turan-dursun-allah Kasım 28

Allah Adının Arapça Olup Olmadığı Konusundaki Görüşler


I

“ALLAH”

(Tefsirlerden: ) “Gerçek Ma’bûd”, “En Yüce ve Mukaddes varlığın, başkasının ortak olamayacağı özel adı.” “Tanrısal niteliklerin,tümünü kendinde bulunduran, varlığı kendinden olan, Tek Gerçek varlığın, Tek Tanrı’nın adı.”

Anlamı: Göklerin, yerin Ve bu ikisinin arasında bulunanların Tanrısı’dır. (Rabb). Öyleyse O’na kulluk et. Ve O’na olan ibadette kesinti yapma, O’na bir “adaş” (“semiyy”) bilir misin? (Meryem Suresi, ayet: 65.)

Açıklama: “Allah” adının özel ad olduğuna ve bu adda başkalarının ortak olamayacağına kanıt olarak gösterilenler arasında bu ayet de bulunmakta. (Aşağıya bkz.)

“ALLAH” ADININ ARAPÇA OLUP OLMADIĞI KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERA- “Allah adının başka dillerden Arapçaya geçtiği yolundaki görüş

Kimilerine göre, “Allah”, Arapça değildir. “İbranca” ya da “Süryanca”dır. (Bkz. Razi, e’t-Tefsiru’1-Kebir, c.l. s. 163.)

İslam Ansiklopedisi’nde “Allah”ın sözcük olarak aslının “Aramice” ve “Alaha” olduğunu söyleyenler bulunduğu yazılı. (Bkz. “Allah” maddesi.)

“Süryanca”, “Aramca”nın bir dalı olarak kabul edilir. Süryani tarihini yazan Aziz Günel de “Allah”ın Süryanca olduğunu yazıyor. (Günel’in yazdığına göre, “Allah”ın sözcük olarak aslı, Süryanca’daki “Aloho”dur. (Bkz. Aziz Günel, Türk Süryaniler Tarihi, Diyarbakır, 1970, s. 46)

Tevrat’ın İbranca’sında da “Allah” adının “Elah” (tekil) ve “Elahim” (çoğul) olarak yer aldığı görülmekte. Ancak “Elahim” çoğulken tekil anlamında, yani Tek Allah karşılığında kullanılmakta. Yahudiliğin ikinci kurucusu sayılan ünlü Yahudi düşünür Musa İbn Meymun (1135-1205) da, böyle yer verip kullanmakta. (Örneğin bkz. İbn Meymun’un ünlü kitabı: “Delaletü’l-Hairin”, yay. Hüseyin Atay, s. 27, not: 258, s. 29, not: 294,296.)

“Allah”ın ve “ilah”ın, tüm Sami dillerinde yer alan ve “tanrı”, “baştanrı” anlamı verilen “El” ya da “il” ilişkili olduğu ileri sürülür. Taberi’nin “Camiu’l-Beyan Fi Tefsiri’l-Kur’an” adlı ünlü tefsirinde de belirtildiği gibi birçok islam büyüğünün görüşüne göre, Cebrail’de, Mikail’de, İsrafil’de, Azrail’de… bulunan “il (ya da el)” “Tanrı (Allah)” anlamına gelmektedir. “Cebr”, “kul” demek olan “abd” ; “Mika” da “kul -cuk (küçük kul)” demek olan “ubeyd” anlamındadır. Onun için “Cebrail “Tanrı’nın kulu” demek olan “Abdullah”; “Mikail” de “Tanrı’nın kulcuğu” demek olan “Ubeydullah” ile eş anlamlıdır. Bu görüşte olanların adları arasında, İbn Abbas, Abdullah İbn Hars, İkrime, Ali İbn Huseyn gibi adların da bulunduğu görülmekte. Dahası: Ebubekir’in de (Halife), “İl”i “Allah” anlamında kullanmakta. “Yalancı Peygamber Müseylime”nin yandaşlarına: “-Yazık size nasıl bir inanca kapılıyorsunuz! Tanrı’ya antiçerek söylerim ki ‘Tanrı’dandır’ diye ileri sürülen bu sözler ‘İL’den (yani Allah’tan) gelme değildir…” dediği aktarılmakta, “il”in ibranca olduğu ileri sürülüyor. Abdullah İbn Hars bu görüşte olanlardan. (Tüm bunlar için bkz. Taberi, tefsir, c.l, s. 346-347.)

