Soru 28: İslâm'dan Gayri İnançta Olanları (Yahudileri ve Hristiyanları) Aşağılayan Cehennemlik Gören Şeriat Buyruklarını Hoşgörü Anlayışıyla Bağdaştırabilir misiniz? Aralık 29

Soru 28: İslâm’dan Gayri İnançta Olanları (Yahudileri ve Hristiyanları) Aşağılayan Cehennemlik Gören Şeriat Buyruklarını Hoşgörü Anlayışıyla Bağdaştırabilir misiniz?


Soru 28: İslâm'dan Gayri İnançta Olanları (Yahudileri ve Hristiyanları) Aşağılayan Cehennemlik Gören Şeriat Buyruklarını Hoşgörü Anlayışıyla Bağdaştırabilir misiniz?

Soru 28 – “İslâm’dan gayri din ve inançta olanları (örneğin Yahudileri ve Hıristiyanları) aşağılayan, hâkir gören, cehennemlik bilen şeriât buyruklarını hoşgörü anlayışiyle bağdaştırabilir misiniz?”

T.C. Devleti’nin Diyânet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz Efendi’ye soruyorlar: “Edison gibi insanlığa büyük hizmetler etmiş kişilerin ahiretteki durumu ne olacaktır?”.

Böyle bir soru size sorulmuş olsa ne derdiniz? Söylemeye gerek yok ki, çağdaş zihniyete yönelik ve bu sayede insanları din, inanç vs… gibi ayrılıklara bakmadan, sadece “insan” varlığı niteliğiyle değerlendirebilecek seviyeye erişmiş bir kimse olarak, muhtemelen şu tür bir karşılık verirdiniz:

“İnsanlığa hizmette bulunan (hattâ bulunmasa bile ahlâkılık, dürüstlük, insanseverlik ve yardımseverlik örneği) her insanın gideceği yer cennet olmalıdır (eğer cennet diye bir yer var ise!)”.

Evet böyle derdiniz, çünkü “Yüce” olduğunu kabul ettiğiniz bir Tanrı’nın, kendi yarattığı insanları, amel’lerinin (eylem’lerinin) imana dayalı olmasına göre değil, fakat erdemlilik ve insanlığa yararlılık kıstasına göre değerlendirmesinin doğal olduğunu düşünürdünüz. Ve yine düşünürdünüz ki, insanlığa hizmette bulunmuş, ve erdemlilik (fazilet) örneği kimseleri, İslâm’dan gayri bir inanca bağlıdırlar diye cehennemlik saymak demek, “Tanrı” fikrini zedelemek olur, ve bu da ancak “imancı’lığı”, akılcılığın üstünde görenlerin harcıdır; oysa çağdaş uygarlık, herkesin bildiği gibi, akılcılığın üstünlüğü sayesinde elde edilebilmiştir ve akılcı düşünceye sahip bir insan, din ve inanç farkına göre insanları değerler terazisine vurmaz.

Şimdi geliniz birlikte, Diyânet İşleri Başkanı’nın, Hıristiyan asıllı Edison’un öbür dünyadaki durumu konusundaki soruya verdiği cevabı okuyalım:

“Bu grup mucit kişiler hizmetlerinin karşılığını dünyada itibar, şöhret ve imkanlar görerek zaten alıyorlar. Ahiret yurdunda ebedi mutluluk ise müminler için vadedilmiştir. Ancak bütün kabiliyetlerine rağmen, gerçek dine ve tevhid inancına erişemeyen mucit ve zeki kişilerin durumu üzüntü vericidir…” (Bkz. “Hürriyet Gazetesi”nin 10 Mayıs 1998 tarihli nüshasının 9cu sayfasında yer alan “İslamiyet diyor ki…” başlıklı söyleşi).

