında Ölmek

Özellikle Ortadoğu’da, İslam’ın egemen olduğu toplumlardaki savaş ve çatışmalarda bir cümleyi çok fazla işitiyoruz: Allah-u Akbar. Bunu da sadece “mücahitlerden” duymuyoruz, sadece mücahitlerden duymuş olsaydık, aşırılığa kaçan fikir akımları ile din birlikteliğini psikolojik ve sosyolojik bağlamda çözümler, noktayı koyardık. Ancak durum ne yazık ki böyle değil. Bir eli ile silaha sarılanlar, diğer eli ile de Allah’a sarılıyorlar. Böyle bir ortamda da dış cepheden bakan herkesin duyduğu en yüksek nida, coşku ve korku uyandırırcasına defalarca kullanılan Allah ismi oluyor.

Misalen, Beşar Esad’ın pilotları muhalifleri bombalarken Allah diyor, Özgür Suriye Ordusu Esad’ın uçaklarını düşürürken Allah diyor, Libya’da Kaddafi’yi linç edenler de Allah diyordu, Mısır’da Mübarek karşıtları Allah diyordu, Çeçenler yakaladıkları Rus askerlerin kafasını keserken Allah diyordu, Afganistan’da, Irak’ta yakalanan tır şoförleri öldürülürken son duydukları ses Allah oluyordu.

Hatta sert açıklamaları ile tanıdığımız eski genelkurmay başkanı İlker Başbuğ’da, camilerin bombalanmasına yönelik iddiaların TSK ile bağdaştırılmasını yanıtlarken “Allah Allah diye askerine hücum ettiren, taarruz eden bir ordu, nasıl Allah’ın evi camiye bomba atmayı düşünür.”* kelimelerini kullanıyordu.
Tüm bu örnekler, bir “iç savaşın, iç kavganın” yansımalarını resmetmeleri nedeni ile Ortadoğu insanının zihnindeki doğru algısını da ortaya koyuyor. Allah ismini kullanan herkes, kendisinin doğru yolda olduğuna gönülden inanıyor, karşısındakini de dini inancına göre kâfir ya da sapkın ilân etme hakkına sahip olduğunu düşünüyor.Ortadoğulular, iktidarın meşruiyetini de oluşturan din unsurunun kullanımını artık Tanrı’nın ya da Allah’ın temsilcisi kralların, padişahların değil, onun yolunda ölen halk olduğu anlayışına sahip bir görünüş içerisine girmiş durumdalar. Bunun neticesi olarak, bugün iktidar odağına onlarca terör örgütü ve aşırıcı İslami gruplar yerleşmiştir. El-Kaide, Taliban, Hizbullah gibi yapılar bunun en aleni örnekleridir.

Aslında, ülkemizde laikliğin koruyucusu rolünü üstlenmiş olan TSK’ nın talimnamesindeki düşmana karşı Allah Allah diye saldırı yapılacağı maddesi de, bulunduğumuz coğrafyada din, devlet ve ordu işlerine nasıl bakıldığına dair bizlere ipucu sunmaktadır. Din, hayatın her alanına öylesine sirayet etmiştir ki, insanlar bunun aksine gitmeyi, geleneksel kültür birikiminin dışına çıkmak olarak görür hâle gelmişlerdir. Böylece, din, kültürün en önemli yapıcı unsuru hâline gelmiş, oluşturmuş olduğu tüm güzelliklerinin yanında, kendi içerisinde barındırmış olduğu muhafazakâr yapının etkisiyle de aşırılıkların ön nedeni olmuştur.
Peki, aynı şey Batı için geçerli değil midir? Tabiki, bugün İslam için söylediklerimizi Batı içinde söyleyebiliriz. Ama bunu söyleyebilmek için bin yıl öncesine gitmemiz gerekiyor. Batı, Haçlı seferlerini gerçekleştirirken dinin savaş ile birlikteliğinin en acımasız örneklerine imza atmış, kendileri için önemli değerlerden olan Bizans’ı dahi yağmalayıp yıkmışlardır. Bunda, Katolik ve Ortodoks çekişmesi de üst nitelikte etkendir. Buna rağmen Batı, özellikle matbaanın bulunuşu ile ilerleyen süre içerisinde dini anlamda reform sürecini tamamlamış, fikirsel aydınlanma evresini dinden bağımsız kılmıştır.
İslam’ın ya da genel anlamda Doğu toplumlarının, Batı’nın yaşamış olduğu fikirsel aydınlanma dönemlerini tadamayışı, gerek Rönesans, gerekse de Reform gibi kültürel, bilimsel, dinsel alandaki gelişmelere tanıklık edemeyişi, bugünkü gelinen noktanın da tarihsel süreç içerisindeki ön nedenleri olmuşlardır. Öyle ki, Arap toplumlarının yapısını ve bölgesel siyasetin yönünü değiştireceği düşünülen Arap Baharının bile hiçbir kültürel ve bilimsel dayanağı yoktur. Arap Baharı, sadece günü kurtarmaya yönelik, klasik Doğu anlayışının izdüşümü olarak gerçekleşmiş bir başkaldırıdır. Hepsi bu. Eğer daha fazlası olsaydı, bugün iktidar odaklarına İslamcı gruplar yerleşmez, yerleşemezlerdi.
Ayrıca bin sene öncesinden bahsetmişken bir noktayı da es geçmeyelim, o vakit savaşlarda Allah nidasını kullanan insanlar, o dönemin şartları açısından kabul edilebilecek bir zihin yapısına sahiptiler, kutsal addettikleri toprakları koruyor, cihad ve gaza anlayışının gereği olarak savaşıyorlardı. Bugün böyle bir şeyden söz etmemiz mümkün değil, en azından savaşlar bizzat bu amaç doğrultusunda boy göstermiyorlar. Yeni dünya düzenindeki savaşlar salt din temeli üzerine değil, ekonomik ve sosyal gereksinimlerin karşılanması isteminde dinin birleştirici ve kışkırtıcı etkisinin kullanıldığı temeller üzerine inşa edilmektedirler. Yani, din amaç olmaktan ziyade araç hâline gelmiş durumdadır.
Velhasıl, politik gelişim ve dini değişim sürecinin bir seçim olmadığını, daha çok kültürel boyutun bir yansıması olduğunu unutmamamız gerekiyor. Aksi takdirde Allah nidaları eşliğinde birbirini katleden bu coğrafya insanının psikolojik yapısını anlayabilmemiz mümkün olmayacaktır.
* http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=976634&CategoryID=77Ek Kaynak: http://www.bianet.org/bianet/siyaset/119675-laik-devletin-ordusunda-allah-allah-olmaz

İlker Cumhur