Fahruddin Razi’nin tefsirinden (Arapçasından Türkçe’ye olduğu gibi aktarılmıştır):

“-Kimilerine göre, CİBRİL’in anlamı ‘ABDULLAH’dır. Çünkü ‘CİBR’, ‘abd’; ‘İL’ de ‘ALLAH’ demektir. Mikail de ‘Abdullah’ demektir. İbn Abbas ve ilim ehlinden bir topluluğun görüşü de budur. Bununla birlikte Ebu Ali e’s-Sûsi’ye göre bu görüş iki nedenle doğru değildir: Birincisi: Allah’ın adları arasında ‘İL’ diye bir ad bulunmamakta. İkincisi: Eğer Cebrail ve Mikail’deki “İL”, “Allah” anlamına gelseydi sözcüğün sonu ‘mecrur’ (esre) olurdu.” (Bkz. Razi, c.3, s. 196.) Razi’nin tefsirinde, aynı sayfada, Ebu Ali’ye cevap verildiği görülüyor: “-‘Cibr’ ve ‘İL’ Arapça olsalardı Ebu Ali e’s-sûsi’nin dediği doğru olabilirdi. Ama bunlar (Cibr ve İl) İbranca’dırlar. İbranca dilindeyse, ad tamlaması (izafet), adın meksur (esre) olmasını gerektirmez.” (Bkz. Aynı sayfa, not:l.)

Celaluddin Süyûti de, el İtkan Fi Ulûmi’l-Kur’an adlı ve temel kaynaklardan olan kitabında, “Kur’an Arapça olmayan sözcükler”e ayırdığı bölümde, “İl” sözcüğü için İbn Cinni’nin: “-Nabatça’da Allah’ın adıdır.” dediğini aktarıyor.

Yukarıda verilen bilgilere göre, “Allah” adıyla çeşitli “Sami” toplumlarının dillerinde “Allah” anlamında yer alan “Alaha”, “Elah”, “Ela-him (ya da Elohim),” “Aloho” ve “İl (ya da El)” sözcükleri çok yakından ilişkilidir. Dahası, yukarıda açıklama ve yorumlara göre tümünün kökü aynıdır. Ve bu açıklamalara bu yorumlara göre, “Allah sözcük olarak, Arapça olmayan bir kökten gelmektedir” denebilir. Dahası, bunu, kesin bir yargı olarak ileri sürenler vardır.

Eski “yazıt”lar, yazıtlardan sağlanan bilgiler ne diyor acaba? Tarih öncesinde de “Allah” sözcüğü, ya da aynı anlamda ve aynı kökten olduğu ileri sürülen öteki sözcükler var mıydı?

Muhammed Abdulmuid Han’ın kitabından ilgili bir bölümün bir parçasını Arapça’sından dilimize olduğu gibi çevirelim:

“-Devidson bir ‘makale’sinde şöyle der: ‘-Herhalde, EL, ELAHİM, SHADDAİ ve YEHWEH adları, tarih öncesinde de kullanılıyordu. Kapalı ve bilinmeyen anlamlarda..’ İleri sürüldüğüne göre: (İl), bir çok yazıtta bulunmuştur. Bilginler, ‘VEHEBÜ’L-EL (Tanrı armağanı)’, ‘AB-DUL’-EL (Tanrı kulu), ‘ZEYDULLAH (Tanrı’nın Zeyd’i) ve ‘ABDULLAH (TANRI’NIN KULU)’ adlarına, ‘Safa Yazıtları’nda rastlamışlardır. Nabatça yazıtlarda, ALLAH ya da HALLAH adları, özel ad gibi yer almamakta, her yerde put adlarından biriyle geçmekte. Yalnızca Safa yazıtlarında ALLAH tek başına yer almış bulunmakta. Wellhausen diyor ki: -Herhalde Araplar, tıpkı Nabatlar gibi, putlarından her birine ALLAH lakabını veriyorlardı. Başlangıçta lakap olarak kullanılan Allah sözcüğü, sonraları, En Büyük Tanrı’nın adı oluvermiştir.’ Kimi incelemeciler de, Allah sözcüğünün, şiddet ve güç anlamını içeren bir İbranca sözcükten geldiğini ileri sürerler. Elah, Elahim biçiminde çoğul olur. Arap düz yazısında, İLAH, ‘El İlahu’l-Ezeli (Ezelde varolan Tanrı); ‘El İlahu-l Muteal (Yüce Tanrı)’ gibi niteliklerle nitelenmiş olarak geçer. Ama Peygamberlerin ve şairlerin sözlerinde ÖZEL AD OLARAK kullanılır. Aramca dilinde, ‘Elah’ bulunmaktadır. Arapça’da da ‘İlah’ vardır. Arapça’da herf-i tarifle ‘El İlah’ ya da ‘Allah’ biçimini alır.” (Muhammed Abdulmuid Han, El Esatiru’l-Arabiyyetu Kable’l İslam, Kahire, 1937, s. 135.)

