İslâm Dini Büyü ve Sihre İnanmaya ya da Üfürükçülük Gibi Şeylere İzin Verir mi? Kasım 23

Soru 1: İslâm Dini Büyü ve Sihre İnanmaya ya da Üfürükçülük Gibi Şeylere İzin Verir mi?


Soru 1 – “İslâm dini büyü ve sihre inanmaya, ya da üfürükçülük gibi şeylere (ve üfürükçülüğün tükürüklü ya da tükürüksüz uygulamasına) izin verir mi?”

Olasıdır ki böyle bir soruya: “Hayır, İslâm büyü ve üfürükçülük gibi ilkel şeylerle uğraşmaz, bunları bâtıl inançlar olarak reddeder.” şeklinde bir yanıt vereceksiniz. Ne var ki böyle bir yanıt verdiğiniz takdirde Müslümanlık sınavından sıfır almış olacaksınız. Çünkü Muhammed, gerek Kur’ân’a koyduğu âyet’lerle ve gerek kendi eylemleriyle üfürükçülüğün hem tükürüklü ve hem de tükürüksüz uygulamalarına, ve karşılığında ücret almağa izin vermiştir. Hemen ekleyelim ki Muhammed, her ne kadar bâtıl inançlara karşı imiş gibi görünmüş ve örneğin Kur’ân’a:

“Hak geldi, bâtıl’sa yıkılıp gitti. Kuşkusuz bâtıl yıkılıp giden türdendir.” (İsrâ sûresi, âyet 81) ya da:

“Tanrı bâtıl’ı yok eder ve hak olanı sözleriyle yerleştirir…” (Şûrâ sûresi, âyet 24; ayrıca bkz. Sebe’ sûresi, 49; Enbiyâ 18, Kehf 56; vb…)

Şeklinde âyetler koymuş ise de, her hususta olduğu gibi bu hususta da söylediklerinin tersi olan şeyleri yapmaktan geri kalmamıştır. Kâ’be’deki “Kara Taş’ı” (Hacer-i Esved’i) öpüp okşaması ve bu taşı ilâh niteliğinde kılması ve Müslümanlar için tapınak yapmasından, ya da Mina dağı’nı sağ tarafına alarak “Cemre” mahallinde yedi çakıl taşı atmak sûretiyle şeytanları kaçırtmağa çalışmasından tutunuz da, hastalıkları tükürüklü ve tükürüksüz üfürük usûlleriyle tedavi yolunu seçmesi ve başkalarına da bu şekilde yapma iznini vermesi, Muhammed’in bâtıl’a olan bağlılığının nice örneklerinden bazılarıdır. Konu’yu “Kur’ân’ın Eleştirisi 1” ve “Muhammed’in Bâtıl’a inanmışlığı” başlığı altında ayrı bir yayın olarak ele almakla beraber burada, üfürükçülük konusunda getirdiklerine kısaca göz atacağız.

Her şeyden önce şunu belirtelim ki Muhammed, hastalık ve rahatsızlıkların “nefes”, “büyü” ve “üfürük” usûlleriyle giderilebileceğini söyler, ve bu usûllerin, Tanrı tarafından kendisine özellikle Felak ve Nas sûreleri olarak bildirildiğini eklerdi. Felâk sûresi’ nde şu yazılı:

“Ey Muhammed! De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyip büyü yapan üfürükçülerin şerrinden, ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım.” (Felâk sûresi, âyey 1-5).

Nâs sûresi’nde de şu var:

“Ey Muhammed! De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin ve şeytanın şerrinden insanların Rabbi’ne… sığınırım.” (Nâs sûresi, âyet 1-6).

