Kasım 19

Halife Ömer


a) Halife Ömer Neden Katledildi?

Halife Ömer’in cinayet nedeni çok ilginç ve maalesef Müslümanlar bunu bilmiyor. Onların kafasında hep “adaletin kılıcı, merhametli bir Ömer” olarak yer edinmiş. 1986’dan sonra ben Diyarbakır merkezdeydim, ta 92’ye kadar. Bir ara müftülük, halife Ömer’in katli ile ilgili bir piyes tertiplemişti, ben de izlemeye gittim. O piyesin etkisiyle izleyicilerde büyük bir nefret ve infial oluşmuştu: “Keşke Ömer’in katili Ebü Lü’lü’ü ele geçirip paramparça etseydik” mesajı, onların gözlerinden okunuyordu. O günlerde bu konuda fazla bilgi sahibi değildim; ama fanatik de değildim. Zaman içinde Ömer’in asıl kimliğini/icraatını öğrendim, o piyesteki insanların o nefreti hatırıma geliyor; üzülüyorum. Geçenlerde bir yazı okudum; Yemen’de kanun çıkarmışlar, bir kız çocuğu 17 yaşına gelmeden evlenemez diye. Kadınlar bunu duyunca niye böyle bir kanun çıkarıyorsunuz diye ellerine birer pankart alıp meclise yürüyüşe geçmişler. Hâlbuki o kanun kadınların lehinedir. Burada olay şu: Onlar İslam’a inanıyorlar. İslam’da da küçük yaş kızlar için problem değil. Bu kanunu çıkarmakla Yemen hükümeti İslamiyet’e saygısızlık yapmış oluyor! İşte karşı koyuşlarının nedeni bu.

Evet, Ömer neden öldürüldü?

Halife Ömer kolay kolay Farsları şehre sokmazdı, onların Medine’ye yerleşmelerine izin vermezdi. Bir gün Mugire b. Şube, Ömer’e bir mektup yazdı. Mektubun içeriği şu: Yanımda Fars/İranlı biri var, adam hem iyi bir demirci, hem marangoz ve hem de ressam/figür işini iyi yapan biri. İzin verirsen Medine’ye gelsin orada bizim insanlarımıza faydalı olsun. Önerdiği kişi Mugire’nin kölesidir, kalabalık bir merkezde kalmasını, fazla müşterisi olmasını arzu etmektedir. Sonunda Ömer izin verir ve adam Medine’ye yerleşir. Her gün (para kazansın kazanmasın) patronuna iki dirhem (o günkü para birimi) vermek zorundadır. Bir süre sonra bu kadar para vermek adama zor gelmeye başlar. Bir ara Ömer’e durumunu anlatır, bu kadar ücreti ödeyemeyeceğini söyler. Ömer, sen kazanırsın, birçok sanatın var der ve ona yardımcı olmaz.

Bu arada Ömer ona, “Duyduğuma göre sen hava ile çalışabilecek değirmen de yapabiliyormuşsun” der. Adam evet dedikten sonra ve Ömer’e kızgın bir bakış atarak “Ömrüm yeterse sana öyle bir değirmen yapacağım ki, numune olsun, insanlar hep onu konuşsun” diye ekler. Ömer’i öldürme duygusuyla doludur. Ömer de onun bakışlarından bu durumu fark ederek, “Baksanıza bu adam beni tehdit ediyor.” der. Tabii ki alaylı bir şekilde. Ve adam gidip iki ağızlı, uzun bir hançer yapar, bir gün sabaha karşı camide Ömer’e saldırır ve üç darbe vurup kaçar. Kaçarken de önüne gelenlere, onu yakalamak isteyenlerin hepsine saldırır ve rivayetlere göre on üç kişiyi katleder. Hançerin zehirli olduğunu da belirtmeliyim. Sonuçta teslim olmamak için intihar eder.

İşte Ömer’in ölüm hikâyesi böyle.

Haksızlığa maruz kalan ve kendi memleketinde önemli bir ailenin de evladı olan bu insan, bir hiç uğruna köle statüsüne tabi tutuluyor, Ömer’e derdini anlatıyor ve Ömer de, “Çalış, çalış. Senin elinden birçok iş gelir” karşılığını veriyor. Şunu belirteyim ki, Ömer’in cinayetiyle ilgili Müslümanlar tarafından ezberlenmiş o bilgi gerçeği yansıtmıyor. Ömer’i katleden Firuz, yine Ömer’in halifeliği döneminde Müslümanlarca ele geçirilen İran’a bağlı Nihavend şehrindendir. İslam tarihindeki bilgiye göre Müslümanlar 100 binden fazla insanı katlediyor bu savaşta. Otuz bini savaş alanında, seksen bini de baskınlarda öldürülüyor. Bu savaşta her Müslüman süvari askere altı bin dirhem ganimet dağıtılıyor. Piyadeye de iki bin. Önemli kişiler katlediliyor. Kadınlar cariye ve birçoğu köle statüsüne tabi tutularak Medine’ye götürülüyor. Böyle bir manzaraya ne denilebilir ki. Ömer’i katleden Firuz, çoğu kez o çocukların yanına gidip başlarını okşardı ve “Ne yapayım, yapılacak bir şey yok. Ömer, ciğerlerimi yedi/parçaladı” diyordu ve hep düşünüp taşınıyordu.

İşte bundan sonrası önemli.

İbni Teymiyye Minhac’ü Sünne adlı yapıtında bu konuyu işlerken şunu söylüyor: Bu adamın Ömer’i katletmesi bir siyasi olaydır. Bunu basit bir vergi meselesine bağlamak doğru değildir. Adam, alınan şehrini düşünüyor, katledilen insanlarını düşünüyor, Medine sokaklarında her gün o esir çocukları görünce eriyor, katledilen o Nihavend kadınlarını gözünün önüne getiriyor. Ve bu yüzden bir an önce Ömer’i nasıl yok ederim planları yapıyor, tabii ki kendisine biçilen vergi de ağır, o da etki yapmış olabilir; ama asıl neden, siyasidir.

Afrika’ya, İspanya’ya, Orta Asya’ya kadar uzanarak fütuhat adı altında o zamanki yerüstü kaynaklarını talan ettiler. İyi ki teknoloji devri başladı; yoksa bu fütuhatlar hâlâ devam edecekti ve nice Firuzlar ya esir olup bir patrona uşak yapılacak, ya da katledilecekti; kadınlar-kızlar da cariye olacaktı ve mal-mülk ne varsa hepsi ganimet olarak dağıtılacaktı. (213)

b) Bilinmeyen Yönleriyle Halife Ömer

En başta Hz. Muhammed olmak üzere, Ebubekir ve daha birçok önemli kişinin ölümünden sorumlu tutulan Ömer’in yapısının gerçekten buna müsait olup olmadığını iyi anlamak için, bilinmeyen yönlerine iyi bakmak lazım. İslami kesimce sağlam diye kabul görmüş kaynaklardan derlediğim bazı özelliklerini bu başlık altında özet emek istiyorum.

İlkin halife Ömer’in niçin ve nasıl Müslüman olduğu konusuna değinmek istiyorum. Onu tam tanıyabilmek için bu konunun da bilinmesinde yarar var.

Ömer’in nasıl Müslüman olduğu konusu, neredeyse imanın şartları gibi her Müslüman’ın ezberindedir. Onun için formaliteler üzerinde pek durmayacağım. Ancak iddia edildiği gibi Ömer o komik nedenden dolayı mı Müslüman olmuştur; yoksa başka nedenleri mi vardı, buna katkı sunabilecek bazı ipuçları vereceğim.

İslami kaynaklarda anlatılan şu: Mekke döneminde henüz Müslümanların sayısı 40 civarında iken, inanmayanlar Hz. Muhammed’i ortadan kaldırmak için kiralık katil ayarlamaya karar verirler. Sonuçta Ömer ortaya çıkıp bu işi ben yaparım der ve anlaşırlar. Bunun sonucu olarak Ömer kılıcını kuşanır Muhammed’i öldürmek için dışarı çıkar. Yolda Nuaym b. Abdullah adındaki birine rastlar. Adam Ömer’e, “Senin yakınların Müslüman olmuş, önce kendi aileni bir düzelt de ondan sonra git başkasıyla uğraş.” der. Ömer, “Hangi ailemden söz ediyorsun?” diye sorunca, Nuaym b. Abdulah, “Amcanın oğlu ve aynı zamanda enişten Said b. Zeyd b. Amr ve kız kardeşin Fatma bin Hattab işte bunlar Müslüman olmuşlar” der. Bunun üzerine Ömer hemen yolunu değiştirip onların evine doğru gider. Kapıya varınca, Habbab adındaki kişinin onların evinde Kur’an’dan ayetler okuduğunu işitir. Ömer içeri girer, “Az önce okuduklarınız ne idi?” diye sorar. Kız kardeşi ile eniştesi bunu inkâr edince Ömer, “Duydum ki ikiniz de Muhammed’e uymuşsunuz ve onun dinine girmişsiniz.” der ve hemen eniştesi Said b. Zeyd’in üzerine çullanır. Fatma kalkıp onu kocasının üzerinden uzaklaştırmak isteyince Ömer onu da tokatlar ve başını yarar. Bu arada kız kardeşi ve eniştesi ona, “Evet, biz Müslüman olduk. Sen ne yaparsan yap” derler.

