İslam "Kelâm"ında "Allah" Aralık 09

İslam “Kelâm”ında “Allah”


İslam "Kelâm"ında "Allah"

A- Allah’ın Varlığı Nasıl Kanıtlanabilir? 

İslam düşünürlerince genellikle benimsenen bölümlemeye göre:

-“Varlığı zorunlu” olan (“Vacibu’l-Vücûd”) vardır.
-“Varlığı olsa da olur, olmasa da olur” olan (“Mümkinü’l-Vücûd”) vardır.
-“Varlığı hiç olamaz” olan (Mümteni’u’l-Vücûd”) vardır. Birinciye örnek: Allah
İkinciye örnek: Allahın dışındaki her şey.
Üçüncüye örnek: Allah’ın tersi ya da bir başka Allah (Yani Allah’ın karşıtı da, bir başka Allah da hiçbir zaman olamaz.)

Şunlar ortaya çıkıyor:

-İlle de olmak, zorunluluk (“vücûb”).
-Olabilirlik-olmayablirlik (“imkan”).
-Hiç olamazlık (“imtina”).

Bir de:

-Sonradanlık (“hudûs”) var.

İslam “Kelam”cılarına göre: “Allahın dışındaki her şey” – ki, buna “masiva” ve “alem” de deniyor – Ben “mümkinu’l-vücûd”dur yani “varlığı, olsa da olur, olmasa da olur” türdendir; hem de sonradan”dır. Çünkü “olmayabilirdi”, olması “ille de gerekli, zorunlu” değildi, ama “olmuş”, “yokken” ve “sonradan” olmuştur. Allah yaratmıştır. Allah’ın bir “hikmet”ine dayalı olarak varlık kazanmıştır. Allah istemeseydi yaratmazdı. Yani Allah için bir zorunluluk değildir bu.

İşte “Allah”ın varlığı “kanıtlanırken İslam felsefe ve Tanrıbiliminde (“kelam”ında) en çok, “alem”in (Tanrı’nın dışındaki her şeyin) bu özelliğine dayanılır. Başvurulan iki yol:

-“Âlem”in “sonradanlığı” yoluyla Allah’ın varlığını kanıtlamak.
-“Âlem”in “olması”nın da “olmaması”nın da “olabilirliği” ele alınarak Allah’ın varlığını kanıtlamak.

1- “Sonradanlık” (“Hudûs”) Yolu: 

“Âlem, ‘sonradan olma’dı (‘hadis’).

Her ‘sonradan olan’ın da bir yapıp ortaya koyanı (‘Muhdis’) vardır.

Öyleyse ‘Âlem’in de hiç yokken ‘sonradan’ ortaya koyanı vardır.

İşte bu ‘sonradan ortaya koyan’, Allah’tır.”

Yani; dağlarıyla, ırmaklarıyla, cansızı, bitkisi, hayvanı ve insanıyla bu yeryüzü, güneşi, ayı ve yıldızlarıyla şu gökyüzü, kat kat gökler, daha önce hiç yoktuysa ve meydana çıkması “sonradan”sa, bir VAREDİCİ’si, olmadan “var” olmuştur? Belli ki bir “Varedici”si vardır, işte o “Varedi-ci”, Allah’tan başkası değildir. Allah’ı kanıtlamanın bir yolu bu. “Hudus yoluyla kanıtlama” denir buna.

İyi ama, “Âlem”in, “sonradan” olmadığı, “başlangıcı”nın hiç bulunmadığı, hep öyle süregeldiği (“kadim-ezeli”) olduğu söylenemez mi?

Bunu söyleyenler de var kuşkusuz.

Evrenin “sonradan” olduğunu savunanlara karşı, bu görüşü benimseyenler evrenin bir zaman “yok”ken “sonradan” varolmuş olabileceğinin kabul edilemez olduğunu ileri sürmekteler. Felsefe-Kelam kitaplarında, bu iki kesim arasında şu tür karşılaşmalar bulunduğu görülür:

-Evren (alem), hiç yokken, “sonradan” olmuştur (“hadis”tir).

-Olamaz.

-Neden?

-Hiçbir şey “yok”tan var olamaz. Bir temeli, bir “madde”si olur da, öyle var olur. “-Bir maddesi vardır, alem o maddeden yaratılıp ortaya kondu.” dense, o zaman da: “-Peki o madde nasıl ortaya çıktı, o madde hangi şeyden hangi maddeden yaratıldı?” sorusu karşıya çıkar. Demek ki alem sonradan olmuş değildir, “kadim”dir.