Kur’ân’daki bu iki sûre, “Muavvizeteyn sûreleri” diye bilinir ki “Koruyucu” anlamına gelir, ve genellikle şifa maksadıyla okunur. Böyle olmasının nedeni, Muhammed’in bu âyet’leri bu doğrultuda olmak üzere kendisi için uygulamış olmasıdır. [Bâzı kaynaklar buna “El-İhlâs” sûresi’ni da katarlar; bu sûre Tanrı’nın tek ve doğmamış ve doğurmamış olduğunu anlatmaktadır]. Ve yine İslâm kaynaklarının bildirmesine göre Muhammed, bu üç sûre ile “nefes” edermiş; her gece yatarken, ve özellikle rahatsızlık hissettiği zamanlar, bu yukarıdaki sûreleri okur, okurken de ellerine üfler ve sonra ellerini, başından ve yüzünden başlayarak bütün vücudunu sıvarmış (mesh’edermiş) ve bunu üç kez arka arkaya tekrarlarmış. Kendisini ölüme götürecek hastalığa yakalandığı zaman, bu işi kendi başına yapamayınca, Ayşe’nin kendisine yardımcı olmasını ister olmuş. Daha başka bir deyimle Ayşe, Muhammed’in nefes ettiği bu Muavvize sûrelerini kendisine nefes eder, ve sonra hastalıktan kurtulması için onun eline üfleyip, yine onun kendi eliyle vücudunu sıvarmış (mesh’edermiş). Diyânet İşleri Başkanlığı’nın, İslâm kaynaklarına dayalı olarak insanlarımıza bellettiği şekliyle Ayşe’nin konuşması şöyle:

“…Resûlullâh her zaman hastalandığında Muavvize sûrelerini okuyup kendi (elleri)ne üflemek (ve ondan ifâkat için/hastalıktan kurtulmak için) eliyle vücûdunu sıvamak i’tiyadında (alışkanlığında) idi. Sebeb-i vefâtı olan hastalığa tutulunca Resûlullâh’ın nefes ettiği Muavvize sûreleriyle ben de kendisine nefes etmeğe (ve hastalıktan kurtulması niyetiyle) eline üfleyip kendi eliyle vücûdunu mesh’etmeğe başladım.” [Bkz. Sahih-i Buharî Muhtasarı… (Diyânet Yayınları, Cilt 11, sh. 10 ve d. Hadîs no. 1664). Ayrıca benim “Kur’ân’ın Eleştirisi 1” adli kitabıma bakınız.].

Hastalık ya da rahatsızlık gibi hallerden kurtulmak için Muhammed’in bulduğu bu üfürükçülük uygulamasına vesile olan olaylar, şaşkınlığımızı biraz daha arttıracak niteliktedir. Gerçekten de, İslâm kaynaklarından bir kısmına göre, güyâ Cibril, bir gün Muhammed’in yanına gelerek ona uyanık olmasını ve çünkü İfrit’in (ki Cin’lerin en tehlikelisi olarak bilinir) kendisine kötülük yapacağını haber verir ve yatağa girdiği zaman Tanrı’ya sığınması için yukarıda değindiğimiz sûreleri okumasını söyler. Güyâ Muhammed, Cibril’in bu dediğini yapmak sûretiyle tehlikeden kurtulmuş olur.

İslâm kaynaklarından diğer bazılarına göre, söz konusu sûre’lerin inişine sebep olan olay, Yahudi’ler tarafından Muhammed’e büyü yapılmasıyla ilgilidir ki, kısaca şöyle özetlenebilir: Muhammed bir gün rahatsızlık hisseder; yemek yiyemez ve cinsî münasebette bulunamaz. Fakat az geçmeden Cibril ve Mikail adiyle bilinen iki melek gelip Muhammed’e, rahatsızlığının nedenini bildirirler; ve anlatırlar ki Yahudi’ler, Lebîd İbn-i A’şam adındaki bir büyücüye para vermişler ve Muhammed’i büyülemesini istemişlerdir. Ve onların bu isteği üzerine büyücü, bir ipe on bir düğüm atmış, ayrıca da saç ve sakal tarantisi ile erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığını koyarak bunu bir iple “Zervan” kuyusuna indirmiştir. Ve işte Muhammed’in yemek yiyemeyip, cinsî münasebette bulunamamasının nedeni, bu büyü’dür. Cibril ve Mikail bunu anlattıktan sonra Tanrı’nın kendisine şifa gönderdiğini bildirip giderler. Bir rivâyete göre güyâ Cibril, kuyu’daki ipin çıkartılmasını istediği için; Muhammed, Ali’ye emir verir ve ipi kuyudan çıkartıp düğümlerine çözdürtür; böylece büyü ve sihir bozulmuş olur. Bir başka rivâyete göre, yanına bir kaç kişiyi alarak kuyu’nun bulunduğu yere gider ve kuyuyu kapattırır [Bu konuda bkz. Sahih-i Buharî Muhtasarı… (Cilt VIII, sh; 471, Hadis no. 1312; ve Cilt 9 sh. 52, Hadis no. 1352); Ayrıca Benim “Kur’ân’ın Eleştirisi 1” adli kitabıma bakınız.].

