Kasım 23

Müslümanlık Sınavı – Hurafe’ler, Bâtil İnançlar ve Masal’lar


İnsanlarımızın büyük çoğunluğu, İslâm dini’nin en son, en mükemmel bir din olduğuna körü körüne inanmışlardır. Ağızlarından: “El-hamduli’llâh Müslümanım” şeklinde, kişilik kanıtlaması eksik olmaz; hemen her vesileyle bu sözleri tekrarlamak, ve her işe Allah’ın adıyla başlamak onlara rahatlık verir. Bu rahatlığı mutluluğa dönüştürmek maksadıyla, yine her vesileyle, Muhammed’in adını ilâhiliğe bürüyüp, yüceltici sözcüklerle “Sallallahü teâlâ” (Allah onun şanını yüceltsin) ya da “Sevgili Peygamberimiz” diyerek mırıldanmaktan geri kalmazlar. Koyu bir dinsellik bilincine saplı olarak bugün hâlâ 7. yüzyıl zihniyetiyle yaşayıp gitmektedirler. İslâmin “hoşgörü” ve “barış” dini olduğunu söylerler ama, İslâm’dan başka din ve inanca yönelik olanları “kâfır” ve “cehennemlik” saymaktan, ya da İslâm Şeriâtı’nı eleştiri konusu yapanları dinsizlik’le, suçlamaktan geri kalmazlar. Akılcı eğitimden geçmedikleri için, onları bu kör inanışlardan ve davranışlardan kurtarma olasılığı pek yoktur. Akılcı eğitimden geçmiş olupta kendilerini “aydın” bilen sınıflara gelince, onların çoğunluğu da, İslâm Şeriât’ının akla ve vicdana ters verileri içeren özünden habersizdirler. Örneğin kendilerine: “İslâm’dan başka dinlere yönelenler sapıktırlar.” ya da “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün.” , ya da “İslâm’dan çıkanları öldürün”, ya da “Ey (Müslümanlar)! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin… İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır…” ya da “(Yahudiler’den, Hıristiyanlar’dan) (İslâmi din edinmeyenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle çizye (kafa parası) verene kadar savaşın”, ya da “Yeryüzü İslâm olana kadar savaşın onlarla.”, ya da “Kölelik Tanrısal bir kuruluştur.”, ya da “Kadınlar aklen ve dînen dûn (eksik) yaratıklardır.”, ya da “Namaz kılanın önünden eşek, köpek, kadın geçerse namaz bozulmuş olur.”, ya da “Ölü insan ile , ya da hayvanla cinsî münasebette bulunan oruçlu kişinin kaza orucu tutması gerekir.”, ya da “Tanrı, Müslüman kullarına cennette memeleri yeni sertleşmiş güzel kızlar verecektir.” , ya da “(Ey Müslümanlar)… Küçük gözlü, kırmızı yüzlü, yayvan süratli Türklere karşı zaferler kazanılmadıkça hüküm günü gelmiş olmayacaktır.”, şeklinde ya da benzer nice buyruk gösterilmiş olsa şaşıracaklardır; bunların hoşgörü anlayışıyla, ya da insan şahsiyetinin haysiyetiyle, ya da insanlar arası sevgi ilkesiyle bağdaşmaz şeyler olduğunu söyleyeceklerdir. Ama bunu yapmakla, hem Müslümanlık sınavından başarısız çıkacaklarını, ve hem de İslâm’ı inkâr etmek gibi tehlikeli bir işe girişmiş olacaklarını düşünemeyeceklerdir. Oysa bütün bu buyruklar, Muhammed’in Kur’ân ve Kur’ân olmayarak ortaya vurduğu İslâmî verilerden başka bir şey değildir. Daha başka bir deyimle, bu kişiler ciddî bir Müslümanlık sınavına çekilmiş olsalar, ne Müslümanlıklarından, ve ne de Tanrı’ya ve Muhammed’e bağlılıklarından eser kalmayacaktır. Elinizdeki bu küçük kitap (ki Müslüman kişinin günlük yaşamını düzenleyen şeriât verilerinden sadece bir demet’tir) bunun böyle olduğunu kanıtmak maksadıyla hazırlandı. Eklemek isterim ki bu veriler, başta Diyânet İşleri Başkanlığı yayınları olmak üzere temel İslâm kaynaklardan alınmıştır.