-Allah’ın gücü her şeye yeter. Bir şeyi, hiçbir temeli maddesi olmaksızın yaratmaya da yetmiştir ve alemi “yoktan” yaratmıştır.

-Varsayalım ki öyle. Ama alem bir zaman “yok”ken nasıl olmuş da ve hangi şey yol açmış da “var” olmuş?

-Allah’ın “hikmet”i. Kimse “O’nun hikmeti”ni bilemez.

-Varsayalım ki, alem bir zaman “yok”ken, bir “neden”i, “hikmet”i olmuş da “var” olmuş. “Nedenlerin nedeni” ve var olması için gerekli olan her şey bulunduğunda zorunlu olarak var olmuştur, ilk ve asıl neden, Allah’tır. Ama Allah, “ezeli”dir. Âlem de O’nun eseri olduğuna göre, alem için de “ezelidir” demek gerekiyor. Çünkü alemin meydana gelmesi için “gerekli olan her şey ve bütün neden (el illetü’t-tamme)” bulunsun da alem meydana gelmesin; düşünülemez. “Her şeyin ve bütün neden”in bulunduğunda daha “zaman” yoktur, ezelilik vardır, “İlk Neden”in, “Nedenler Nedeni”nin, tümüyle “zamansız, öncesiz, ezeli” olduğu kabul edildiğine göre, o sırada ortaya konulması, yaratılması gereken alemin de başlangıçsız, öncesiz, zamansız (kadim) olması gerekir. Bu durumda evren için “sonradan olmadır” nasıl diyebiliyorsunuz?

-İlk Neden (Yaratıcı), “ezel”de, evreni yaratıp ortaya koymak dilerken “O’nun iradesi”, evrenin zaman içinde ve falanca zamanda meydana gelmesini sonuçlandıracak biçimde gerçekleşmiş olabilir. Yani Allah, “-Âlem zaman içinde (falanca zaman) meydana gelsin!” demiş olabilir. O, dilediği zamanı seçmekte “özgür”dür (“muhtar”).

Tartışmalar böyle sürüp gider.

Konu için “kelam” kitaplarına (örneğin Celalüddin Devvani, istanbul, 1316, c.l., s. 47,165) bakınız.

Evrenin “sonradan” (“hadis”) olduğunu kanıtlama çabasına girişilirken çok çeşitli biçimlerin sergilendiği görülür. Örnek:

Bakılır ki, gözle görülen, duyuların herhangi biriyle algılanan cisimleri, bu cisimlerin aldığı biçimleri, gelip geçici durumların önce yokken sonradan ortaya çıkmaktalar, yıpranmaktalar, değişmekteler, yokolmak-talar. Bütün bunlar, varlıklarının “sonradan” ve bir “yaratma ürünü” olduğunu gösterir. Yaratan’sa Allah’tır.

Evren her şeyiyle birlikte değişmektedir. Değişken dansa “öncesiz'” ve “sonrasız” olamaz. Öyleyse evren (alem) de “öncesiz ve sonrasız” değildir, bir “illet”in, bir “tam neden”in sonucudur. Nedenler Nedeni’yse Allah’tır.

İbrahim Peygamber, En’am Suresinin 74. ve onu izleyen ayetlerinde anlatıldığı gibi, “yıldız”ı görmüş, “Tanrı’m” demiş sonra vazgeçmiş. “Ay”ı görmüş “Tanrı’m” demiş, sonra vazgeçmiş, “Güneş”i görmüş “Tanrı’m” demiş, yine vazgeçmiş. Bunlara “Tanrı” demekten neden vazgeçmiş? Bunların “ufûl” ettiklerini “kayıp gittikleri”ni, yani “değişir” olduklarını görmüş de ondan. Neden ki, Allah değişmez. Değişen de Allah olamaz. Çünkü değişen “sonradan” olmadır. Allah’sa “öncesiz” ve “son-rasız”dır. Allah için, böyle olmaktan başka türlüsü düşünülemez.

Özet olarak ve genellikle böyle anlatılır. (Bkz. Seyyid Şerif Cürcani, Şerhu’l-Mevakıf; Celaluddin Devvani ve öteki kelam kitapları. Ayrıca bkz. Bekir Topaloğlu, Allah’ın Varlığı, Diyanet yayınları.)