B- “ALLAH” adının Arapça olduğu yolundaki görüş

“Allah” sözcüğünün Arapça olduğunu savunanların çoğunlukta olduğu söylenebilir. Ancak, “müştak” mıdır, değil midir; tartışması var. Yani bir başka sözcükten türemiş bir türev, taşıdığı anlama göre kullanılan bir sözcük mü, yoksa yalnızca Ali, Veli gibi bir özel ad mı?

1- “ALLAH”, bir türev mi (müştak), özel ad mı?

a) “ALLAH” sözcüğünün, Tanrı’ya özel ad olduğunu savunanların görüşü:

Fahruddin Razi şöyle der:

“-Bizim seçip benimsediğimiz görüş odur ki, bu sözcük (ALLAH), Yüce Tanrı’nın özel adıdır. Ve kesinlikle, ‘müştak’ (türev) değildir. Halil ve Sibeveyh’in görüşü de budur. Usulcülerin (islam hukuk felsefecilerinin) ve fakihlerin görüşleri de budur.” (E’t-Tefsiru’1-Kebir, c.l. s. 156)

Razi, Arap dili ve edebiyatçılarının en baş ustalarından sayılan ünlü dilbilimci Halil’in (ölm. 786). “Allah” sözcüğünün “türev” (müştak) olmadığı yolundaki görüşü benimsediğini yazıyorsa da İbnü’l-Cevzi, Halil’den iki görüş aktarıldığını yazar. Birinci “rivayet”e göre, Halil, “Allah” sözcüğünün “türev” olmadığını, ikinci rivayete göreyse “türev” olduğunu benimsemiştir. (Bkz. Zadü’l-Mesir Fi ilmi’t-Tefsir, c.l, s. 8)

“Allah”ın Tanrı’nın “özel ad”ı olduğunu savunanların kanıtlarını aktarırken, Razi, üç kanıt sıralıyor:

Birinci kanıt: “Allah”, başka bir sözcükten türemiş bir “türev” (müştak) olsa, anlamının içine başkalarının da katılacağı düşünülebilir. “Allah” deyince birçokları kapsamı içine girebilir. O zaman da, “Allah’tan başka Tanrı yoktur” demek olan “Lailahe illallah” gerçek anlamıyla ‘Tanrı birliği”ni anlatamaz.

İkinci kanıt: Bir kimse anlatılmak, tanıtılmak istendiğinde, önce o kimsenin özel adı söylenir, sonra da nitelikleri sıralanır. “Zeyd, fıkıh bilen, nahiv bilen, usul bilen bir kişidir…” gibi. Tanrı’dan söz etmek ve O’nu tanıtmak isteyen kimse de, kutsal niteliklerini sıralamadan önce, Allah adını söyler, sonra övücü niteliklerini dile getirir. “-Allah, Alim’dir, Kadir’dir, Hakim’dir…” gibi. Bu da gösterir ki “Allah”, öteki nitelediklerinden ayrı bir özelliği olan bir addır, “öz adı”dır.