Şunu da ekleyelim ki Muhammed, ara sıra başında ağrı hisseder ve bu ağrı’nın kendisine yapılan sihir ve büyü’den geldiğini söylerdi. Baş ağrısını gidermek için, bir yandan yukarda değindiğimiz âyet’leri okur ve özellikle: “… düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden… Rabbime sığınırım” (Felâk sûresi, âyet 1-5) âyeti’ni tekrarlar, fakat diğer yandan da başından hacamat olurdu. Fakat bunu da yeterli bulmaz, bir de “avce hurması” diye bilinen meyve’den yerdi. “Avce hurması” denen şey (ki Türkçe’de karşılığı “Balçık hurma” oluyor) Medine’de yetişen hurmaların en lezzetlisi olarak biliniyor; güyâ Cennet’ten gelmedir. Muhammed’in söylemesine göre bu hurma ağacı’nın meyvesi, insanları sihir ve büyüden kurtarmağa yeterlidir. Bunu anlatmak için şöyle demiştir:

“Her kim sabahları aç karnına yedi tâne Avce hurması yerse, o gün içinde o kimseye ne sem (zehir), ne sihir zarar vermez.” [Bkz. Diyânet yayınları, Sahih-i Buharî Muhtasarı… cilt 11, sh. 393. Hadis no. 1863]

Avce hurmasının insanları sihre karşı koruduğuna öylesine inanmıştı ki, bu hurmayı ağzında çiğnem yaptıktan sonra yeni doğan çocukların ağzına çalar ve bereket duâ’sında bulunurdu. Böylece o çocuğa büyü ve sihir gibi şeylerin tesir etmeyeceğini düşünürdü. Bundan dolayıdır ki kadınlar, yeni doğan çocuklarını Muhammed’e getirirler, ve o da çocuğu üfürür, ve ağzında çiğnediği hurmayı çocuğun ağzına tükürürdü. Diyânet yayınlarında, Esma adındaki bir kadının şöyle konuştuğu yazılı: “Ben Abdullah’ı (Medine’de) doğurdum. Sonra (çocuğu Resûlullâh’a) getirdim de kucağına koydum. Bunun üzerine Resûlullâh bir hurma istedi. Onu çiğneyip çocuğun ağzına tükürdü. Bu suretle oğlumun midesine ilk giren şey Resûlullâh’un tükürüğü oldu. Sonra Resûlullâh hurma çiğnemini çocuğun damağına koydu. En sonra çocuğa duâ buyurdu, bereket ve şahadet temenni eyledi.” [Diyânet yayınları, “Sahih-i Buharî Muhtasarı…, cilt 10, sh. 116 hadis no. 1558]

Yine İslâm kaynaklarından öğrenmekteyiz ki Muhammed, çeşitli hastalık ve rahatsızlıkları okuyup üfürerek tedavi yollarına gider, “tükürüklü üfürük” ya da “tükürüksüz üfürük” usulleriyle iş görürdü. Tükürük kullanırken buna toprak karıştırdığı da olurdu. Toprak olarak Medine toprağını kullanırdı; çünkü Medine toprağının “şerefli” ve “bereketli” olduğunu söylerdi. Şöyle yapardı: Şahadet parmağına tükürür, sonra tükürüklü bu parmağını toprağa sokar, ve parmağına bulaştırdığı toprakla hastayı sıvardı [Bkz. Diyânet Yayınları, Sahih-i Buharî Muhtasarı… cilt 12, sh. 92].