2-Olabilirlik-Olmayabilirlik (İmkan) Yolu:

Âlem için: “-İlle de olması gerekiyordu, zorunluydu”denemez. Ne var olması için, ne de var olmaması için “olamaz” denir. Yani, var da olabilir, yok da olabilir. Böyle olunca da, “olması” için bir zorunluluk yokken olduğuna göre, varlığını sonuçlandıran bir “illet”, bir “Tam Neden” olma-lı-dır. Bir ortaya koyan bulunmalıdır. İşte bu Neden, “Nedenler Nedeni”, Allah’tır. Yani, Allah olmasaydı, alem, durup dururken “var” olamazdı.

Kelam kitaplarında şöyle denir:

-Âlem mümkin’dir (yani olması da olmaması da zorunlu ya da imkansız değildir). Böyle olan her şey için bir “imkan veren” vardır. Demek ki aleme de imkan veren, varlık veren vardır. İşte O, Allah’tır. Allah’ın kendisi için böyle bir şey söz konusu olamaz. Yani: “-Allah’ı da var eden bulunmalıydı.” denemez. Çünkü Allah’ın varlığı kendilidedir ve yokluğu “muhal”dir, düşünülemez.

3- Başka Yollar: 

Allah’ın varlığını kanıtlamak için çok çeşitli yollar ileri sürülür. Bu yollardan kimi karmaşıktır, “felsefe”nin etkisiyle ve felsefeyi dinsel kavranılan savunmada kullanma çabalarıyla geliştirilmiş, sıradan halkın kolayca kavrayamayacağı biçimlerde kalıplaştırılmıştır. Kimiyse, düzdür, sıradan halkın kolayca anlayabileceği türdendir. Karmaşık yollarla Allah’ı kanıtlama çabalan, “kelam” kitaplarını doldurmuştur. Sayısız kapısı olan, kapılan tek tek açılıp içine girildikten sonra çıkış kapısının nerede olduğu bilinemeyen, şaşırılıp kalınan büyük bir binanın durumuna dönüştürülmüştür. Ünlü tasavvufçu Muhyiddin İbnü’l-Arabi (ölm. 1240) bile, evrendeki hiçbir şeyle, “Allah”ın Kendisini dile getiren bir anlatımın ortaya konamayacağını belirttiği halde, söz konusu karmaşık yola girişmekten kendini alamamakta, “Vacib”i, yani “Allah”ı “is-bat” için 5 yoldan sözetmekte, birincide “varlık” demek olan “VÜ-CUD”u, ikincide “Akl”ı, üçüncüde çeşitli anlamları yanında “Kendi” demek olan “NEFS”i, “NEFES”i, dördüncüde, “CİSM”i ve beşincide “varlığını başkasına, bir cisimle bağlı olarak sürdüren, kendi başına var olamayan” renk, koku, tat… gibi şeylere ad olarak verilen “ARAZ”ı ele olarak Allah’ın varlığını kanıtlama çabasını göstermekte. (Bkz. Muhyiddin İbnu’l-Arabi, el BulğaFi’l-Hikme, İstanbul, 1969, yayın. Nihat Keklik, varak 121-130.)

Allah’ın, varlığını kanıtlama konusunda genellikle karmaşık olmayan, düz yol seçilir. Şöyle:

-“Şu göklere, yıldızlara, şu yeryüzüne, dağlara, (aşlara, ağaçlara, çeşitli bitkilere, hayvanlara, insanlara, şu insandaki yapıya, şu yapının işleyişine, düzenine, şu renklere, şu uyuma, şu dengeye, şu şaşılasılıklara… bakın. Bunlar kendiliğinden olabilir mi? Bunları Yaralan, ortaya koyan vardır. Her yapının bir ustası olduğu gibi. İşte O, Allah’tır.”

“-Evreni, düzenini, yapısını yarattıktan sonra, bu düzeni ve varlığı sürdüren gücün varlığı apaçık ortada. Yoksa gelişen, değişen biçim ve durumlar akışında her şey nasıl dengede durabilir?”

Bu ve benzeri anlatışlarla dile getirilen Allah’ın varlığı

Allah’ın varlığını kanıtlama çabaları, tarih boyunca süregelmiştir. Yahudi, Hıristiyan ve İslam Tanrıbilimcileri, çağa, düşünsel gelişmelere göre çeşitli yollar önermişlerdir. Yahudi Tanrıbilimcilerle, Müslüman Tanrıbilimciler eski felsefe ve mantıktan alabildiğince, benzer nitelikte yararlanmışlardır bu konuda. (Yahudi Tanrıbilimcilerinden en önde gelen ve 1135-1205 yıllarında yaşamış bulunan Musa ibn Meymun’un bu alandaki çabası için bkz. Delaletü’l-Hairin, yay. Hüseyin Atay, s. 231-273 ve öt.)