Ömer, kız kardeşinin başını yarıp kanattığını görünce duygulanır ve o andan sonra kız kardeşine, “Demin okuduğunuz eğer yazılı varsa bana getirin, Muhammed’in davası neymiş bir bakalım?” der ve ondan sonra onlara yumuşak davranmaya başlar. O sırada kız kardeşi Fatma ona, “Ey kardeşim! Sen puta taptığın için necissin/pissin (temiz değilsin!) Hâlbuki Kur’an’a temiz olanlar ancak dokunabilir!” der. Bunun üzerine Ömer kalkıp yıkanır ve kardeşi Fatma da ona o sayfaları getirip verir. Sayfalarda Taha suresi ile Tekvir suresinin birkaç ayeti yazılıymış. Ömer Taha suresinin baş tarafındaki ayetleri okuyunca, “Bu sözler, ne kadar güzel, ne kadar değerli!” demekten kendini alamaz ve o andan sonra da gidip Muhammed’le konuşup Müslüman olduğunu ilan eder ve artık Muhammed’le çalışmaya başlar. İşte İslami kaynaklarda halife Ömer’in Müslüman oluşunun kısa hikâyesi bu.

Ömer’i çok etkileyen ve Müslüman olmasına neden olan ayetlerin içeriğinde neler var, neymiş o olağanüstü mesajlar ki Ömer artık dayanamamış, sonuçta inanmış? Önce bu ayetlere bir bakalım. Bir kere birinci ayet (Ta ha) anlamı olmayan bir kelime; bunu geçelim. Ömer’in dinlediği (kalan) 15 ayette, biz Kur’an’ı sana güçlük verelim diye değil de, Allah’tan korkanlara öğüt olsun diye indirdik. Yerle gökleri yaratan Allah’tır. Rahman/Allah Arş’ta istiva etmiş (Bu da çok tartışmalı ve Tevrat’la örtüşen bir ayet. Hani Tevrat’ta deniliyor ki Allah evreni 6 günde yarattıktan sonra yedinci günü Arş’a oturmuş. Burada da bunun çağrışımı var), göklerle yerin ve ikisi arasındakilerle yerin dibindeki ne varsa hep Allah’ındır, Allah gizliyi de aşikârı da bilir. Allah’tan başka Tanrı yoktur ve en güzel isimler Allah’ındır denir.

Bunlar söylendikten sonra hemen Hz. Musa olayına atlama yapılır ve ilginçtir ki Allah burada soru şeklinde giriş yapan Musa olayı sana (ey Muhammed) ulaştı mı, der ve anlatır: Hani Musa uzakta bir ateş görünce ailesine, “Hele bir gidip bakayım, ola ki o ateşten bize bir parça getiririm veya yanında biri varsa sorarım belki bize yardımcı olur” gibi Tevrat’ta anlatılan mitolojiden bir özet var son kısımda (Sunduklarım, Ömer’in dinleyip de etkilendiği ayetlerdir.)

Bir de o sırada Ömer’in dinlediği Tekvir suresinin ilk 14 ayetinde neler var, bunları da özet şeklinde Diyanet’in Kur’an tercemesinden vereyim. “Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar söndüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, gebe develer salıverildiği zaman, yaban hayatı yaşayan (irili ufaklı) tüm canlılar toplandığı zaman, denizler kaynatıldığı zaman, ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman, diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman, amel defterleri açıldığı zaman, gökyüzü (yerinden) sıyrılıp koparıldığı zaman, Cehennem alevlendirildiği zaman, Cennet yaklaştırıldığı zaman, herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.” (214)

İşte Ömer’i etkileyen ayetler bunlar.

Şunu da hatırlatmakta yarar var: Bir kere Ömer bu ayetleri yeni duymuyordu! Bunları ve daha nicelerini çarşıda, pazarda, sokakta ve her yerde Muhammed’den açık bir şekilde dinliyordu. Zaten Muhammed bunları anlattığı için muhalefet ona inanmıyordu ve Ömer bu yüzden kılıcını alıp onu öldürmeye gitmişti. Peki, neden dışarıda bunların daha fazlasını dinlediği halde etkilenmedi de, içeride birkaç ayet okuyunca onda iz bıraktı ve olağanüstü ayetler diye İslam tarihine geçti? Ömer’in daha önce bu ayetleri hiç duymadığını, bu olayda duyduğunu kabul edelim! Peki, az önce anlamlarını sunduğum bu ayetlerde ne vardı ki Ömer çok etkilenerek Müslüman olmuştur?

Aslında Ömer kız kardeşini döverek onu yaraladığında, bundan bir nebze (o an için) etkilenmiş olabilir. Ancak Ömer’le ilgili tüm bilgiler bir araya getirildiğinde, onun İslamiyet’i kabul ettiği andan itibaren, gelecekle ilgili kafasına bazı düşünceleri yerleştirdiğini söylemek kuvvetle muhtemeldir. Çünkü o dönem Mekke’de farklı ve etkili bir siyasi örgütlenme yoktu; nasıl olsa bu din formülüyle Muhammed bir şeyler yapmaya, yeni bir sistem kurmaya çalışıyordu; hiç olmazsa ben de fazla düşman kesilmeden şimdiden bağlanıp gelecek için planlarımı yapayım şeklinde düşünmesi ve buna yönelik hesaplar yapması en gerçekçi olanıdır, tabii ki eğer Ömer’in İslamiyet’i kabul etmesi anlatıldığı gibi ise. Ama belki de farklı bir şekilde Müslüman olmuştur, bunu bilemiyoruz. Hep söylüyorum: İslam tarihi maalesef çok karanlık bir tarihtir, bağımsız yazılan bir tarih değildir. Az sonra sunacağım hadiste ve daha birçoğunda Hz. Muhammed, Ömer için, “Şeytan bile senden kaçar” demektedir. Yani Ömer boşu boşuna, hemen gidip ben de Müslüman oldum demez; bu, çok safça bir düşünce olur.

Şimdi de Ömer’in gerçek hayatından somut birkaç örnek vereyim.

Örnek 1: Sad b. Ebi Vakkas aktarıyor: Bir gün halife Ömer Muhammed’in yanına girmek için izin ister. O sırada da Muhammed’in yanında birtakım kadınlar da vardır. Bunlar hem onunla sohbet eder, hem de yüksek sesle konuşup kadın haklarıyla ilgili bazı isteklerini, sıkıntılarını dile getirirler. Ömer içeri girince onlar hemen kalkıp perde arkasına gider, saklanırlar. Buna karşı Muhammed gülmeye başlar. Ömer bunun nedenini sorunca Muhammed, “Bu kadınlara şaştım: Ben ve onlar baş başa iken serbesttiler, bir sorun yoktu; senin sesini duyunca koşup perde arkasına gittiler” der. Ömer, “Bunlar, asılında sana karşı böyle disiplinli olmalıydı” der ve o kadınların bulunduğu yöne doğru dönerek, “Ey kendine düşman olanlar! Muhammed’den çekinmiyorsunuz da benden mi çekmiyorsunuz?” diyerek onlara serzenişte bulunur. Kadınlar da, “Evet! Senden korkarız. Çünkü Sen çok sert mizaçlı bir insansın” karşılığını verirler. Bu arada Muhammed, “Allah’a yemin olsun ki, ey Ömer eğer şeytan sana bir caddede rastlamış olsa, mutlaka senin tuttuğun yoldan yönünü çevirip başka bir yol alır” der. Evet; Ömer’in sertliğini ortaya koyan bu önemli hadis, Buhari ile Müslim’de ortak olarak işlenmiştir. (215)

Ömer’le ilgili benzer örnekler İslami eserlerde çoktur; birkaçını daha aşağıya alıyorum…

Örnek 2: Leyla adında bir kadın anlatıyor. Biz İslamiyet’i kabul ettiğimiz için muhalif olanlar (Mekke’de) bize eziyet çektiriyorlardı, bunların başında da Ömer geliyordu. Kendisi çok sert bir insandı. Bize uygulananlara dayanamadığımız için eşim Amir b. Rab’i ile birlikte hazırlandık, Habeşistan’a göç edeceğiz. Ömer bu hareketliliğimizi görünce “Hayırdır, nereye?” diye sordu. Ben de, “bize yaptığınız zulme dayanamadık burdan kaçıyoruz” dedim. Buna karşı Ömer sert bir davranışta bulunmadı, tam tersine, “Allah sizinle olsun” dedi. Daha sonra Ömer gidince eşim yanıma geldi. Ben eşime, Ömer’le aramda geçenleri anlattım, Ömer’in bana yumuşak davrandığını söyledim. Bu sırada eşim, “Ömer’in merkebi/eşeği Müslüman olmayana kadar Ömer Müslüman mı olacak sanki” dedi. (216)

Burada, az önceki örnekte anlatılan Ömer, Müslüman olmadan önceki Ömer’dir; İslamiyet’i kabul ettikten sonra değişmiş ve adaletin kılıcı olmuş gibi sözler söylenebilir. Kanımca bu başlık sonuna kadar takip edilirse ve kitapta olup bitenler de göz önüne alınırsa Ömer’in değişip değişmediği daha kolay ortaya çıkar.