Evet bu sözler, hoşgörü’den, insanîlik’ten, erdemlilik’ten (fazilet’ten) vs… söz eden, ve halkımızı din verileriyle eğitmekle övünen bir kimsenin ağzından çıkmakta. Görülüyor ki Diyânet Başkanı, Edison’un insanlığa büyük hizmette bulunduğunu kabul etmekle beraber, müslüman olmiyarak öldüğü için onun “ahiret yurdu’na” alınmadığını (yâni cehenneme atıldığını), bildirmekte, ve İslâm’a erişemeyen “mucid ve zeki” kişilerin durumlarının (cennet’e giremeyecekleri için) “üzüntü verici” bulunduğunu eklemekte. Hemen ekliyelim ki bu gerici zihniyet sadece ona değil, tüm islâmcılara özgü bir şeydir. Ne var ki, bu sözleri cami imamlarından biri söylemiş olsa, belki gözardı etmek mümkündür diye düşünebilirsiniz. Fakat konuşan kişi, laik T. C. Devleti’nin, Anayasal kuruluşlarından birinin başkanı; tutum ve davranışlariyle ve konuşmalariyle, bir bakıma devleti sorumluluk altına sokabilecek bir kimse.

Hemen belirteyim ki, Diyânet Başkanı’nın, yukarda, “gerçek din” deyimiyle anlatmak istediği şey “müslümanlık”tır; “mümin’ler” deyimiyle anlatmak istediği şey de “müslümanlar”dır. Çünkü başında bulunduğu kuruluş, halkımıza islâmî buyrukları belletir. Biraz önce değindiğimiz gibi, bu buyruklar arasında: “…İslâm’dan gayri bir dine yönelenler sapıktırlar” şeklindeki hükümlerden tutunuz da, Yahudi ve Hıristiyan dinleri’nin “gerçek din” sayılmadığına, çünkü Yahudi’lerin ve Hıristiyan’ların, daha önce kendilerine verilmiş olan kitap’ları (Tevrat’ı ve İncil’i) tahrif ettiklerine, kendilerine gönderilen peygamberleri alaya aldıklarına, ya da bir kısmını öldürmeye teşebbüs edip, bir kısmını da (örneğin Uzayr’i ya da İsa’yı) Tanrı’nın oğlu olarak kabul etmekle “kâfır”ligi seçtiklerine, Muhammed’i ve Kur’ân’ı inkâr etmekle cehennem ateşini tercih ettiklerine, ve kurtuluşa çıkabilmelerinin ancak İslâm’a girmekle mümkün bulunduğuna, bunu yapmadıkları takdirde “cizye”, (yâni “kafa parası”) vermelerine kadar onlara savaş açmak gerektiğine, “cizye” denen şeyin “müslümanlığı kabul etmemelerinin cezası” anlamına geldiğine, ve onları dost edinmenin “kâfirlik” sayılacağına dâir, ve bu doğrultuda daha nice hükümler vardır. Böyle olduğu içindir ki, başta Diyânet Başkanı olmak üzere tüm molla’larımız, şimdi kendilerinin de yararlandıkları uygarlığı yaratan (ve sadece bilimsel bakımdan değil fakat ahlâkiyat bakımından da emsalsiz ve rakipsiz) nice bilgin ve düşünürleri, sırf “müslüman” değil’lerdir diye, cehennemlik bilirler, ve insanlarımızı da farklı din ve inançtakilere karşı “Cihad” duygularıyla yetiştirirler.

Ve işte bu hamurla yoğurulmuş yurttaşlarımızın pek çoğunun bilinç altında yatan şey “kâfır’lere” karşı bitmeyen bir düşmanlıktır ve bu düşmanlık, İslâmcı’ların çabalariyle her gün biraz daha bu ülkeyi çağ dışılıklara itmektedir. Bundan dolayıdır ki insanlarımız, ekmek parası kazanmak ve biraz daha rahat yaşamak üzere gittikleri Batı ülkelerinde, o ülkelerin gelenek, zihniyet ve kültürlerine varıncaya kadar ne varsa, her şeylerine karşı yabancılıktan ve düşmanlıktan kurtulamazlar. “Kâfır”lere karşı böylesine sınırsız düşmanlık duygulariyle oluşturulmakta bulunan bir toplumun, Avrupa Birliği’ne girmesi nasıl mümkün olur, bilinmez! Fakat şu muhakkak ki halkımızı akılcı eğitimle yoğurup insanlar arası sevgi ve hoşgörü anlayışına ulaştırmadıkça, devamlı şekilde ve sınırsız bir süratle gelişmekte olan uygarlığa ayak uydurmamız mümkün olamayacaktır.