B- Allah’ın Kendisini Olduğu Gibi (Künhünü) Bilip Kavramak Mümkün mü? 

Soru, daha kısa olarak şöyle de sorulabilir:

-Allah, tam olarak bilinebilir mi?

Bu soruya, genellikle verilen karşılık: “-Hayır!”dır.

Kur’an yorumcuları, En’am Suresinin 91. ayetindeki: “Onlar, Allah’ı yeterince değerlendiremediler” anlamındaki anlatımı, “-Allah’ı yeterince bilemediler.” biçiminde yorumlayanlar bulunduğunu aktarırlar. Örneğin ayete, bu anlamı vermekte. (Bkz. F. Razi, c., 1., s. 72.) Tasavvuf kitaplarında, “-Subhan’sın (Yüce’sin) Tanrı’m! Seni yeterince bilemedik!” anlamında bir hadis aktarılır. Celalüddin Devvani’nin “Adudiyye” şehrinde bu hadis ve “Allah’ın nimetleri üzerinde düşünün, ama kendisi hakkında düşünmeyin, çünkü siz O’nu tam anlamıyla bilemezsiniz!” anlamındaki hadis aktarıldıktan sonra ilk dizesi Ebubekir’e, ikinci dizesi Ali’ye ait olduğu bildirilen şu anlamdaki “beyt”e yer verilir:

-“O’nun tam kavranılamayacağını kavramak, O’nu kavramaktır. O’nun ‘Zatı’ının sırrı’ndan söz etmekse, O’na ortak koşmaktır (şirk)”.

(Devvani-Gelenbevi, İstanbul, 1316, c.l, s.176-177.)

Devvani, Allah’ı “künhü”yle, yani olduğu gibi tam anlamıyla bilmenin, kimilerine göre, “hiç gerçekleşmemiş” olduğunu, kimilerine göre de bunun gerçekleşmesinin “mümkün olmayacağını yazar, ikinci görüşü savunanlar arasında “Hüccetü’l-İslam”ı ve “İmamu’l-Haremeyn”i de gösterir. (Bkz. Devvani, aynı kitap, s. 173-175.)

C- Allah’ın Sıfatları Üstüne Tartışmalar: 

Allah’ın “sıfat”lan konusunda, “felsefeciler”in görüşleri ayrı, “ke-lamcılar”ınki ayrı, “kelamcılar”dan da “Sünnet Ehli”nden olanlarınki ayrı, “Mutezile”ninki ayrı, “Sünnet Ehli”nden de “Matüridiler”inki ayrı, “Eş’ariler”inki ayrı olarak aktarılır. Ne var ki, aktarmalar da (rivayetler) hep aynı değildir. Kimlerin hangi görüşte olduklarını falanca “akaid” ki- tabı ayrı aktarır, filanca kitap ayrı biçimde aktarır. “Asıl (temel) me-tin”lerde bir türlü aktarma ve açıklama yer alırken, bunların “şeriY’lerin-de, “haşiyelerinde, yani başkaları tarafından düşülen notlarda ve açıklamalarda karşı çıkışların ve başka tür bilgilerin yer aldığı görülür. Kısacası, kimin hangi görüşte olduğunu kesin ve net olarak söylemek kolay olmamakta. Kelam kitapları, bu alandaki tartışmalarla dolup taşmakta.

Celalüddin Devvani’nin “Adudiyye” şehrinden:

“Kelamcılarla bilgeler (felsefeciler) arasında, Allah’ın ‘Âlim (Bilen)’ ‘Kadir (Güçlü)’ ‘Mürid (Dileyen)’ ‘Mütekellim (Konuşan)” olduğu ve öteki nitelikleri de böyle taşıdığı konusunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Yalnızca şu noktalarda görüş ayrılıkları var:

-Allah’ın sıfatlan Kendisi’nin aynı mıdır?
-Allah’ın sıfatlan Kendisi’nin dışında mıdır (‘Gayrı mıdır’)?
-Yoksa, sıfatlar, Allah’ın ne aynı, ne de kendisi’nin dışında mıdır?