Örnek 3: Burada anlatacağım olay, az önceki örnekle aynı mesajı içeriyor. Hz. Muhammed’in genç eşi Ayşe anlatıyor. Ben ve eşim Muhammed evde oturuyorduk. O arada sesler, çocuk sesleri geldi. Kendisi kalkıp baktı. Meğerki Habeşistanlı bir dansöz oynuyor, etrafında insanlar, çocuklar toplanmış bakıyorlar. Muhammed bana, “Ayşe, sen de bakmak ister misin?” dedi. Ben evet dedim ve kendisine yaslandım birlikte bakmaya başladık. Bir ara “Artık yeter mi?” diye sordu. Ben hayır; hoşuma gidiyor seyredelim dedim. O sırada Ömer de oraya geldi. İzleyiciler Ömer’in geldiğini görünce dağıldılar. Bunun üzerine Muhammed, “Ne kadar şeytan varsa (ins-cin) hepsi bu Ömer’den korkar” dedi.

Buna benzer farklı bir olay daha ekleyeyim. Bu sefer Ayşe’nin hizmetlisi Büreyde anlatıyor. Muhammed bir savaştan dönmüştü. O sırada zenci bir kadın huzuruna geldi ve şunu söyledi. Ben bir adakta (yeminde) bulundum ki, eğer bu savaşta Muhammed’in başına bir şey gelmeden kendisi eve dönerse ben de elime def alır çalar, oynarım. Acaba günah değil mi, yapabilir miyim? O da, madem böyle demişsin sorun yok, yapabilirsin dedi. Kadın programına başladı. Bu arada Ebubekir geldi yine sorun yok, kadın devam ediyor. Osman ve Ali geldiler yine sorun yok. Daha sonra Ömer gelince, kadın korkudan durdu ve defini altına alıp üzerinde oturdu: Sanki hiçbir şey yapmamış gibi yaptı. Bunun üzerine Muhammed Ömer’e, “Şeytan bile senden korkar. Biz o kadar insanlar izlerken problem yoktu, kadın oynuyordu; ancak sen gelince vazgeçti” dedi. (217)

Ömer kişilik olarak sert olduğu kadar tip/fizik olarak da farklıydı, korkutan bir görüntüsü vardı. Onun ne kadar sert biri olduğuna bir örnek vereyim. Kendi halifeliği döneminde kadının biri bir suçla itham edilir. Ömer haber gönderir, yanıma gel diye. Kadın bunu duyunca, “Vay başıma gelenler; Ömer’le ne işim var” der ve tabii ki zorunlu olarak Ömer’in yanına gelmek için yola çıkar. Kadın o sıra hamiledir ve doğum yapmak üzeredir. Gelirken Ömer’in korkusundan yolda çocuk düşürür ve düşürülen çocuk bir-iki kez ses de verir. Yani sekiz-dokuz aylık bir çocuk.

İslami kaynaklarda Ömer’in özellikleri yazılırken şu ilginç belirleme de yapılmıştır: Ömer kızdığı zaman bıyıklarını tutup çevirirdi, ah-of çekerdi, bir şey üfürür gibi yapardı. Kafasında saç yoktu; kel bir insandı. (218)

Bu hadislerden şu çıkıyor ortaya: Demek ki şeytan, Ömer’den korktuğu kadar Muhammed’den o kadar korkmuyormuş. Bu da İslam mantığına göre Ömer’in Muhammed’den daha dindar olduğu anlamına gelir. Çünkü İslam inancına göre insan ne kadar dindar ise şeytan o kadar ondan uzak durur. Bu gibi örneklerle aslında Muhammed, Ömer’in çok sert ve kaba biri olduğunu vurgulamak istemiştir. Kendisi ailesiyle birlikte izlediği halde sorun yok. Ama Ömer gelince millet dağılıyor. Fakat Muhammed de cesaret edip Ömer’e, “Ey Ömer bu işte günah yoktur, bak ben de izliyorum, insanların istirahatını bozma, peygamber ben miyim yoksa sen misin?” diyemiyor, kendisi bile Ömer’den korkuyor, yanlışlarına karşı bir şey diyemiyor, hep suskunluğu tercih ediyor veya Ömer’in yaptığı çok ağır bir suç da olsa (işlediği cinayetler gibi) onu kurtarmak için hep ondan yana oluyor. Hatta bazen gerektiğinde Cebrail Ömer’den yana zaman zaman ayet de getiriyormuş (!) Bu konuda az sonra birkaç somut örnek sunacağım.

Muhammed’in kadın sanatçıları, def çalan kadınları dinlediğine ilişkin hadisler, Buhari ve Müslim’de defalarca geçiyor. Mesela Ayşe anlatıyor; hem hac mevsiminde Mina’da, hem de normalde Medine’de ve üstelik de camide sanatçı kadınlar oynardı, ben ve Muhammed de izlerdik. Bir ara babam Ebubekir bunları görünce kızdı, bunlar şeytandır dedi; ancak eşim Muhammed, “Bırak oynasınlar; bugün seyrandır boş ver.” dedi ve onlar oynamaya devam ettiler. Bellidir ki Ebubekir biraz yumuşak olduğu için Muhammed ona bir şeyler diyebilmiş; ama Ömer olsaydı sonuç farklı olurdu.

Bu hadisler pek duyulmamış olabilir, ancak İslam’ın sağlam kaynaklarında var. Bunları, Ömer’in mizacına birer örnek olsun diye buraya aldım. (219)

Örnek 4: Şu tespiti iyice dikkate almak lazım: Muhammed Mekke’de iken Kur’an’ın 1 14 suresinden 86’sı inmişti/oluşmuştu. Bu Mekke surelerinden hiçbirinde kadınlar aleyhine bir şey yoktur. Kur’an’da var olan kadınlar aleyhindeki ayetlerin tümü Medine’de oluşan 28 surede geçiyor. (220)

Peki, niye Mekke’de böyle bir şey yok; ama Medine’ye gelince oluşan surelerde kadınlar aleyhine ayetler sık sık geliyor? Evet, burası önemli!

Mekke’de bir kere en başta Muhammed’in kadınlarla ilgili sorunu yoktu. Tek evliydi ve eşi Hatice de zengin biriydi. Dolayısıyla onun keyfi yerindeydi. Ayrıca o dönem Mekke’de erkek egemen sistem hâkimdi; ancak Medine çok farklıydı. Bence bugün şehirlerde yaşayanlara medeni insanlar demenin tarihçesi Medine’ye dayanır. Gerçekten nerdeyse anaerkil bir sistem vardı Medine’de. Somut bir örnek vereyim. Medine’de Hz. Muhammed birçok kadınla evlenince tabii ki evde huzursuzluk meydana gelir. Bu kadınların çoğunun aileleri güçlüydü. Dolayısıyla Muhammed onlara olumsuz bir şey de diyemiyordu. Mesela Ayşe Ebubekir’in, Hafsa Ömer’in kızıydı. Bu kadınlar iki gruba ayrılırlar. Birinin başını Ayşe, Hafsa, Safiye ve Şevde çeker. Diğeri ise Ümmü Seleme ve kalan kadınlarından oluşuyordu. Ben burada bunlar arasındaki kavgaları anlatmıyorum. Maksadım, Medine döneminde çok eşlilik olduğundan dolayı huzursuzluk ortaya çıkıyor ve bir ihtiyaçtan dolayı kadınlar aleyhine ayetler oluşuyor. (221)