Göz ağrısı gibi hastalıklar için, topraksız tükürüklü üfürük usullerine başvururdu. Örneğin Hayber seferinde Ali’nin, göz ağrısına yakalandığını öğrenince hemen yanına getirtmiş, ve gözlerine tükürmüştür. Kaynakların bildirmesine göre güyâ Ali’nin gözleri hemen iyileşmiştir [Bkz. Diyânet Yayınları, Sahih-i Buharî Muhtasarı… cilt 8, sh. 34, Hadis no. 1236].

Buna karşılık kulak ağrılarını, yaraları (özellikle kılıç yaralarını), kırıkları, ya da akrep, yılan, böcek sokmasından doğma zehirlenmeleri, göz değmesini, ve benzeri rahatsızlıkları, tükürüksüz üfürükle (nefes’le) ve okuyarak tedavi usûllerini getirmiştir. Örneğin Hayber seferinde bacağından vurulan Seleme’yi (Ekva Oğlu), üç kez üfleyip okumak sûretiyle iyileştirdiği söylenir! Sarılık belirtisi görülen kimseleri de okuyup üfleyerek tedavi ettiğini söylerdi. Ayşe’nin bildirmesine göre Muhammed: “göz değmesine karşı tedavi için okuyup üflemeyi” emretmiştir [Bu konuda Buharî, ya da Müslim gibi temel kaynaklar için bkz. Turan Dursun, “Tabu Can Çekişiyor: Din Bu”, İstanbul, Kaynak Yayınları, 3.Baskı, sh. 134 vd.].

Üfürük’le tedavi usullerini Muhammed, sadece kendisine haşretmiş değildir. Başkalarına da, bu şekilde hareket edebilmeleri, hattâ bu sayede kazanç edinip geçimlerini sağlayabilmeleri için izin vermiştir. Üfürükçülükle uğraşanların kazancından kendisine pay aldığı olurdu. İslâm kaynaklarından alınma örneklerden biri şöyle:

Salt Oğlu Hârice’nin amcası olan İlâka adında biri Müslümanlığı kabul ettikten az sonra, Muhammed’in yanına gelerek, deli ve cinnet getirmiş bir kişi’yi, Fatiha sûresi’ni okuyarak ve üfleyerek tedavi ettiğini, ve karşılığında yüz deve aldığını söyler. Muhammed kendisine, deli’yi tedavi ederken Fatiha sûresi’nden başka bir şey okuyup okumadığını sorar. Ve ondan: “Hayır, Fatiha sûresi’nden başka bir şey okumadım.” yanıtını alınca, bu şekilde üfürükle tedavinin ve üfürük karşılığında yüz koyun kazanç edinmenin hak ve helâl olduğunu, yeminler ederek bildirir; şöyle der: “Canım üstüne ant içerek söylerim ki sen hak olan bir üfürükle tedavinin karşılığını alıp yiyorsun.” [Ebû Dâvut ve Ahmed İbn Hanbel gibi temel kaynaklardan alınma bu örnek için bkz. Turan Dursun, “Tabu Can Çekişiyor: Din Bu”, İstanbul, Kaynak Yayınları, 3.Baskı, sh. 139-140].