Mutezile ile felsefeciler birinci görüşte, kelamcıların cumhuru (çoğunluğu) ikinci görüşte, Eş’ari de üçüncü görüştedir.” (Arapçasından aynen çevrilmiştir. Bkz. Devvani-Gelenbevi, İstanbul, 1316, c. 1., s. 259,260.) Bu şehre not düşen (haşiye) Gelenbevi (Gelenbe’li İsmail, ölm. 1790) ise, “Kelamcıların cumhuru”nun ikinci görüşte olmadıklarını, yalnızca “Eşari’ler”in de üçüncü görüşte bulunmadıklarını, gerçekte “Eş’ari’-ler”in de “Maturidi’ler”in de üçüncü görüşü paylaştıklarını belirtir. (Bkz. Devvani-Gelenbevi, c. l., s. 261.) Mercani de bir not düşüyor, o da “Mutezile” ile “Felsefeciler”in aynı görüşte oldukları yolundaki açıklamaya karşı çıkıyor. “Mutezile’yle aynı görüşü paylaşan Hasan el Basri’den başlayarak ortaya çıkan ‘Sonuncular’dır (Müteahhirin). ” diyer. (Bkz. Devvani-Gelenbevi-Mercani, c. 1., s. 260.)

Ünlü “Emali” adlı kitabın yazan Siracuddin Ali de (ölm. 1173) iki “beyt”in de şöyle der:

“Allah’ın sıfatlan, Zat’ının (Kendisinin) aynı değildir. Kendisinden başka ve ayrı da değildir. Zat’ından (Kendisinden) ve işlerinden dolayı olan sıfatlarının tümü de KADİM’dir (önceleri ve sonraları yoktur) ve son bulmaktan uzaktır.”

“Sünnet Ehli’nin görüşü: Allah’ın sıfatlan, kendisinin ne aynıdır, ne de başkasıdır. Bilgelerin (felsefecilerin) görüşü: Allah’ın sıfatlan, kendisinin aynıdır. Mutezile’nin görüşü: Allah’ın sıfatları, kendisinden başkadır. İbn Cemaa da böyle açıklar. Mutezi’leden ünlü aktarılışa göreyse, bu mezheb, Allah’ın sıfatlarını hiç kabul etmemektedirler…” (Ali el Kari, Şerhu’l-Emali, istanbul, 1985, Arapça, s. 20.)

Demek ki, “Allah’ın sıfatlan” olduğunu benimseyenlerden kimilerine göre bu sıfatlar Tanrı’nın kendisinden başka değildir, kendisinin aynıdır, kimilerine göre Tanrı’nın kendisi başkadır, sıfatlan başkadır; kimilerine göreyse, sıfatlar için ne “Allah’ın kendisinin aynıdır”, ne de “Allah’ın kendisinden başkadır” denebilir. Sünnet Ehli’nin genellikle benimsediği görülen görüş sonuncu görüştür.

Peki nelerdir Allah’ın sıfatları?

Sıfatlardan kimi, Allah’ın “Zat”ından (Kendinden) dolayıdır, bunlara “Zati Sıfatlar (Sıfat-ı Zatiyye)” denir. Kimileri de “iş”lerinden dolayıdır, bunlara da “Sıfat-ı Fi’liyye)” denir:

1- Allah’ın Zati Sıfatları: 

Bu sıfatlardan biriyle Allah’ın varlığı, dile getirilir: “Vücûd”. Anlamı: Varlık. Allah, “Vacibu’l-Vücûd”dur. Yani, “var olmaması düşünüleme-yen, var olması zorunlu, varlığı kendinden olan”dır. Öteki sıfatların da kimileriyle Allah’ın “ne olmadığı” dile getirilir. Bunlara “Selbi (olumsuzluklu) sıfatlar (Sıfat-ı Selbiyye)” denir. Kimile-riyse Allah’ın “ne olduğu”nu dile getirir. Bunlara da “Sübûti (olumluluk-lu) sıfatlar (Sıfat-ı Subûtiyye)” denir.

a) Selbi Sıfatlar: 

Şunlar olarak bilinir:

-KIDEM: Öncesi olmamak. Allah’ın, “Kadim”dir. Yani “öncesi olmayan” bir varlıktır.

-BEKA: Sonrası olmamak. Allah, “Baki”dir. Yani, “sonu, sonrası olmayan” bir varlıktır.

-KIYAM Bİ NEFSlHİ: Kendininkine yeterli olup var olmak için bir başkasına bir yere dayanma gereksinimi olmamak. Allah, “yeri-yurdu ve dayanağı olmayan” bir varlıktır.