Üçüncü kanıt: Bir ayette (Meryem, ayet 65.) “-O’na adaş bilir misin?” O’nun adını taşıyacak bir başkasının bulunmadığı anlatılmak istenir. O’nun sıfatlarını ad olarak almış olanlar vardır. Yalnızca “Allah”ı ad olarak almış olan yoktur. Demek ki. “Allah”, O’nun özel adıdır. (Bkz. Razi. c.l., s. 156-157.)

b) “ALLAH” belirli anlamı olan bir sözcükten türemiş bir türevdir” görüşü:

Kimilerine göre de “Allah” bir kökten gelir, bir anlamı vardır, o anlamdan ötürü söylenir O Yüce Varlık için. Anlamı da “Mabud”dur (ibadet edilen). İbn Abbas’ın anlatımıyla: “Kulların tümü üzerinde Tanrılık (uluhiyyet) ve Mabud’luk hak ve yetkisinin Sahibi”dir. “Allah”ın, özel ad olmayıp “türev” olduğunu ileri sürenlerin de dayanakları vardır. Razi, bunların da üç kanıtlarına yer verir:

Birinci kanıt: Bir ayette (En’am ayet: 3.): “Ve Huve’llahu fi’s, semavate ve’l-erd” (yani: O göklerde ve yerde Allah’tır.) deniyor. Allah bir “sıfat” (nitelik) olmayıp da bir özel ad olsa, Kur’an’daki bu tür anlatımların anlamı olmaz. Çünkü: “-Falanca, şu ülkede Zeyd’dir, Ahmet’tir, Ayşe’dir…” sözünün anlamı olamaz. “-Falanca, şu ülkede alimdir, sayılan kişidir, ünlüdür, erdemlidir…” dendiği zaman, yani kişinin özel adı değil; “sıfat”ı söylendiği zaman bir anlamı olur. “Göklerde ve yerde Allah’tır” dendiğine göre, “Allah” özel ad değildir, Tanrı’nın, bir anlamı olan, övgüyü içeren bir “sıfat”ıdır.

İkinci kanıt: Özel ad, duyularla algılayıp “işaret” edilebilen bir şeyi ya da bir kimseyi göstermek için konulur ve kullanılır. Tanrı içinse böyle bir durum söz konusu olamaz. Öyleyse O’nun için özel bir ad gerekli değildir.

Üçüncü kanıt: Özel ad, konulur ve kullanılır ki, o adla “işaret” edilen, gösterilen şey ya da kimse, aynı türden olan benzerlerinden ayırt edilebilsin. Tanrı içinse böyle bir durum söz konusu olamaz. Öyleyse Tanrı’nın özel adı yoktur. (Bkz. Razi, tefsir, c. l, s. 157.)

Fahruddin Razi, bu üç kanıta yer verdikten sonra cevap da veriyor: Razi’ye göre, “-Falanca şu ülkede Zeyd’dir, Ahmet’tir…” denebilir. Böyle dendiğinde şu anlam çıkarılabilir.. “-Falanca kişi, şu ülkede, benzeri olmayan Zeyd’dir, Ahmet’tir..”. Onun için “-O, göklerde ve yerde Allah’tır…” denmiş olması “Allah”ın özel ad olmasına ters değildir. “Özel ad”la gösterip tanıtmak için anlatılmak, tanıtılmak istenen şeyin, kimsenin, belirli bir kimliği bulunması yeterlidir, beş duyuyla “işaret edilebilir” olması şart değildir. (Bkz. Aynı kitap, s. 158.)

Razi, “Tanrı’nın özel adı olabilir mi?” sorusuna, “felsefecilerin ileri gelenlerinin “-hayır!” diye karşılık verdiklerini anlatıyor. Felsefecilerin dayanaklarının özeti şu: Özel adla, tam olarak algılanabilenleri, somut olarak gösterilebilenleri anlatmak, göstermek amaçlanır. Özel ad, böyle kimlikler için konulur ve kullanılır. Tanrı’nın kimliğini, “hakikat”ini, tam olarak anlamaksa mümkün değildir. Kimse “Tanrı’nın “kendisini” tam ve gerçek anlamıyla algılayamaz. Öyleyse O’nun için bir özel ad da gerekli değildir. (Bkz. Aynı kitap, s., 114)

2- “ALLAH” sözcüğünün kökeni ve anlamı :

“Tanrı’nın bir özel adı bulunmadığı, “Allah”ın da özel ad olmadığı görüşünü paylaşanlar, “Allah” sözcüğüne bir köken bulma çabasına girişiyorlar. Fahruddin Razi’nin de belirttiğine göre “Kûfiyyun”, yani Ku-feli din ve dil uzmanları başka bir köken gösteriyor, Basriyyun “yani Basralı uzmanlar başka köken gösteriyor: Kufe’lilere göre “Allah” sözcüğünün “aslı”: “İlah”tır, Basra’lılara göreyse: “Lah”tır. (Razi, tefsir, c.l. s. 163.)