*

Tekrarlamak pahasına da olsa şu hususları anımsatmam yararlı olacaktır:

İslâm seriâtı, müslüman olmayanları hâkir gören, küçülten, cehennemlik bilen buyruklarla doludur. “Kur’ân’ın Eleştirisi” (üç cilt), “İslâm’a Göre Diğer Din’ler” ve “Kur’ân’daki Kitaplı’lar” adlı kitablarımda bunları sergilemeye çalıştım. Özet olarak bâzılarını belirtmek isterim:

Nisâ sûresi’nde, Kur’ân’a inanmayanların, kâfırlerin, Cehennemi boylayacaklarına dâir şu var:

“Ayetlerimize inanmayanları Cehennem ateşine atacağız. Orada derilerinin her yanıp döküldüğünde, başka derilerle değiştireceğiz. Azabı (işkenceyi) daha iyi tatsınlar diye…” (K. Nisâ sûresi, âyet 56)

Hicr sûresi’nde, Cehennem’in yedi kapısı olduğu ve her bir kapının kâfırlerden belli bir kesime âid bulunduğu yazılı:

“Ve kuşkusuz cehennem, onların hepsinin toplanacağı bir yerdir. O cehennemin yedi kapısı vardır. Her bir kapının onlardan bir kesime düşen bir bölümü bulunur” (K. Hicr sûresi, âyet 43-44)

Ayet’i yorumlayanlara göre bu bölümlerden birincisine “inanırların günahkârları” alınacaktır. İkinci bölüme Hıristiyan’lar, üçüncü bölüme Yahudi’ler, dördüncü bölüme Sâabiler, Beşinci bölüme Mecûsî’ler (ateşe tapanlar), altıncı bölüme puta tapanlar, yedinci bölüme de münafıklar gireceklerdir [Bu konuda Turan Dursun’un “Kur’ân Ansiklopedisi”, ( Cilt 4 sh. 49 ve d..) adlı kitabına bakınız]

Al-i İmran sûresi’nde Yahudilerle Hıristiyan’ların alınlarına zillet damgası vurulduğu, ve müslüman olmaları halinde bu zillet’ten kurtulabilecekleri yazılı:

“Onlar (Yahudiler ve Hıristiyanlar) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, alınlarına vurulan zillet damgasından kurtulacakları yoktur. Meğer ki, Allah’ın dinine ve müslümanların yoluna girmiş olsunlar” (Al-i İmrân sûresi, âyet 112).

Yine Kur’ân’da, Yahudi’lere daha önce İbrahim, Musa, Davud, vb…, ve Hıristiyan’lara İsa gibi, müslümanlıkla emrolunmuş peygamberler gönderildiği, onlar aracılığiyle Kitap’lar (Tevat, İncil) indirildiğî, bu kitaplarla kendilerine İslâmî buyruklar bildirildiği, fakat onların Tanrı âyet’lerini inkâr ettikleri, peygamberleri yalanladıkları, ayrılıklara düştükleri ve eğer İslâm olacak olurlarsa doğru yolu bulmuş olacakları anlatılmakta (Örneğin Bkz. Al-i İmrân sûresi, âyet 19-20; 65-78; Bakara 131-2, vb…)