-VAHDÂNİYYET: Bir-Tek olmak. Allah “hiçbir şeyi başkasıyla paylaşmayan ortağı olmayan” bir varlıktır.

-MUHALEFETUN LİL HAVÂDlS: Sonradan olanlara, yamuklara, benzer nitelikte olmak. Allah “Kendisinin dışındakilere hiçbir biçimde benzemeyen” bir varlıktır.

b) Subuti Sıfatlar: 

Bunlar da şöyle yedi olarak sayılır:

-HAYAT: Diri olmak. Allah, “Hayy”dır, yani “Diri”dir.
-İLİM: Bilmek. Allah, “Alim”dir, yani “Bilen”dir.
-SEMİ: İşitmek. Allah, “Semi”dir, yani “İşitici”dir.
-BASAR: Görmek. Allah, “Basir”dir. Yani: “Gören”dir.
-İRADE: Dilemek. Allah, “Mürid”dir. Yani “Dileyen”dir.
-KUDRET: Güç. Allah, “Kadir”dir. Yani “Güçlü”dür.
-KELÂM: Konuşmak, söz söylemek, söz. Allah, “Mütekellim”dir. Yani “Konuşan”dır.

Allah’ ın Bilgisinin Genişliği ve Değişmezliği:

-Allah’ın bilmesi nasıldır?

Bu soruya nasıl karşılık verilmesi gerektiği, önce “kelamcılar”la “felsefeciler” arasında, sonra da “kelamcılar”ın birbirleri arasında tartışmalıdır, ilgili kitaplarda, oldukça geniş bir yer tutagelmiştir bu tartışma.

151

Anlamı:
Görmez misin ki, Allah, göklerde olanları da, yerde olardan da bilir. (Mücadele Suresi, ayet: 7.)

152

Anlamı:
(Diyanet’in)
Allah, her dişinin rahminde taşıdığını, rahimlerin düşürdüğünü ve alıkoyduğunu bilir. O’nun katında her şey, bir ölçüye göredir. Görüleni de, görülmeyeni de bilen, yücelerin yücesi olan Allah’a göre, aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek gizlenip gündüzün ortaya çıkan arasında fark yoktur. (Ra’d Suresi, ayet: 8-10.)

Allah’ın “görüleni de görülmeyeni de bildiği” şu ayetlerde de bildirilir: En’am: 73; Tevbe: 94, 105; Mü’minûn: 92; Secde: 6; Zümer: 46; Haşr: 22; Cum’a: 8; Teğabün: 18.)

“Görülen”, “şehadet”, “görülmeyen” de “ğayb” sözcüğüyle yer alıyor ayetlerde. “Şehadet”in sözlük anlamı “hazır olmak”tır, ama burada “hazırda olan” anlamındadır. Yani Allah, “hazırda olanı da olmayanı da bilir.”

153

Anlamı
(Diyanet’in)
Ey Muhammed! Ne iş yaparsan yap, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku, ey insanlar, ne yaparsanız, yaptıklarınıza daldığınız anda, mutlaka biz sizi görürüz. Yerde ve gökte hiçbir zerre Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü şüphesiz apaçık bir kitap’tadır. (Yunus Suresi, ayet: 61.)

154

Anlamı: 
(Diyanet’in)
Kıyamet saatini bilmek, ancak Allah’a mahsustur. Yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir, kimse yarın ne yapacağını bilmez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah, şüphesiz, Bilen’dir, her şeyden Haberdar’dır.(Lokman Suresi, ayet 34.)

Allah’ın her şeyi “bildiği”, başka ayetlerde, ayrıca hadislerde de açık olarak anlatılır.

Öyleyken islam düşünce dünyasında Allah’ın “bilgi”si, “nasıl” ve “ne genişlikte” olduğu üzerinde çok durulduğu ve tartışıldığı görülür.

-“Allah, evrendeki ayrıntıları da bilir mi?”

“Felsefecilerden (İslam felsefecileri de içinde), ünlü karşılığa göre:

-“Hayır!”

