Muslim-family Ocak 07

Soru 33: Din ve İnanç Farklılığı Nedeniyle Ana/Baba/Kardeş ve Çocuklar Arası Düşmanlık Saçan Buyrukları Hoş Görü İlkeleriyle Bağdaştırabilir misiniz?


Muslim-family

Soru 33 – “Din ve İnanç farklılığı nedeniyle Ana/baba/kardeşler ve çocuklar arası düşmanlık saçan, ve örneğin: -‘Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir’- şeklinde olan buyrukları hoşgörü ilkeleriyle, ya da insan sevgisiyle bağdaştırabilir, ya da Tanrı’dan gelme olarak kabul edebilir misiniz?”

Farz edelim ki ana’nız, ya da baba’nız, ya da eşi’niz ya da çocuklarınız sizden farklı dinsel inançlara yönelmişlerdir. Diyelim ki Evren’in Tanrı tarafından yaratılmış olduğuna inanmayıp Darvin kuramını benimsiyorlardır! Ya da Tanrı’nın varlığı konusunda kuşkuları (tereddüdleri) vardır; Ya da dinlerin insanları birbirlerine düşman yaptığını savunmaktadırlar. Ya da Hıristiyanlığı, ya da Yahudiliği ya da Budizm’i vb., seçmişlerdir. Fakat her ne olursa olsun insanlık sevgisiyle dolu kimselerdir. Ve sizi, (inancınız ne olursa olsun) bağırlarına basmışlardır. Bu kimseleri, farklı bir imana ya da inanca bağlıdırlar diye Cehennemlik sayar mısınız? Kendinize yabancı tutar mısınız? Onlar için Tanrı’dan “mağfiret” (bağışlama) dileğinde bulunmayı günah sayar mısınız?

Söylemeye gerek yoktur ki, eğer akılcı düşünceye sahip, ve insan sevgisiyle dolu, ve hoşgörülü bir kimse iseniz, bu (ve benzeri) sorulara “Hayır!” diyerek yanıt vereceksinizdir. Çünkü sizin için önemli olan şey, kişinin dinsel inançları değil fakat insanlık değeridir. Ne var ki bu tür bir yanıt sizin müslümanlık sınavından sıfır almanıza, üstelik “kâfır” ve “zalim” sayılmanıza yeterlidir. Çünkü islâmî anlayış:

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir” (K. Tevbe sûresi, âyet 23)

şeklindeki âyet’ler ve bu tür âyet’leri getiren Muhammed’in “hadîs” ve “sünnet” şeklinde bıraktığı ve kendinden verdiği örnekler üzerine oturtulmuştur. Diğer bir çok yayınlarımızda değindiğimiz gibi Muhammed, kendisini bu dünya’ya getiren anası Amine için Tanrı’dan mağfiret dilememiş, ve daha doğrusu:

“Anneme mağfiret dilemek (duâ etmek) için Tanrı’dan izin istedim, Tanrı bana bu izni vermedi”

şeklinde konuşmuş, babası Abdullah’ın Cehennem ateşinde kavrulduğunu söylemiş, ve kendisini küçük yaşından itibaren çocuğu gibi yetiştiren, koruyan ve ölümlerden kurtaran amcası Ebû Tâlib’i de Cehennemlik bilmiştir. Bu olumsuz tutumuna sebeb olan şey, anası’nın, babası’nın ve amcası’nın İslâm imanında ölmemiş olmalarıdır. Kaynakların bildirmesine göre Amine, “müşrik” (putperest) ya da “Yahudi” olarak ölmüştür; ölümü tarihinde Muhammed 6 yasında idi. Muhammed’in babası Abdullah, Arap “müşrik’lerdendi” ve olduğu zaman Muhammed yeni dünyaya gelmişti. Daha başka bir deyimle Muhammed’in anası ve babası, her ikisi de, daha henüz ortada İslâmiyet diye bir şey yok iken ölmüşlerdir, çünkü Muhammed, kırk yaşında iken kendisini “Peygamber” olarak ilân etmiş ve İslâm’ı yaymaya başlamıştır. Şu hâle göre Amine ile Abdullah’ın müslüman olarak ölmeleri mümkün değildi. Yâni, İslâm imanında ölmemiş olmaları nedeniyle, kendilerine hiçbir suç ya da sorumluluk yüklenemezdi. Ama buna rağmen Muhammed onları, İslâm olarak ölmediler diye, mağfiret dilenilmeyecek kimseler olarak görmüştür. Amcası Ebû Tâlib’e gelince: Ebû Tâlib, Kureyş’in ileri gelenlerinden biri olup son derece iyi kalpli, hoşgörülü, yardımsever ve çevresi tarafından sevilen ve sayılan bir kimse idi. Öylesine hoşgörülü idi ki, farklı din ve inanca bağlı olanlara karşı sevgi kanatlarını açmıştı. Örneğin kendisi puta tapanlardan olmakla beraber Muhammed’in, müşriklere (puta tapanlara) karşı düşmanlık beslemesine aldırış etmez ve onu müşriklerin saldırılarından korurdu. Bu işi ölünceye kadar yapmıştır. Öte yandan, Ebû Tâlib’in Ali, Câ’fer, Akıl ve Tâlib adında dört çocuğu vardı ve bu dört çocuktan ikisi (Ali ile Ca’fer) müslümanlığı seçmiş, diğer ikisi (Akıl ile Tâlib) putperest olarak kalmayı tercih etmişlerdi (Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasarı… Cilt VI, sh. 101, Hadîs no. 785, ve Cilt X, sh. 308). Böyle olduğu halde Ebû Tâlib, çocukları arasında ayırım yapmamış, hepsini de bağrına basmıştır. Kendi bağlı bulunduğu dinsel inancın dışında kalanlara sevgi ve şefkât göstermekten geri kalmamıştır. Müslümanlığı seçen oğulları’nın (Ali ile Ca’fer’in) ve Muhammed’in inançlarına saygı göstermiştir. Söylendiğine göre Muhammed, Mekke döneminde iken Ebû Talib’in koruması sayesindedir ki yaşamını sürdürebilmiştir. Ne var ki kendisine babalık eden, kendisini ölümlerden koruyan Ebû Tâlib’i, İslâm’dan gayri bir inançta oldu diye, Cehennemlik bilmiştir. Ve müslüman kişilerin de kendisi gibi yapmaları için, yâni müslüman imanında ölmeyen ana, babaları ve yakınları hakkında mağfiret dilememeleri için:

“Kâfır olarak ölen Cehennemliktir, ona şefaâtin ve Tanrı’ya en yakın olanların akrabası olmanın faydası yoktur”

demiştir [Müslim’in e’s-Sahih’indeki “İmân” bölümüne bakınız]. Kur’ân’a da şunu koymuştur:

“… Ey insanlar! Rabbınize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun…” (K. Lokman sûresi, âyet 33)

Yâni Muhammed’in söylemesine göre güyâ Tanrı bildirmiştir ki müslüman kişi, kâfır olan çocuklarına ahirette şefaatte bulunamayacağı gibi, müslüman imanında bulunan çocuklar da, kâfır olarak ölmüş babalarına (ya da analarına) şefaatte bulunamayacaklardır. Bu doğrultuda olmak üzere Kur’ân’a ayrıca şu tür âyet’ler koymuştur:

“(Kâfır olarak olup) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de insanlara” (Tevbe sûresi, âyet 113).

İslâm kaynaklarının açıklamalarına göre, bu, ve biraz yukarda belirttiğimiz Tevbe sûresi’nin 23. âyet’leri, Muhammed’in anası Amine’nin, ya da amcası Ebû Tâlib’in ölümleri üzerine “inmişti!”. Hemen ekleyelim ki Muhammed, müslüman olmayarak ölen ana’ya, ya da baba’ya ya da eş’lere, ya da kardeşlere vb… “mağfiret” dilemeyi yasaklamakla kalmamış ve fakat onlara karşı bu yer yüzü yaşamları boyunca da tam bir düşmanlık yaratmıştır. Bu maksatla koyduğu âyet’lerden biri şöyle:

“Ey iman edenler! … İçinizden onlara sevgi gösteren kimse şüphesiz doğru yoldan sapmıştır… Yakınlarınız, çocuklarınız size Kıyâmet gününde bir fayda veremezler. Allah, onlarla sizi ayırır…” (K. Mümtahine sûresi, âyet 1-3)

Burada geçen “onlara” sözcüğü, “ana/baba/çocuklar ve yakınlar” anlamındadır. Bundan dolayıdır ki Muhammed zamanında, müslüman kişiler, müslüman olmayan karılarını boşamışlar, çocuklarını evladlıktan çıkarmışlar, ya da birbirlerine karşı savaşıp boğazlamışlardır. Hemen anımsatalım ki Muhammed bu düşmanlığı, daha ilk başlarda, yâni kendisini “Peygamber” olarak ilân ettiği an’dan itibaren yerleştirmeğe başlamış, Medine’ye hicret ettikten sonra iyice pekiştirmiştir.

Söylemeye gerek yoktur bu tür buyrukları, ve bu olumsuz zihniyeti “Hoşgörü” anlayışiyle, insan sevgisi’yle (ve hele ana/baba/kardeş/ çocuklar / yakın akrabalar arası ilişkiler ile) başdaştırmak olası değildir. Ne var ki bunu söylediğiniz an siz, müslümanlık iddiasında bulunamazsınız, çünkü İslâm’ın bu temel ilkelerine ters düşmüş olursunuz. [Bu konuda benim “Kur’ân’ın Eleştirisi”, “Muhammed’e Göre Muhammed”, “Şeriât ve Kadın” adlı kitaplarıma bakınız].

İlhan Arsel, Müslümanlık Sınavı
“Hoşgörü”, ve “İnsan Sevgisi” Konularında Bir Kaç Soru

Hazırlayan: Subat