Her ne kadar Medine’de kadınlar daha özgür de olsa, yine zaman zaman kadına baskı uygulanırdı; özellikle Mekke’den giden Müslümanlar bunu yapardı. Bir ara bazı kadınlar, eşlerinin kendilerini dövdüklerini Muhammed’e şikâyet ederlerdi. Bunun üzerine kendisi, erkekler eşlerini dövmesinler şeklinde bir açıklama yaptı ve bu söz etrafa yayıldı. Bunu duyan halife Ömer hemen gelip Muhammed’e baskı kurdu: “Kadınlar eşlerine karşı azdılar, fetva ver de gerektiğinde erkekler onları dövebilsinler.” dedi. Bunun üzerine -her ne kadar daha önce dövmeyin diye açıklama yapmışsa da- bu sefer Nisa suresi 34. ayeti geldi ki, bu ayete göre gerekirse erkekler eşlerini dövebilirler şeklinde açık bir şekilde dövmek için fetva ayeti indi. Bu ayet inince, erkekler eşlerini dövmeye başlarlar; hatta öyle olur ki, eşleri tarafından dövülen 70 kadın Muhammed’in evine doğru yürüyüşe geçer. Ama ne fayda! Ömer tarafı ağır basmış ve kadınlar dövülebilir diyen ayet artık Kur’an’a geçmişti. Kaldı ki, zaten kadınlar güçsüzdü, ayet onların dediği şekilde oluşamazdı. (222) Çünkü kuvvet her zaman güçlüden yanadır.

Örnek 5: Hz. Muhammed bir gün bir iş icabı Müdlic b. Amr adında bir kişiyi halife Ömer’e gönderir. Meğerki o sırada Ömer elbisesiz bir durumda uzanıyormuş veya belki de uyuyormuş. Adam onun yanına varınca avret yerini görüyor ve tabii ki Ömer bunu fark ediyor. Daha sonra Ömer Muhammed’in yanına gelince durumu anlatıyor ve “İnsanlar başkasının evine gidince, önce izin isteyin/kapı çalın da ondan sonra girin” anlamında bir ayet olsaydı çok iyi olurdu. Çünkü gönderdiğin adam geldi, beni uygun olmayan bir vaziyette gördü” diyor. Bunun üzerine Nur suresinde ayetler iniyor. (223)

Yani Ömer’in teklifi Allah katında makbule geçiyor ve hemen Cebrail’i gönderiyor. Ayetin anlamı şu: “Ey inananlar, ellerinizin altında bulunanlar (köle ve hizmetçiler) ve henüz erginliğe ermemiş çocuklarınız üç vakitte (odalarınıza girebilmek için) izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkarıp yatacağınız/uzanacağınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzün açık olabileceği üç vakittir. Bu üç vakit dışında (köle-hizmetçi ve çocuklar) izin almadan içeri girebilirler; bunda ne size, ne de onlara bir sakınca yoktur. (Onlar sizin) yanınızda dolaşabilirler, birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah ayetleri size böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Çocuklarınız erginlik çağına geldiklerinde, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler. Allah âyetlerini size böyle açıklar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (224) diyor. İlginçtir ki her iki ayetin de sonunda, “Allah âyetlerini size böyle açıklar. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” ifadesi geçiyor. Yani bu ev girişleriyle ilgili gelen ayetler, olağanüstü bir şey olarak sayılmış olmalı ki, Kur’an’ın Tanrısı tarafından bu son cümle iki sefer tekrarlanıyor.

Söz Ömer’in az önceki olayından açılmışken, aynı surede bu ev izinleriyle/kapı çalmayla ilgili başka ayetler de var, onları buraya almak istiyorum. Çünkü ilginç şeyler var. Ayetlerin anlamı şu: “Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere giderken izin alıp selâm vermeden içeri girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor. Kimseyi bulamıyorsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyiniz. Eğer size, “Geri dönün!” deniliyorsa, siz de dönün. Çünkü bu, sizin için daha nezih bir davranıştır. Allah, yaptığınızı bilir.

“İçinde kendinize ait eşyanın bulunduğu boş evlere (han, otel gibi) -izinsiz- girmenizde herhangi bir sakınca yoktur/girebilirsiniz. Allah, sizin açığa vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de bilir.” (225)

Evet; çok ilginç şeyler. Sanki dünyanın sorunları bunlarmış, sanki başka sorunlar yokmuş; Tanrı gelip evlere nasıl girilir adabını insanlara anlatıyor. İşte Ömer’in uygun olmayan bir durumda yakalanmasının getirdiği sonuç: Bir sürü ayet; hem de nasıl ayetler… (226)

Örnek 6: Bedir’de adeta aileler arasında meydana gelen bir savaş yaşandı. Muhammed’e karşı olan Mekkeliler, Ebu Süfyan komutasında Medine’ye yakın bir yere kadar geliyor ve Muhammed’le ona inanan ve çoğunluğu yine Mekkeli ve karşı tarafın çok yakın akrabası olan insanlar da öbür cephede bekliyorlardı ve yapılan savaş yakın akrabalar arası bir savaştı. Burada bir örnek vereyim. Halife Ömer, kendi öz dayısı As b. Hişam’ı katletti bu savaşta. Vurduktan sonra bir de As’ın oğlu Sait’e, “Babanı katlettiğim için senden özür dilemem. Çünkü senin baban olduğu kadar benim de dayımdır” dedi. Buna karşı Sait, “Hak yolda olmadığı için öldürmüşsün, buna ne diyebilirim ki” karşılığını verdi. (227)

Hz. Muhammed’in meşhur amcası Hamza, Bedir harbinde kendi yakınlarından Utbe ve Şeybe b. Rabi’ kardeşleri vuruyor. Ebubekir’in oğlu Abdurrahman hem Bedir, hem de Uhud harbinde Müslümanlara karşı savaşıyordu ve babası da diğer tarafta/Müslüman ordusunda yer alıyordu. Bir ara Bedir harbinde Ebubekir Muhammed’e, “İzin ver de ben savaş meydanında oğlumla karşı karşıya, teke tek vuruşayım” diyor. Muhammed, “Sen benim gözüm kulağımsın olmaz” karşılığını veriyor ve engel oluyor. (228)

Şuna da vurgu yapmak gerekir ki, Muhammed, Ebubekir’e hayır deyince zaten gerekçesini de belirtiyor: Sen benim gözüm kulağımsın diyor. Yani, “oğlundur, onunla nasıl savaşırsın?” demiyor. Amacı, Ebubekir yaşlı olduğu için muhtemelen oğluna karşı kaybedecekti ve Muhammed önemli bir yardımcısından olacaktı. Maksadın bu olduğu zaten Muhammed’in verdiği yanıttan belli. Muhammed’in hayır demesini farklı tarafa çekebilenler olabilir diye özellikle vurgu yaptım… Yine Muhammed tarafından cennetle müjdelenen Ebu Ubeyde Amir b. Cerrah, Allah rızası için babası Abdullah b. Cerrah’ı Bedir harbinde katlediyor. Aynı zamanda Mus’ab b. Zübeyir, kendi öz kardeşi Ubeyd’i bu savaşta öldürüyor. İşte akraba savaşı olduğu ve Müslümanlar birçok yakınını bu savaşta katlettikleri için, ister istemez bazı Müslümanların kafası karışabilir, morali bozulabilir. Buna fırsat vermemek için, bu olup bitenler esnasında şöyle bir moral ayeti oluşur:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut kendi soy-sopları olsalar bile, Allah’a ve peygamberine düşman olan kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan ve içlerinde ebedi kalacakları cennetlere sokacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (229) Evet; bu ayet, Ömer gibi en yakın akrabasını Allah rızası için katledenleri takdir ediyor, benzer cinayetlere devam edin, bunları işlemekle siz Allah tarafı sayılırsınız, ne mutlu sizlere diyor. Üstelik cennetle müjdelenen Ebu Ubeyde’nin katlettiği babasının adı, Abdullah, yani Allah’ın kulu. Bir hiç uğruna bu insanlar katlediliyor ve oluşan Kur’an ayetleriyle de bunlar takdir kazanıyor.

Burada olay şu: O katiller arasında yine halife Ömer vardı. Kim bilir o olmasaydı belki de bu moral ayetleri oluşmazdı, hiç de gündeme gelmezdi. Kritik konular olduğu için, bunları içeren güvenilir İslami kaynaklardan bir listeyi aşağıya alıyorum. (230)

Örnek 7: Ömer, hicri 6. yılında Hudeybiye antlaşması sırasında Muhammed’e karşı sert bir çıkış yaptı. Çünkü Muhammed, yanına aldığı 1400 kişilik bir Müslüman kitleyle birlikte Medine’den, Umre niyetiyle Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Henüz şehre girmeden Mekkeliler haber aldı ve onlara engel olmak istedi. Sonuçta iki taraf arasında bir sözleşme yapılması kararına varıldı. Tarih, miladi 628. Bu antlaşmaya Hudeybiye/Biat-i Rıdvan adı verilmiştir. Kâtipliği ise Hz. Ali yapmıştır.