“İlah” nasıl “Allah” biçimini almış? İleri sürüldüğüne göre, “ilah”ın başına, “tazim” yani büyütmek, yüceltmek için “elif ile “lam” konmuş. “El ilah” olmuş. Bu, dile ağır geldiği için “ilah”taki “hemze” (“i”) kaldırılmış ve bir araya gelen iki “lam” birbirinin içine geçirilmiş (idğam) ve “Allah” sözcüğü meydana gelmiş.

Basra’lılara göre de “Lah”ın başına “elif lam” getirilmiş ve “idğam” sonucu “Allah” sözcüğü oluşmuş. (Bkz. Aynı kitap, aynı s.)

“Allah” sözcüğüne “köken” olarak gösterilen sözcüklerin anlamları vardır ve “Allah” sözcüğü bu anlamları yüklenmiştir:

Temel kaynaklardan olan “Ragıb”ın “El Müfredat”ının (Arapça) ilgili maddesinden aynen:

“-Kimilerine göre, ‘Allah’ın aslı, ‘İlah’tır. Baştaki hemze kaldırılıp yerine elif ve lam geçirilmiştir (böylece ‘Allah’ olmuştur). Sonra yalnızca Yüce Yaratan için söylenir olmuştur. Yalnızca O’na özgü olduğu için, Kur’an’da “O’na bir adaş bilir misin?” denmiştir. (Yani Tanrı’nın “adaş”ının olmadığı anlatılmıştır.)

‘İlah’ı, edindikleri her ‘ma’bud’a (her tanrıya) ad olarak vermişlerdi. ‘Lat’ı da öyle…

Tapındıkları için ‘şems’i (güneşi) de ‘ilahe’ (tanrıça) diye adlandırmışlardır.

‘Elehe, ye’lehü fulanun denir.’ Abede, ya’budü’ (falanca kişi taptı, tapar) anlamında. “Taptı (abede)” anlamında “teellehe” dendiği de olur.

Buna göre, ‘ilah’, ‘ibadet edilen (ma’bud)’ anlamındadır.

Kimilerine göre de Allah, sözcüğü, ‘tahayyere (şaştı)’ anlamındaki ‘elehe’den gelmedir. Tanrı’ya bu anlamda ‘Allah’ denmesinin nedeni, Emiru’l-Mü’minin’in şu sözünde işaret etmek istediğidir: ‘Tanrı’nın tüm sıfatlarının önünde, sıfatlarda şaşkınlığa düşülür, sözler, diller, bu alanda doğruyu ararken şaşar.’Bu şudur ki, kul (insan), Tanrı’nın nitelikleri konusunda düşündüğünde şaşkınlığa düşer. Bu nedenledir ki:’-Tanrı’nın nimetleri alanında düşünün, ama Tanrı’nın kendisi (kimliği) konusunda düşünmeyin!’ denmiştir.

Kimilerine göre de, “Allah”, “Vilah”tan gelmedir. “Vilah”taki “Vav” sonradan “hemze”ye (“i”ye) dönüşmüştür. (Daha sonra o da, sözcüğüne dönüşmüştür.) Tanrı’ya ‘vilah’tan ‘ilah’ ve Allah denmesinin nedeni O’nu söz konusu olduğu yönde her şeyin ‘valih’ (aklı uçup gidecek ölçüde coşkulu, şaşkın, baygın) olmasıdır. Kimi şeyler, istemsiz olarak bu duruma getirilmiştir: Cansız varlıklar ve hayvanlar gibi.

Kimilerine de biraz zorla, biraz da iradeleriyle bu duruma getirilmişlerdir, insanlardan kimileri böyledir. Bundan dolayıdır ki, bilgelerden kimi şöyle der -Allah, eşyanın tümüne sevgilidir (her şeyin ve herkesin coşkuyla tutulduğu sevgilisidir). Bilgenin bu sözünün doğru olduğunu şu ayet de gösterir: ‘-O’nu överek teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur…’ (İsra, ayet: 44.)