Aktarılagelen odur ki, felsefecilere göre, de “Allah, her şeyi bilir.” Ama Allah’ın “bilgi”si geneldir, “tümel”dir (“külli”). Allah, her şeyi genel ve bir BÜTÜN olarak bilir. “Maddi cüz”iyyat” denen “nesnel ayrıntılar”!, tek tek ayrıntılar biçiminde (ala vechi’l-cüz’i) bilmez. Çünkü bilmiş olsa, Allah’ın “bilgi”sinde “değişme” ölür. Oysa “değişme”, Allah’ın kendisi için nasıl söz konusu olamazsa, “bilgi”si için de söz konusu olamaz. Kitaplarda örnek de veriliyor: Varsayalım ki Ahmet bir yerde bulunduktan sonra çıkmıştır. Ahmet o yerde bulunurken, Allah onu orada biliyordur. Ahmet oradan çıktıktan sonra da Allah onu orada var bilmiş olsa, bu “yanlış bir bilgi”, daha doğrusu “bilgisizlik” olur. Çünkü Ahmet artık orada değildir. Oradan çıktıktan sonra Allah, Ahmet’in orada bulunmadığını bilmiş olsa bu kez de Allah’ın bilgisi değişmiş olur.

Allah için ne “bilgisizlik” ne de bilgisinde bir “değişme” söz konusu olabilir, öyleyse, Allah’ın bilgisi, Ahmed”in falanca yere falanca zaman girmesi, filanca zaman çıkması, Mehmed’in filanca zaman filanca durumda bulunması gibi ayrıntılı ve zamanlı olayları, durumları tek tek içine almaz. Felsefecilerin, işte bu görüşte oldukları aktarılır. Ama kelamcılar arasında, felsefecilerin ne dedikleri, ne demek istedikleri konusunda da tam bir anlaşma bulunduğunu söylemek güçtür. (Bkz. Devvani-Gelenbevi-Mercani-Hal-hali, İstanbul, 1316, c., 2., s. 5 – 75.) Geniş bir bilgi için ayrıca Şerhu Mevakıf’a da bkz.)

Kelamcılara göre, Allah, her şeyi bütününü ve parçalarım, en küçük ayrıntıları da içini alacak biçimde “BİLİR”. Ancak, Sünnet Ehli’nin genellikle benimsediği görüşe göre, Allah, “bilgi (ilim)” sıfatıyla, Mutezile görüşüne göreyse “Zat”ıyla bilir. (Kelam kitaplarına bkz.)

Allah’ın “görmesi” ve “işitmesi”yle ilgili görüşler de ayrı çerçevede.

Allah’ın Dilemesi (“irade”si) 

Mutezile görüşüne göre Allah, insanlar için “kötü (şer)” şeyleri dilemez. Dilediklerinin hepsi “iyi”dir (hayr). Bu “zorunlu”dur da. Sünnet Ehli’nin benimsediği genel görüşe göreyse Allah, “iyi” şeyleri dilediği gibi, “kötü” şeyleri de diler. “Kul”da kazanma” (kesb), Allah’ta da “yaratma” söz konusudur. İyiyi de, kötüyü de sevaplı şeyleri de, günahlı şeyleri de “yaratan” Allah’tır. “Kazanan”sa, “kul”. (Akaid kitaplarına bkz.)

Allah’ ın Konuşması

-Allah nasıl konuşur?

-Ve Allah’la nasıl konuşulur?

Anlamı:
(Diyanet’in)
Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğine vahyeder. Doğrusu O, Yüce’dir. Hakim’dir. (Şûra Suresi, ayet: 51.)

Tirmizi’de ve ibn Mace’de yer alan bir hadis:

Cabir ibn Abdullah anlatıyor. Peygamberle Cabir arasında şöyle bir konuşma geçer:

-Ne o Cabir, seni üzgün görüyorum.

-Babam şehid oldu ey Tanrı Elçisi. Uhud savaşında öldürüldü. Arkasında da kan, çoluk,çocuk ve bir sürü borç bıraktı!

-Babanın Allah’a nasıl kavuşup nasıl konuştuğu müjdesini vereyim mi?

-Evet!

-Allah, hiçbir insanla perde arkasının dışında konuşmuş değildir. Ama senin babanla arada hiçbir perde olmaksızın konuştu. Babana: “-Kulum! İste, ne istersen vereyim!” dedi. Baban da: “-Beni diriltmiş olsan, ikinci kez senin uğrunda şehid olurum.” deyince Allah şu karşılığı verdi: “-bir daha oraya (dünyaya) döndürülemeyeceğine ilişkin söz verdim.” Baban la şöyle dedi: “Öyleyse Tanrı’m! Arkamda bıraktıklarıma bunu bildir!” Tirmizi, c. 5, s. 230-231, hadis no: 3010; İbn Mace, c. l, s. 68, hadis no: 190, c. 2, s. 936, hadis no: 2800.)