Karşı tarafın heyet başkanı Süheyl b. Amr’dı. Sıra antlaşma metnini yazmaya geçince, Muhammed, Hz Ali’ye, “Bismillahirrahnıanirrahim” ile başla dedi; ama karşı taraf bu şekilde yazılmasını kabul etmedi; “Bismikellahümme” şeklinde yazılsın dediler. Muhammed, “Tamam böyle olsun fark etmez” diyerek onların teklifini kabul etti, Hz. Ali de o şekilde düzeltti. Muhammed yine Ali’ye, “Bu antlaşma, Allah’ın peygamberi Muhammed ile Mekkeli heyetin başkanı Süheyl arasında yapılan bir antlaşmadır” ibaresini yaz deyince, Süheyl buna da itiraz etti, “Eğer senin peygamber olduğuna inansaydık zaten aramızda sorun olmazdı ve bugün burada bu antlaşmaya gerek kalmazdı, siz de rahat bir şekilde gelir Ka’be’ye girer, tavafınızı yapardınız. O yüzden böyle bir cümlenin antlaşma metnine geçmesini kabul etmiyoruz; sadece Abdullah oğlu Muhammed yazarsanız olur” dedi. Bu, Müslümanların itirazlarına neden oldu, bu hakarettir, kabullenemiyoruz dediler. Bu arada Muhammed müdahale etti ve bizzat kendi eliyle Allah’ın peygamberi terimini silip Abdullah oğlu Muhammed şeklinde düzeltti. Yazılan antlaşmanın şu iki maddesi Müslümanlara çok ağır gelmiştir:

1- Müslümanlar o yıl Kabe’yi ziyaret etmeden oradan geri dönecekler.

2- Medine’den herhangi biri gelip Mekkelilere sığınırsa Müslümanlara geri verilmeyecek; ancak Mekke’den herhangi biri Müslüman olup Medine’ye sığınırsa, o tekrar geri verilecek.

İşte bu duruna Ömer sert tepki gösterir: “Peygamber değil misin, hak yolda değil misin, biz niye ta uzaklardan buralara geldik, sen demedin mi ki biz Umre niyetiyle Kabe’yi ziyarete gideriz?” şeklinde ağır eleştiriler yöneltti. Buna karşı Muhammed, evet ben dedim Kabe’yi ziyaret edeceğiz; ama yılın ismini vermedim ki. İşte seneye bu iş olacak karşılığını verdi. Verdiği yanıt tatminkâr olmadığı için Müslümanların kırgınlığını gideremedi.

Müslümanlar Kabe’ye girmeden oradan döneceklerdi. O yüzden Muhammed onlara, kalkın tıraş olun, kurbanlık hayvanlarınızı kesin dedi; ama kimse onu dinlemedi. Bu çağrıyı üç sefer tekrarladı; ama nafile: Kimse dediğini yapmadı… Sonuçta, beraberinde götürdüğü hanımı Ümmü Seleme ile istişare etti: “Bu insanlar benim sesime kulak vermiyor ne yapmam lazım?” diye sordu. Kadın da, çağırmak yerine sen ilk önce kalk kurbanını kes, herkes sana bakıp kurbanlıklarını kesmeye başlar dedi. Muhammed kurbanını kesmeye başlayınca, Ümmü Seleme’nin dediği oldu ve diğerleri de kesime başladılar. Bu olay zaten meşhur, en başta Diyanet’in terceme ettiği Tecrid-i Sarih’te anlatılmaktadır. İşte bu olayda Ümmü Seleme’nin önerisi daha makul ve gerçekçiydi. (231)

Örnek 8: Şu örneği Kur’an’ın Kökeni adlı yapıtımda yazmıştım; ancak Ömer’i tanıma babında buraya alınmasını uygun görüyorum. Konu, Nisa suresi 65. ayet. İlkin anlamını vereyim, sonra sebep-sonuç ilişkisini anlatayım. Diyanet’in tercemesinden: “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin karara içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” diyor Kur’an.

Peki olay ne ki, kimmiş bu Hz. Muhammed’in vermiş olduğu kararı kabul etmeyenler ve bu yüzden de bu ayete göre imansız ilan edilenler? Değişik tefsir ve İslami kaynaklardan bunun yanıtını vermeye çalışayım. Burada çok komik nedenler anlatılıyor.

Biri şu: Hz. Muhammed’in halaoğlu Zübeyir b. Avam ile (ki Muhammed tarafından cennetle müjdelenen kişilerden biri) bir başka Müslüman (ki aynı zamanda Bedir harbine katılan önemli biri) arasında arazi sulaması konusunda ihtilaf çıkar. Bunlar çözüm için Hz. Muhammed’e gidip olayı anlatınca, Muhammed halaoğlu Zübeyir’e hak verir. Bunun üzerine diğer adam, “Ne yapayım ben halaoğlu (yani akraba) değilim ki” diyerek sert tepki gösterir. İşte az önceki ayet bu olaydan dolayı inmiş denilir.

Bir diğer önemli neden de şu:

Bir dava konusunda iki kişi arasında anlaşmazlık çıkar. Hz. Muhammed yardımcı olsun, çözsün diye onun yanına giderler. Sonuçta biri kazanır, diğeri kaybeder. Bu arada kaybeden kişi der ki, iznin varsa bir de durumu Ömer’e iletelim, bakalım bu konuda o ne diyecek? Muhammed de “Sorun yok, gidebilirsiniz” yanıtını verir ve o iki kişi kalkıp doğruca Ömer’in yanına giderler. O sırada onlardan biri, biz bir dava için Hz. Muhammed’e gittik sonuçta birimize karar verdi; ama bir de Ömer’den soralım diye ondan izin istedik; bakalım senin fikrin ne, der. Ömer, bekleyin, içeri girip çıkayım, yanıtınızı veririm der. İçeri gitmesiyle gelmesi bir olur. Geldiğinde elinde çıplak bir kılıç vardır ve tek hamlede o iki insandan birinin kafasını uçurur. Diğer adam korkudan kaçıp Muhammed’e varır, olup bitenleri anlatır.

Muhammed ilk etapta, “Ben buna ihtimal vermiyorum, Ömer nasıl cinayet işler?” diyerek yapılanın yanlış olduğunu belirtir. Ama gerçekten Ömer bunu yapmıştı ve adam da artık geri gelmeyecekti. Burada en iyisi yine Ömer’i kurtarmaktı. Nitekim o sırada hemen ayet gelir ve Ömer’in yaptığına onay verilir. Yani başlangıçta Muhammed’in olamaz dediği Ömer’in cinayetine, olur fetvası çıkar Tanrı’dan. Ömer burada üstelik ekstradan bir de unvan alır. O da şu: Muhammed, Cebrail bu ayeti getirirken “İşte Ömer böyle bir Ömer’dir, aslında o adaletin kılıcıdır” sözünü de söyledi diye ekler. İşte halk arasında Ömer’le ilgili o meşhur, “Adaletin kılıcı” unvanı bu olaydan dolayı Cebrail, (dolayısıyla Allah) tarafından Ömer’e verilen bir yadigâr olmuştur.