Görülüyor ki Muhammed, Kur’ân’dan âyet’ler okuyarak üfürükçülük yapmanın ve bu yoldan kazanç sağlamanın İslâm’a uygun olduğunu söylemekte. Fakat bununla da kalmamış, bir de kendisi, bu şekilde kazanç sağlayanların kazancından pay almıştır. Bu konuda, yine Buharî ve Müslim kaynaklarından alınma şu örneğe göz atalım: Muhammed’in yakın arkadaşlarından Ebû Said Hudri, başında bulunduğu çetesiyle birlikte ganimet edinmek üzere yola çıkar. İlk konakladıkları yerde bir kabileye rastlarlar ki telaş ve üzüntü içerisinde bulunmaktadırlar. Çünkü Kabile’nin başkanını akrep sokmuştur, ve hiç kimse ne yapılması gerektiğini bilememektedir. Durumu gören Ebû Said, kabile başkanını tedavi edebileceğini, fakat bunu ücret karşılığında yapacağını söyler. Pazarlığa girişirler ve bir koyun sürüsü bedel üzerinde anlaşırlar. Bunun üzerine Ebû Said, kabile başkanını karşısına alır, ve Kur’ân’dan Fatiha sûresi’ni okuyup üfürmeğe başlar. Güyâ kabile başkanı iyileşmiş olur. Bu işin karşılığı olarak Ebû Said, antlaşma gereğince bir koca koyun sürüsünü alıp arkadaşlarıyla birlikte yola koyulur. Fakat çete mensupları, köyün sürüsünün bir an önce aralarında paylaştırılmasını isterler. Ne var ki paylaşım konusunda aralarında sorun çıkar. Anlaşmazlığa çözüm bulmak üzere Muhammed’e başvurulur. Olan bitenleri dinledikten sonra Muhammed, akrep sokması yüzünden hastalanan kabile başkanının üfürük usûlleriyle tedavi edilmesini çok yerinde bulur, ve bu tedavi karşılığında ücret olarak alınmış olan koyunların, bölüştürülmesine karar verir, fakat kendisine de bir pay ayrılmasını ister. Şöyle der: “(Bu tedavi ve ücret işinde) Çok iyi etmişsiniz. Koyunları şimdi paylaştırın ve benim payımı da ayırın…” (Buharî’nin e’s-Sahih, Kitabu’t-Tıbb, ve Müslim’in e’s-Sahih, Kıyabu’s-Selâm da bulunan bu hadisler, ve yukarıdaki alıntı için bkz. Turan Dursun, “Tabu Can Çekişiyor: Din Bu”, İstanbul, Kaynak Yayınları, 3.Baskı, sh. 136].

Yukarıya aldığımız bir kaç örnekten anlaşılacağı gibi Muhammed, üfürükçülüğün çeşitli uygulamalarına kendinden örnekler verdikten gayri, ücret karşılığında üfürükçülük yapılmasına izin vermiştir: yeter ki üfürükçülük Kur’ân’dan âyet’ler (özellikle Fatiha sûresi) okunarak yapılmış olsun. Daha başka bir deyimle, eğer hastalığı tedavi için, Kur’ân’dan okuyup üfleme usûlu uygulanacak olursa, bu caiz’dir; bunu karşılığında ücret alınabilir. Yok eğer üfürükçülük Kur’ân’dan başka bir şey okunarak yapılırsa geçersizdir, ve böyle bir tedavi bâtıl bir tedavi sayılır. Şunu da ekleyelim ki Muhammed, üfürüklü tedavi usûllerini “asılı hayvanın zehrinden nefes edilerek” yapılmasına da izin vermiştir. Nitekim Muhammed’in karılarından Ayşe şöyle demiştir: “Nebî… her asılı hayvanın zehrinden nefes edilerek Şifâ dileğine müsaade buyurdu.” [Bkz. Diyânet Yayınları, Sahih-i Buharî Muhtasarı…, Cilt 12, sh. 87 Hadis no. 1929; ve sh. 91 Hadis no. 1934].

İlhan Arsel, Müslümanlık Sınavı

Bölüm: “Hurafe’ler, Bâtil İnançlar, Masal’lar ve Aklı Dışlayan Sorunlar Konusunda Bir Kaç Soru”

Hazırlayan: ArapŞükrü