 

Hurafe’ler, Bâtıl İnançlar, Masal’lar ve Aklı Dışlayan Sorunlar Konusunda Bir Kaç Soru

İslâm Şeriât’i, insan aklını hurafelere, bâtıl inançlara, ve aklı dışlayan ne varsa her şeye inandırmağa yararlı buyruklarla doludur. Çeşitli yayınlarımla (özellikle “Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları” adli kitabımla) bunlardan bir çoğunu sergilemiş bulunmaktayım. Kısaca anımsatmak maksadıyla şu girişi yapabilirim:

Muhammed’in getirdiği buyruklara göre, Müslüman kişi, sabahleyin, horozların öttüğünü işitir işitmez, derhal Tanrı’nın “fazl-u kerem”inden (cömertliğinden ve lütfun’dan) isteyerek yataktan kalkacaktır, çünkü horozlar melek gördükleri için ötmüşlerdir ve onu namaza çağırmaktadırlar. Fakat şunu da bilecektir ki, eğer bu arada eşeklerin anırmasını işitecek olursa, derhal Tanrı’ya sığınmak ve Muhammed’e salâvat getirmek gerekir, çünkü eşek, şeytan gördüğü için anırmıştır ve üstelik Kur’ân’da eşek sesinin “seslerin en çirkini” öldüğü anlatılmıştır (Lokman, 19).

Yine bunun gibi, Müslüman kişi yataktan kalkarken, sağ ayağıyla kalkmalı ve her işini sağ’a göre yapmalıdır; çünkü kendisine sağ’ın sola nazaran “fazlı” (üstünlüğü) olduğu anlatılmıştır. Yataktan çıktıktan sonra yapacağı ilk iş, burnundaki nesneyi çıkarmaktır; çünkü Muhammed’in söylemesine göre şeytan, uyuyanın genzinde gezmektedir; bu nedenle burnundaki nesneyi nefesiyle çıkarmalıdır.

Ancak bu işi, tek sayı esasına göre, daha doğrusu üç def’ada olmak üzere yapmalıdır, çünkü kendisine din diye belletilen o’dur ki Müslüman kişi’nin bütün işleri “Allah” ile “alâkalı” (ilgili) olmalıdır, “Allah” ise tek’tir. Allah’la alâkalı olduğu için tek, çift’ten daha iyidir. Bundan dolayıdır ki yapacağı işleri 3, 5, 7 vs… gibi, tek sayılara göre ayarlamalıdır: şu içerken bardağı sağ el ile tutup üç yudumda içmeli, hela’da abdestini yaptıktan sonra altını üç taş ile temizlemelidir. Nitekim Muhammed hep böyle yapmış ve Müslümanlara kendinden örnekler bırakmıştır.

Ve yine Müslüman kişi unutmamalıdır ki, tek sayılara göre iş görürken, bunu uğurlu sayılabilecek nesnelerle denk getirebilirse, bundan ayrıca yarar sağlamak mümkündür. Örneğin her gün sabah sabah aç karnına yedi tâne Açve hurması’ndan yiyecek olursa, bütün gün boyunca kendisine ne “sem ve ne de sihir” zarar vermeyecektir [Bu konuda benim: “Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları: Din Adamları” adli kitabıma bkz. Ayrıca bkz. Sahih-i Buharî Muhtasarı…, Diyânet İşleri Başkanlığı Yayınları, cilt 11, sh. 393).