Aşağıya alacağım kaynaklarda hem bu ayetin Ömer’in işlediği cinayet için geldiği/oluştuğu, hem de “Adaletin kılıcı” unvanının bu olaydan dolayı Allah tarafından Ömer’e verildiği anlatılıyor. Özellikle bunun Tecrid-i Sarih Diyanet tercemesinde anlatıldığını hatırlatmak isterim. (232)

Örnek 9: Ömer’le ilgili farklı bir örnek. Bir gün kendisi cemaatin önüne geçip namaz kıldırır. O sırada eli tenasül organına (canı kaşınır diyelim) değer. Bilindiği gibi Araplar uzun fistan dışında bir şey giymiyor. Buna bir itirazım yok, sıcak bölgeden kaynaklanan bir kültür. Ömer o sırada konuşsa (ki elim falanca yerime değdi abdest bozuldu diye) hepsinin namazı fasit olacak. Peki, bu durumda formül ne? Kendisi cemaate dönüp işaretlerle bekleyin ben geleceğim, sorun çıktı şeklinde bilgi verir. Zaten şeriatın da gereği bu. O sırada kendisi abdest almaya gider; ama cemaat esas duruşta imamı beklemek zorundadır. Hele İmam Ömer ve üstelik de halife olunca, kimse kıpırdayamaz! Sonuçta Ömer abdestini alıp döner ve kaldığı yerden namaza devam edilir. (233) Söz Ömer’in bu abdest bozulma olayından açılmışken, benzer bir olay daha hatırıma geldi, onu da ekleyeyim. Sahabeden meşhur Sad b. Ebi Vakkas anlatır: “Yanımda biri Kur’an okurdu (ismini de veriyor). O sırada elim cinsel organıma değdi; ben yanımdaki arkadaşa sordum: Ne olacak, bundan abdest bozulur mu, diye. O bana, ‘Kalk git abdest al. Çünkü İslam’a göre bu durumda abdest bozulur’ dedi” diye aktarır. (234)

Söz ayetlerin ne gibi nedenlerle ortaya çıkmasından açılmışken, burada bir ayetin inmesine neden olan ilginç bir olay aklıma geldi; onu da özetleyeyim. Kur’an’da Hicr suresi var. Bu surenin 24. ayetinde, “Andolsun ki biz (Allah olarak) içinizden öne geçmek isteyenleri de, geri kalmak isteyenleri de biliriz” deniliyor. Hamdi Yazır’ın Türkçe tercemesi de bunun gibi. Ayete farklı anlamlar verenler de var. Mesela; andolsun ki sizden önce geçenleri de, sonrakileri de biliriz şeklinde. Yani bu yoruma göre, Allah geçmişi de, geleceği de bilir demek. Ben bunun üzerinde durmuyorum. Burada vurgulamak istediğim farklı bir şey var: Güya millet Peygamberin arkasında camide namaz kılarken, cemaat içinde kadınlar da varmış. Bu kadınlardan biri çok güzelmiş.

Bu arada bazı erkekler utanıp öne geçmişler (kadınlar namazda eğilince görmeyelim diye), bazıları da o güzel kadına veya kadınlara bakmak için geriye çekilip onların arkasında saf tutmuş. Öyle olmuş ki, artık herkes bunu biliyormuş. İşte bu yüzden az önceki ayet gelmiş ki cemaat bu konuda dikkatli olsun: Tanrının, ben öne geçenleri de arkaya çekilenleri de bilirim demesinin temelinde bu olay yatıyor. Kaldı ki bu açıklama önemli müfessirlerin kaynaklarında geçiyor; bunlardan birkaçını aşağıya alıyorum. (235) İşte Kur’an’ın Tanrı’ya bakışı bu!

[B]Örnek 10:[/B] Yine oruç ilk farz kılındığında şöyle bir uygulama vardı: Akşam iftardan sonra kadın ya da erkek, uykuya dalıp uyanırsa, artık o gece sabaha kadar cinsel ilişki haramdı. İşte gecelerden bir gece Ömer, Muhammed’e takılıp eve geç geldi. Geldiğinde eşini kaldırıp onunla sevişmek istedi. Kadın da, sen yokken ben uyudum. Dolayısıyla kurala göre haramdır, olamaz dedi. Tabii ki Ömer onu dinlemedi ve istediğini yaptı. Sabahleyin Muhammed’e gidip olup bitenleri anlattı. O sırada şu ayet geldi. Diyanet tercemesinden vereyim: “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın” diyor. Bakara suresinin ilgili ayet açıklamasında ve ayetler arasında sebep-sonuç ilişkisini irdeleyen usulü’t-Tefsir uzmanları bu ayetin gelişine, Ömer’in az önceki olayını gösteriyorlar. (236)

Ömer genelde kadınların adet günlerini de pek dikkate almazdı. Bir gece adette olan eşiyle münasebette bulunuyor ve ertesi günü Muhammed’den soruyor. O da Allah seni bağışlasın diyor ve sadaka vermesini öneriyor. Ömer böyle işte, sert bir insan, tuttuğunu koparan biri. Ailesinden bir örnek vereyim. Bir gün nedense gelininden memnun kalmıyor ve oğluna, onu boşa diyor. Oğlu da Muhammed’e gidip olup bitenleri anlatıyor ve şunları söylüyor: Benle eşim birbirimizi çok severiz; ancak babam hayır diyor/bizi ayırmak istiyor; ne yapayım? Muhammed, “Eşini boşa, babanı dinle” diyor ve adam Ömer yüzünden sevdiği eşini boşuyor. Yorum yapmadan bunu geçiyorum. (237)

Yine zina yapan bir deli kadını Ömer’e getiriyorlar. Ömer o sıralar halife. Karar veriyor, bunu recimle/taşlayarak katledin diye. O sırada Hz. Ali bunu duyuyor ve engel oluyor. Çünkü deli, çocuk ve uykuda olanın sorumluluğu yoktur diye hadis var diyor ve böylece o kadın kurtulmuş oluyor. Yine evlenen bir kadın 6 ay sonra doğum yapıyor. Ömer buna da, altı ayda bir kadın doğum yapmaz. Dolayısıyla bu kadın daha önce zina yapmıştır ve bu çocuk başkasındandır diyor ve onu zina cezasıyla cezalandırmak istiyor. Burada da Hz. Ali Kur’an’dan ayetler göstererek onu ikna ediyor ve yeni evlenen kadın da böylece cezadan kurtulmuş oluyor. Arap atasözlerinde meşhur olan “Ali’den olmasaydı Ömer helak olurdu” sözü bu olaylardan ötürü oluşmuştur. (238)

Örnek 11: Halife Ömer bir gün Muhammed’e gelip, “Aman helak oldum (yani ağır bir suç işledim)” der. Muhammed, “Hayırdır; ne yaptın ki?” diye sorunca, Ömer, “Ben eşimle cinsel ilişkide bulunurken makattan (arkadan) yaptım” cevabını verir. Muhammed hiç yanıt vermeden belli bir süre bekler ve o arada istenen ayet iner. (239) Anlamı şu: “Kadınlarınız sizin tarlanızdır. Dolayısıyla tarlanıza istediğiniz yerden girebilirsiniz” der Kur’an.

Ömer’in yukarıdaki “Helak oldum. Çünkü eşimle arkadan seviştim” sözünü içeren ve ayetin bunun üzerine indiğini açıklayan birkaç kaynağı aşağıya alıyorum. (240) Bu ayetle ilgili farklı sebep-sonuç ilişkilerinden de söz edilir; ama tabii ki başrolde olan Ömer’dir!

İmam Suyuti, ‘Dürrü’l Mansur’ adlı tefsirinde ilgili ayetin açıklama kısmında çok teferruatlı bilgiler, görüşler aktarır, bu ayet hakkında İslam âlimleri arasında üç görüşün var olduğunu belirtip açıklar. Burada bu üç görüşü özetlemekte kanımca yarar var. Şu da önemli: Bir kere görüş ne olursa olsun az önceki ayet üzerinde herhangi bir etki yapmaz. Çünkü ayet gayet nettir ve savunulacak yanı yoktur; ama yine de bir özet vereyim.

Şunu da belirteyim ki, burada bu ayete değinmemin nedeni, halife Ömer’i daha iyi tanıma fırsatına sahip olmaktır.

Birinci görüş: Mekke’den Medine’ye giden Müslümanlardan bir grup bir ara kendi aralarında “Biz hanımlarımızla sevişirken onları her pozisyonda tutarız: Ayakta, yatırarak, domaltarak gibi (Özür dilerim! Terbiyem bu terimleri kullanmaya müsait değil; ancak kaynaklarda bunlar ismen geçtiği için söylemek durumundayım. Bir de ibret olsun ki, bu 21. asırda insanlar hâlâ neyin peşindeler, kimlerin arkasına takılmışlardır diye var olan bilgiyi olduğu gibi aktarmak durumundayım!). Bunu duyan bir Yahudi, “Hey Allah’ım bunlar hayvan mıdır nedir ya!” diyerek hayretini dile getirir. Güya Yahudilerde sevişme anında tek yön kullanılıyormuş; başka pozisyonlar yokmuş. İşte benzer olaylardan dolayı bu ayet inmiş ki, bir erkek her pozisyonda eşini tutup sevişebilir; ancak sevişme yeri belli ve hep aynı olmalı. İşte ayetin niçin geldiği (oluştuğu) konusunda bir görüş bu.