Kimilerine göre de “lahe yelûhu”dan (‘perdelendi, perdelenir’) gelir. Burada da, Tanrı’nın şu sözüne işaret vardır ‘-Gözler O’nu algılıyamaz; O, bütün gözleri algılar (görür).’ (En’am, ayet: 103.) Şu ayetteki ‘Batın’ (içte, kapalı) ile anlatılmak istenen de budur: ‘-Ve (Tanrı) Zahir’dir (açık), Batın’dır (gizli, perdeli)'(Hadit, ayet: 3)

‘İlah’ın çoğul almaması gerekir. Çünkü gerçekte O’ndan başka ‘İlah’ yoktur. Ama Araplar, ayrıca ‘ma’bud’lar (tanrılar) bulunduğuna inanmışlardı, bu yüzden ‘ilah’ı çoğullaştırarak ‘alihe’ (tanrılar) dediler. Kur’an’da da Tanrı: ‘-Yoksa kendilerini bize karşı savunacak ilahları (tanrıları) mı var? (Enbiya, ayet 43.) diyor. Firavun’un çevresindekiler, kendisine: ‘-Musa’yı ve toplumunu, yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar seni ve tanrılarım bıraksınlar diye mi salıveriyorsun? (A’raf, ayet: 127.) demişlerdi. Bu sonuncu ayette geçen ‘aliheteke (senin tanrıların)’ sözcüğü, ‘ilaheteke (senin kulluğunu)’ biçiminde de okunmuştur.” (Rağıbu’l-İsfehani, El Müfredat, “İlah” maddesi, s. 25.)

Yukarıda anlatılanlara göre şu söylenebilir: “Allah” sözcüğünün kökeni, kimine göre, bir anlamıyla “tapınılan (ma’bud)” demek olan bir başka anlamında “şaşkınlık” bulunan (ululuğu ve tam bilinemezliği karşısında şaşkınlığa düşülen) “ilah” kimine göre, aklı alıp götürecek ölçüde sevgi, coşku ve şaşkınlık anlamını içeren “Vilah”, kimine göre “perdelenmişlik” anlamını veren “Liyah (lale yelûhu’dan)”tır.

Fahruddin Razi, “Allah” sözcüğünün geldiği ileri sürülen “İlah”ın başka anlamlarının da düşünülebileceğini yazıyor. “İlah”ın Arap dilindeki kullanışlara göre başka anlamlarının da bulunduğunu belirtiyor: “Sükûn (dinginlik, yatışmışlık, huzur)” anlamı. Buna göre, “ilah” denmesinin nedeni, “akılların, ruhların ancak; O’nu anma, O’nu bilip düşünme yoluyla sükûnete, huzura kavuşup yatışabilir olmasıdır” diye düşünülebilir. “Vülû”, yani “gönül vermek, düşkünlük göstermek, aklın hep takılı olması.” Bu anlama göre de, “gönüllerin hep O’na takılı bulunması, her darda kalındığında O’nun anılması, yardım etmesi için O’na yakınılması” nedeniyle O’na “İlah” denmiş olduğu düşünülebilir.”Bir şeyden korkup birine sığınma” anlamı. Bu anlama göre de şu düşünülebilir: O’na ilah denmesinin nedeni herkesin korkup O’na sığınır olması O’nun da kendisine sığınanları kurtarıyor bulunmasıdır.” (Yorumlar için bkz. Razi, tefsir, c.l, s. 159-161)

Razi’nin yazdıklarına göre, “Allah” sözcüğüne köken olarak “Yüce” anlamını içeren “Lah” sözcüğü de düşünülebilir. (Bkz. Aynı kitap, aynı c., s. 160)

Taberi’nin tefsirinde de “Allah” sözcüğünün, hangi anlamdaki kökten nasıl gelmiş olabileceği, Razi’deki kadar uzun olmasa da anlatılmakta. (Bkz. C. l, s. 41-42.)

Demek ki, “Allah” sözcüğünün kökeni ne olursa olsun, taşıdığı bir anlamı vardır. En başta belirtilen anlamıysa: “Tapınılan” (Ma’bud) anlamıdır. Yani “İlah” dedikleri varlığa “taparlar, tapınırlar”, yani “kulluk ederler, ibadet ederler”. Temel olan bu.

Turan Dursun, “Allah”

Bölüm 1: Allah Adının Arapça Olup Olmadığı Konusundaki Görüşler