155

Anlamı:
Ve Allah, Musa ile bir konuşma yapıp konuştu. (Nisa Suresi, ayet 164.)

Allah’ın Musa Peygamberle konuştuğu şu ayetlerde de anlatılır: A’raf: 143; 144.

Bir hadis:

“Allah, ‘görünmesi’yle, ‘konuşması’nı, Muhammed ile Musa arasında paylaştırdı: (Yani Muhammed’e göründü, Musa ile de konuştu.) Musa ile iki kez konuştu. Muhammed’e de iki kez kendini gösterdi.” (Tirmizi, Tefsir/54, c. 5., s.’ 394, hadis no: 3278.)

156

Anlamı:
…”Allah’ın sözü”nü değiştirmek isterler. (Feth Suresi, ayet: 15.)

Kur’an’da Allah’ın gönderdiği “kitab’lardaki sözler “Kelamu’llah (Allah’ın sözü)” diye nitelenir.

İşte “Allah’ın konuşması” böyle,

Kelamcılardan Mutezile’nin görüşüne göre, Allah’ın ko-nuşması,”sözlerini, konuştuğu kimsede yaratması” biçiminde olur.

-Bir “Allah kelamı” olarak kabul edilen Kur’an, Allah’ın Kendisi gibi “Kadim” (öncesiz) mi, “yaratılma” (mahluk) ve “sonradan olma” (hadis) mı?

Sünnet Ehli genellikle birinci görüşü paylaşırlar. Ama “Hanbeliler”in dışında kalan kesimin görüşüne göre, “Allah’ın kelamı”ndan “kadim” olan, “ses ve harfler” değildir, özüdür, içeriğidir. Bu içeriğe “nefsi kelam” denir. İnsanlarda da bu vardır, insanın söyledikleri “ses ve harfler” biçimini almadan, önce kafasında bir düşünce bir tasarım biçiminde vardır. Allah’ın özlerinin de insanlara iletilen “ses ve harfler”in ötesinde, bu ses ve harflerin dile getirdiği bir özü, içeriği vardır. Aktarılagel-diğine göre, Hanbeli’ler, Kur’an’ın, “ses ve harfler” biçimindeki kesiminin de “kadim” olduğunu “yaratma (mahlûk)” olamayacağını savunurlar. Sünnet Ehli’nin dışında kalan Mutezile mezhebinden olanlarsa “Allah’ın kelamı”na, Kur’an “ses ve harfler” biçimini aldığı zaman ancak “Allah’ın kelamı, Kur’an” denir, o da tümüyle “yaratılma”dır. (Allah’ın yarattıkları arasındadır.)

“Kur’an yaratılmadır, değildir” tartışması geçmişte, özellikle Abbasiler, özellikle Halife Me’mun (halifeliği: 813-833) döneminde çok geniş boyutlara ulaşmış kavgalara ve çok üzücü durumlara yol-açmıştır. Bilindiği gibi, Me’mun’u, Mutezile görüşlüler kendi kesimlerine çekmeyi başarmışlardı. Me’mun da Mutezile görüşünü herkese benimsetmek için 827 de, Kur’an’ın, “yaratılma (mahluk)” olduğunu kabul eden bir ferman çıkartıp yaymıştı. Bu görüşü kabul etmeyen de çok katı tutum göstermişti. Hanbeli mezhebinin başı, imamı olan Ahmed İbn Hanbel de bu görüşü kabul etmeyenler arasında bulunuyordu. (Bkz. Doç. Dr. Bahriye Üçok, Emeviler-Abbasiler, Ankara 1979, s. 115.) Ve aktarıldığına göre Ahmed ibn Hanbel bu yüzden, çok kötü işkenceler görmüştü. Konu için ayrıca bkz. “Kur’an”.

2-Allah’ın “Fili Sıfatlar”ı:

-TEVKİN: Yaratmak. Allah, “Mükevvin, Halik, Bari”dir, yani “Yaratıcı”dır.

Allah’ın ne yaptığı, ne yapar olduğu, neler yapacağı ve yapabileceği üstüne Kur’an’da ve hadislerde çokça açıklamalar vardır. Ancak, Allah’ın bütün işlerini islam Tanrıbilimcileri, tek bir kavramda, “yaratmak” demek olan “tekvin”de toplamaktalar. Ne var ki, kelamcılar, “tekvin” konusunda da aynı görüşte birleşmiş değiller. Konu için bkz. “Yaratmak”.

Turan Dursun, “Allah”,
Bölüm V: İslam “Kelâm”ında “Allah”