İkinci görüş: Bu ayete göre insanlar hanımlarıyla hem mutad yoldan, hem makattan istediği şekilde cinsellik yaşayabilir; ayet buna bir fetvadır diyenlerin görüşü. Bunu savunanlar arasında İmam Ahmet b. Hanbel, Abd b. Hamit, muhaddislerden Tirmizi, Nesai, Ebu Ya’li el-Mevsıli, İbni Cerir, İbni Munzir, İbni Ebi Hatem, İbni Hiban, İmam Taberani, Beyhakı, Haraiti, İbni Ömer, Nafi gibi isimleri sıralar İmam Suyuti. Hatta şunu da aktarır: İmam Şafii’den sormuşlar: Bir erkek eşiyle sevişirken makattan da ilişkiye girebilir mi? diye. O da, “Bu konuda kanıt yok, anlaşılan o ki, helaldir/dinen sakınca yoktur.” yanıtını vermiş.

Hatta İmam Şafii ile Muhammed b. Hasan arasında bu konuda bir tartışmanın geçtiğini de aktarıyor İmam Suyuti. Muhammed diyor ki, mademki İcadını tarlaya benzetmiş (verimlilik demek) o halde bilinen yol dışında haramdır. Çünkü başka yerlerden sevişmekte verimlilik yok. Çocuk ancak o malum yerde cinsellik olursa oluşur. Onun için başka yerler anlaşılmamalı diyor. İmam Şafii buna karşı, peki diyelim bir erkek eşinin karnıyla oynadı veya bacaklarıyla oynadı ve tatmin oldu. Peki, bu (durumda bir sakınca var mı? Adam hayır yanıtını veriyor. O zaman imam Şafii, “O halde arkadan da sevişmek bu ayete göre helaldir” diyor, tabii ki dine her halükârda toz kondurmayanlar, burada da “Ola ki imam Şafii’nin bu görüşü, (daha Bağdat’ta iken ortaya attığı eski görüşüdür (ki buna kavl-i kadim denir)” şeklinde bir kurtarma operasyonu iddiasında bulunabilirler!

Suyuti, ‘Dürrü’l Mensur’ adlı, Cessas da kendi tefsirinde şu somut örneği veriyorlar: Malik b. Enes’ten sormuşlar; insan arkadan/makattan cinsel ilişkide bulunsa acaba bunun dinde yeri nedir? O da demiş ki, hele bir saçıma bakın ıslak daha; ben aynısını az önce eşimle yaptım ve yıkanıp dışarı çıktım” diye karşılık verir. İbni Kudaime de, yukarıdaki ayete göre kadınla makattan cinsellik yaşamakta sakınca yoktur yorumunu yapmıştır (Muğni adili kitabında).

Üçüncü görüş: Anılan ayetin azl için inmesi mümkün demişler. Yani cinsel ilişki anında erkeğin, menisini dışarı akıtması demek. İşte bu ayet inmiş ki erkek böyle bir durumda özgür olsun/yapabilirsin diye. Hâlbuki bunun az önceki ayetle uzaktan yakından ilgisi yok. Ayet açık diyor ki, kadın erkek için bir nevi tarla durumundadır. Dolayısıyla tarlasına istediği yerden girebilir. O kadar açık ve net.

Bazen bir fotoğraf-bir manzara, açıklamaya gerek duymadan birçok şey ifade eder. Kanımca bu ayet ve geliş seyri de böyledir: Yani iş gelir dolaşır yine Ömer’e dayanır; diğerleri önemli değildir: Acaba kendisi Muhammed’e gidip eşimle ters yattım demeseydi bu ayet gelir miydi! Asla! Gerçek şu ki, kalan diğer yorumlar boşuna yazılmış, gerçeği yansıtmıyor. Ayetin gerçek nedeni, Ömer’in az önceki olayıdır.

Anlatıldığı gibi Yahudiler, genelde Hz. Muhammed’in yandaşlarının, özelde Ömer’in cinsel ilişki biçimlerini beğenmeyip onlarla alay edince, Allah da ayet gönderip Müslümanların yaptıklarının normal olduğunu söylüyor ve bunu meşrulaştırıyor. Demek ki yeryüzünde artık başka problem kalmamış, Tanrı da kalkmış bu gibi konular için ayet gönderiyor.

Birkaç kaynağımda yazdım ve şu an elimde olan yeni bir çalışmamda yine farklı bir şekilde değiniyorum ki, “Halife Ömer’in düşünceleri ayetle yanıt buluyordu” açıklaması İslami kaynaklarda çok işlenmiş. Net bir şekilde, “Ömer görüş belirtiyordu, onun düşüncesi doğrultusunda ayet geliyordu” ifadeleri var. Yine Ömer’in oğlu, “Ömer bir fikir söyleseydi, diğer insanlar onun tersini söylemiş olsaydı, illaki gelen ayet Ömer’in fikirleri doğrultusundaydı” diyor. Birçok yazar bu konuda Ömer’in, ayetlerle şekillenen sözlerini liste halinde bile yazmışlardır!

Sanırım Ebu Hanife, Ömer’in bu durumunu göz önüne almış ki, “Ben Hz. Muhammed’le bilirlikte yaşasaydım, kendisi benim birçok sözümü alır, seçerdi” cümlesini kullanmış. Hatta Ebu Hanife bunu derken, biraz da konuyu açıyor ve şöyle devam ediyor: “Çünkü din iyi fikirlerden oluşan nasihatlerden ibarettir” diyor. Nitekim aynen halife Ömer gibi birçok konuda kendisime Hz. Muhammed şöyle demiş denildiği halde, Ebu Hanife tam tersini yapıyor. Hatta bu konuda Hz. Muhammed”in dört yüz hadisine ters kararlar aldığı, İslami kaynaklarda anlatılmaktadır. Somut birkaç çarpıcı örnek vereyim.

Mesela Hz. Muhammed bir savaşa gittiği zaman kur’a çekmek suretiyle bir eşini yanına alır götürürdü; bu meşhur bir olay. Bilindiği gibi bir seferinde de eşlerinden Ayşe’yi götürüyor ve yolda onun başına o meşhur ‘İfk’ olayı geliyor. (242) Ebu Hanife bu yöntemi tasvip etmediği gibi, üstelik bu kuralın kumardan farkı yoktur diyor. Yine hem hadis var, hem de Hz. Muhammed’in uygulaması ki bir savaşta Hz. Muhammed piyade olan askere ganimetlerden tek hisse, atlı olana da iki hisse fazladan pay veriyordu. Yani atın payı daha fazlaydı. Ebu Hanife burada, acaba bir insanın değeri hayvandan daha mı düştüktür diyerek çok sert eleştiride bulunuyor ve Hz. Muhammed’in bu uygulamasını kabul etmiyor. (243)

Yine meşhur bir İslami kuraldır ve aynı zamanda mezheplerin de uygulamalarında var ki, alış-verişlerde her şey bitse de, alıcı ile satıcı o mekânı terk etmedikleri sürece pişman olmak isterlerse olabilirler hükmü var. Ebu Hanife bunu da kabul etmiyor: İşlem bitti mi artık her şey biter diyor ve çok da mantıklı açıklamalar yapıyor. Şöyle diyor: Peki diyelim iki kişi uzun süre aynı cezaevindeler veya bir nedenden dolayı uzun süre bir gemide kalırlar; bunların durumu ne olacak!

Diyelim bunlar arasında bir satış akdi gerçekleşse, bu durumda demek ki cezaevinde, gemide veya uzun bir yolculukta (Hani eskiden insanlar yaya olarak aylarca hacca, askerliğe giderdi) oldukları sürece istedikleri zaman cayabilirler diyor ve bunu saçma buluyor.

İmam-i A’zam buna benzer çok örnekler veriyor. (244) İşte bu tavırlarıyla İslam otoriterleri nezdinde sevilmemiş; hep aleyhinde yazıp çizilmiştir.

Bilindiği gibi, İslam’da Kur’an’dan sonra gelen en güçlü kaynak Buhari ve Müslim’dir. Ama her ikisi de İmam A’zam Ebu Hanife’den hiçbir hadis aktarmamışlar. Üstelik İmam Buhari onu şiddetle eleştirmiştir: İmam A’zam dinde tahribat yapmıştır diyor. İmam A’zam aynı eleştiriyi, Malik, İmam Evzai, İmam Süfyan-i Sevri gibi mezhep sahiplerinden de almıştır. Mesela; Malik, İslam’da Ebu Hanife kadar daha zararlı biri yeryüzüne gelmemiştir, onun dine verdiği zarar, şeytanınkinden de fazladır diyor.