Yemek yerken sağ eli ile yiyecek, ve yerken lokması elinden yere düşerse, onu yerde bırakmayıp midesine indirecektir, çünkü aksi takdirde şeytan gelip lokmayı kapıp götürecektir. Çorba içerken kase’nin ortasından değil fakat kenarından başlayacaktır, zira Tanrı’nın ınâyetleri çorba’nın ortasında değil kenarındadır. Yemeğin/içeceğin içine sinek düşerse, sineğin dışarda kalan kanadını iyice batıracak ve sonra sineği alıp atacak ve yemesine, içmesine devam edecektir; zirâ sineğin iki kanadının birisinde günah hastalık, diğerinde ise sevap (şifa) vardır, ve sinek idrak sahibi olduğu için önce günah olan kanadını batırır. Bu nedenle eğer sineğin dışarıda kalan kanadı, yemeğin, içeceğin içine iyice batırılacak olursa sevap (şifa), günahı (hastalığı) gidermiş olacaktır. Bu işleri yaparken esnemesi gelirse, gücü yettiği kadar onu önlemeğe çalışacaktır, çünkü esnemek şeytandandır ve şeytan, esnerken “haaa!” diye ağzını açan kişiye sevincinden güler. Şeytan’ın birisine sevinçle gülmesi ise, kötü bir şeydir. Bu nedenle Tanrı esnemeyi “fena” görmüş ve önlenmesini istemiştir. Fakat buna karşılık aksırığa “muhabbet” eder, yeter ki aksırma “sağlık ve rahatlama” eseri olsun. Bu da aksıran kişinin üç def’a’dan fazla aksırmamasıyla anlaşılır. Eğer böyle ise aksıran kişi “El-hamduli’llâh” demelidir; böyle diyecek olursa artık bir daha göz ağrısı diye bir şey çekmeyeceği gibi, aksırdığını duyan Müslüman kişilerin kendisine “Yerhamukellah” (yâni “Tanrı sana merhamet etsin”) diye mukabele etmelerine vesile yaratmış olur. Böylece aksırık sayesinde Müslüman kişi, Tanrı’nın merhametine sığınıp bir kısım günahlarından kurtulmuş olacaktır. Fakat eğer aksırma, “sağlıklı olmayan aksırık” niteliğinde ise (örneğin hastalık ve rahatsızlık yüzünden aksırma ise), bu takdirde “Yerhamukellah” sözcüğünün kullanılması şeriât’a aykırıdır. Aksırığın sağlıklı nitelikte olmadığının anlaşılması, aksırmanın sayısına bağlıdır. Eğer aksıran kişi üç def’a’dan fazla aksırmış ise aksırığının “sağlıksız bir aksırık” olduğu anlaşılır, ve böyle bir halde o kişiye “Yerhamukellah” (“Tanrı sana merhamet etsin”) demek câiz değildir. Neden değildir, belli değil. [Kendi kendinize: “Oysa asıl böyle bir halde kişiye Tanrı’nın merhametini dilemek gerekmez miydi?” diye sormayınız.]

Müslüman kişinin günlük işlerinin en önemlisi, beş vakit namazdır. Muhammed’in söylemesine göre Tanrı ilk önceleri günde 50 vakit namaz emretmiş iken, Musa’nın tavsiyesi ve Muhammed’in aracılığı ile bu sayıyı beş’e indirmiştir. Bu itibarla Müslüman kişi Muhammed’e minettarlık duymalıdır; zirâ günde beş vakit namaz yerine 50 vakit namaz kılmak durumunda kalmış olsaydı, gününün 24 saatini, namaz kılmakla geçirme zorunda kalırdı: ne uykuya, ne yemek yemeğe, ne çalışmaya ne de eğlenmeğe vakit bulabilirdi. Günde beş vakit namaz bile çok olup, iş ve meşgalesi nedeniyle çoğu müslüman kişiler İslâm’ın bu gereğini yerine getirememenin huzursuzluğu içerisindedirler.

Namaz kılmanın bir takım kuralları vardır ki, dikkat ve itina gerektirir. Bunların başında, Müslüman kişi’nin kıble yönü’ne dönüp kendisiyle kıble arasına “sütre” koymasıyla ilgili zorunluk vardır. “Sütre” denen şey, perde, örtü, harbe vs gibi şeyler olabilir; çünkü sütresiz olarak namaz kılarken önünden eşek, köpek, domuz ya da kadın geçecek olursa, namazı bozulmuş sayılacaktır. Namaz sırasında sessiz ve kokusuz şekilde yellenmenin namazı bozan bir yönü yoktur. Fakat namazda iken kıble’sine karşı tükürmeyecektir, çünkü kendisiyle kıblesi arasında Tanrı durmaktadır. Mutlaka tükürmek zorunda kalırsa sol yanına, ya da sağ ayağının altına, ya da ceketinin içine tükürecektir.

Bu listeyi sınırsıza dek uzatmak mümkün. Fakat geliniz biz, kısaca fikir edinmek üzere, İslâm Şeriâtı’nın bazı buyruklarını konu edinerek “Müslümanlık Sınavı” düzenleyelim, ve insanlarımızın İslâm’a bağlılıklarının derecesini öğrenelim.

 

İlhan Arsel, Müslümanlık Sınavı

Bölüm: “Hurafe’ler, Bâtıl İnançlar, Masal’lar ve Aklı Dışlayan Sorunlar Konusunda Bir Kaç Soru”

 

Hazırlayan: ArapŞükrü

 

Reklamlar