Yine Kur’ân’da Yahudilerin ve Hıristiyanların yalana kulak verdikleri, durmadan haram yedikleri, kendilerine bildirilen Tanrı buyruklarına uymadıkları Muhammed’e baş eğmiyerek Tanrı’ya karşı geldikleri yazılı (Örneğin, bkz. Maide sûresi, âyet, 44-47)

Yine Muhammed’in söylemesine göre:

Yahudiler ve Hıristiyanlar, Tanrı’nın indirdiği din birliğini bozmuşlar, bu nedenle cehennemlik olmuşlardır; kurtuluşa çıkabilmek için Muhammed’i “Peygamber” bilip Kur’ân’a uymaları gerekir (Bkz. Enbiya 92-93, 107; En’âm 159; Mü’minün 53)

Ve güyâ Kıyâmet günü Allah, her müslüman’a bir Yahudi’yi ya da bir Hıristiyan’ı Cehennem fidyesi olarak verecektir;

Ve güyâ Yahudiler Havra’da, ve Hıristiyanlar Kilise’de Allah’a eş tutarak ibadet ettikleri için Tanrı’nın azabına uğramışlardır (örneğin bkz. Çin sûresi, âyet 18)

Ve guyâ Tanrı, Cehennem’deki “Muhafız Melekler” sayısını 19 olarak saptamıştır ki Yahudiler ve Hıristiyanlar Kur’ân’ın Tanrı sözleri olduğuna inansınlar diye (K. Müddessir sûresi, âyet 30-31)

Ve güyâ Tanrı yasaklarına baş eğmeyen Yahudileri Tanrı “maymun” şekline dönüştürmüştür (Bkz. Bakara 65-66; A’raf 16, 166)

Ve guyâ Tanrı, Yahudileri lânetlemek üzere:

“Bunlar (Yahudiler) Allah’ın lânetlediği kimselerdir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulumazsın…” (K. Nisâ sûresi, âyet 51-52; ayrıca bkz. âyet 46)

demiştir!

Ve guyâ Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” diyerek fitne çıkarmışlar ve bu nedenle Tanrı’nın lânetlemesine uğramışlardır (K. Maide sûresi, âyet 64)

Ve güyâ Yahudiler, kendilerine verilen Kitab’ı değişikliğe sokmak sûretiyle sapıklığı seçmişler ve can yakıcı azabı, kendi eylemleriyle satın almışlardır (Bakara 174-176; Al-i İmrân 23-26; A’raf 175-177)

Ve guyâ Yahudiler, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayıp öldürmüşler, Muhammed’i de öldürmek istemişler, bu nedenle Tanrı onları lanetlemiştir (Bakara 83,87, 90,92; Al-i İmrân 112)

Ve güyâ Yahudiler Allah’ın gazabına ve hışmına uğradıkları için, miskinliğe mahkum kılınmışlardır; İslâm olmadıkları süre boyunca kendilerine vurulan zillet damgasından kurtulamayacaklardır (Al-i İmrân 112);

Ve güyâ Yahudiler müslümanları yoldan çıkarmak isteyen kimselerdir ve sapıklığı seçmişlerdir. (Nisâ 44-45)

Ve güyâ Hıristiyanlar, yeni doğan çocukları vaftiz etmekle kâfirliği seçmişlerdir. (Bakara sûresi, 138)

Eğer bu yukardaki (ve benzerî) buyruklara inanıyor iseniz, iyi bir müslüman olduğunuzu kanıtlamış olursunuz. Yok eğer: “Hayır bu tür hükümlerin hoşgörü ile ilgisi yoktur, bunlar müslüman olmayanları (özellikle Yahudileri ve Hıristiyanları) aşağılamak için uydurulmuş şeylerdir”, derseniz, kendinizi müslümanlıktan uzak kılmış, ve dolayısiyle sınavda sıfır almış olursunuz!.

İlhan Arsel, Müslümanlık Sınavı
“Hoşgörü”, ve “İnsan Sevgisi” Konularında Bir Kaç Soru

Hazırlayan: Subat