İmam Evzai’ye Ebu Hanife’nin ölüm haberi verildiği zaman, “Allah’a şükürler olsun ki gitti; yoksa bu dini bitirecekti” diyor. Süryani Sevri (o da hak bir mezhep sahibi, ancak taraftarı kalmamış), “İslam’da Ebu Hanife kadar uğursuz biri ortaya çıkmamıştır” diyor. Malik bin Enes birinden soruyor: Sizin yurdunuzda İmam-i A’zam anılıyor mu, taraftarı var mı? Adam, evet deyince Malik b. Enes, “O zaman bu memlekette durmak haramdır; burayı terk etmek lazım” diyor. (245) Şunu da unutmamak lazım ki, bunlar aynı zamanda onun çok zeki olduğunu da belirtiyorlar. Mesela İmam Şafii’nin Malik b. Enes’ten aldığı şöyle bir yorum var: İmam-i A’zam öyle biriydi ki, eline bir taş, bir tahta parçası alıp altındır deseydi, onu altın olarak dinleyenlerin kafasına sokardı, o kadar zekiydi diyor. (246)

Bir gün Kâ’be içinde iken adamın biri ona, ben yeryüzünde bir Kabe’nin var olduğuna inanıyorum; ancak şu an içinde olduğumuz bu mekân mı yoksa dünyanın başka bir yerinde mi emin değilim diyor. İmam A’zam ona, senin bu açıklaman imanına zarar vermiyor diyor. (247) Ve en ilginci, şeytan/iblis ile halife Ebubekir’in imanı aynıdır, hatta Hz. Âdem’le şeytanın imanı aynıdır diyor. (248)

En ilginci, fıkıh kaynaklarında helal sular için kulleteyn diye bir ölçü var. Özetle, bir mekânın hacmi şu kadar olsa ve içinde toplanan suyun rengi, kokusu, tadı bozulmuyorsa dinen helaldir hükmü var. Bu meşhur bir kural. Diyelim ilkel koşullarda bir suyun rengi normal, kokusunda da sorun yok ve tadı da normal; ancak içinde öldürücü bir şey var veya bilerek konmuş, bunu ancak ilgili uzmanlar bilir. Peki, az önceki kurallar yeterli mi? Hayır. İşte bunun için Ebu Hanife şöyle karşılık veriyor: O zaman arkadaşlar işesin ve bu hacimde bir idrar biriktirsinler; sonunda da Hz. Muhammed’e gidip, “işte ölçüler tutuyor, peki bu durumda bu sidik de artık kulleteyn sayılır. Dolayısıyla helal mi olacak bu idrar?” diye sorsalar, acaba Hz. Muhammed buna evet helaldir yanıtını mı verecek diyor! (249)

Yine İbni Mübarek kendisinden, “Hz. Muhammed namazda rükû ederken (eğilirken) kalktığında iki elini yukarıya doğru kaldırıyordu. Dolayısıyla bir insan namaz kılarken rükûdan kalktığında ellerini kaldırsın mı, ne dersin, diye soruyor? İmam A’zam, “Hayrola! Uçup uzaya mı gideceğiz ki kanatlarımızı açalım!” şeklinde alaylı bir yanıt veriyor.

Burada dikkatleri çeken, Ebu Hanife’nin, “Dini bir nevi kanun, güzel fikirler” gibi algılamış olmasıdır. İnsan onun bu düşüncelerini iyi tahlil edince, net anlaşılıyor ki kendisi İslam’ın tanrısal boyutuna inanmamış, tersine o günkü şartlara göre bir nevi beşer kanunu olarak değerlendirmiştir. Halife Ömer hakkında da önemli sözleri var. Bir gün Ömer’in fetvaları İmam A’zam’a anlatılınca kendisi, “Bırakın bu şeytan sözlerini” karşılığını vermiştir. Yine Halife Osman için şu ilginç ifadeyi kullanıyor. Hz. Muhammed iki kızını bir Yahudi’ye verdi diyor. Hani Osman Muhammed’in iki kızıyla evlenmişti, bunu kastediyor. Yine ona atfedilen şöyle bir olay var. Bir adamın iki katırı varmış. Birine Ebubekir, diğerine de Ömer adını vermiş. Yani her iki halifeyi sevmediği için isimlerini katırlarına vermiş.

Bir gün başka bir adam gitmiş bu iki katırdan birini öldürmüş. İmam-i A’zam’a da olayı anlatmışlar. O, gidin bakın öldürülen Ömer adındaki katır mı acaba demiş! Gidip Bakmışlar meğerki oymuş. (250) İşte bu aşırı fikirlerinden dolayı, bilindiği gibi hem ağır bedel ödemiştir, hem de hak diye bilinen mezhep liderleri ona şeytan bile demişlerdir.

Bir önemli İslam müctehidinden sorarlar, Ebu Hanife o kadar gezmiş, ancak Medine’ye gitmemiş; sen bunu nasıl yorumluyorsun? Adam, Hz. Muhammed demiş ki Deccal Medine’ye giremez. Ebu Hanife de bir çeşit Deccal olduğu için Medine’ye gitme şerefine nail olamamıştır diyor. (251)

Yine Hz. Muhammed zina suçundan dolayı birkaç Yahudi’yi recmle/taşlayarak katletmiştir. Bu konuda uzunca bir listeyi başka bir kaynağımda sundum. Ebu Hanife buna da karşı çıkmıştır. Madem dinleri ayrı, o zaman onlarla ne işimiz var ki onları katlediyoruz diyerek böyle bir uygulamaya karşı çıkıyor. (252)

Şu bilinen bir gerçek ki, İslam’a az veya çok dokunan, elbette ki tutunamaz; tersine aforoz edilir ve hatta fırsat varsa fiziki olarak ortadan kaldırılır. Nitekim İmam-i A’zam da bir cezaevinde gördüğü işkenceden sonra zehirlenerek hayata veda etmiştir.

Şu olay meşhurdur ki, 7-8 kişilik bir grup Medine’ye Hz. Muhammed’in yanına gelir, hastayız bize bir çare, diye yardım isterler. O da, falan yere gidin orada bizim develer var, çobanlar size onların sütünden versinler, bir de o develerin sidiğini için iyileşirsiniz diyor. Bu hadis başta Buhari olmak üzere birçok İslami kaynakta geçiyor ve meşhur bir olay. Hatta güya o insanlar iyileşiyor ve sonunda çobanı öldürüp o develeri çalıyorlar. Muhammed de onları yakalayıp işkenceyle öldürüyor. Hatta Kur’an’da Maide suresinden çok ağır ceza içeren bir ayetin bu olay üzerine indiği de anlatılıyor kaynaklarda. İşte Ebu Hanife bu idrar içme olayında da Muhammed’e ters düşüyor, kabul etmiyor. (253)

Burada şunu da belirtmek durumundayım ki, ben Ebu Hanife’nin bu farklı yanlarını anlatırken, onun çok ilerici olduğunu, her şeyiyle beğeni kazandığını vurgulamak istemiyorum. Onun da aklın kabul etmediği fikirleri çoktur. Ancak burada onun durağan olmadığını dikkate almak lazım. Onun kurcalayıcı yanı hoşuma gidiyor. Hak vermek lazım ki, o günkü koşullarda ancak bu kadar çıkış yapılabilirdi; bunu da inkâr etmemek lazım.

Yine birçok hadis var ki, insanın bir cariyesi (savaşta ele geçen kadın) şayet zina yaparsa onu kırbaçlayın. Bunu üç sefer tekrarlarsa artık bir ip değerinde de olsa onu satın diyor. Ebu Hanife bu konuda da muhalefet ediyor, bunu benimsemiyor. (254)

Ebu Hanife bütün baskı ve zorluklara rağmen çizgisinden vazgeçmeyince, hele siyasilere alet olmak istemeyince, dönemin (Abbasi) halifesi tarafından hapse atılır ve orada işkence edilir, daha sonra da zehirlenerek öldürülür. Hicri 80’de doğmuş, 150’de de öldürülmüştür.

İşte en basiti bu insan: Halk arasında bilinen İmam-i A’zam’la bu kısa başlık altında değindiğim İmam-ı A’zam arasında hiçbir benzerlik var mı? Asla… İşte hep söylüyorum: Şu anki İslam, idareciler tarafından 14 asırdır ilave edile edile bu hale gelmiş ve resmi bir İslam tarihi oluşmuştur; bunun gerçeklerle hiç ilgisi yoktur; bu ancak hayali bir İslam tarihi ve hayali bir kadrodur. Nereden biliyoruz? İslami kaynaklardan biliyoruz. Çünkü o zaman belki koşulların da uygun olmamasından kaynaklı, profesyonelce bir sansür uygulanmamıştır. Çok açık bilgiler ve ipuçları kendi kayıtlarına geçmiştir, tabii ki ilim ve mantık da görevini yapar, gerçeği ayıklar. Söz Ömer’in kerametlerinden açılmışken ben biraz İmam-i A’zam’a değindim. Nedeni buydu; yoksa konuları dağıtmak istemem. (255)

Ömer, özellikle kadınlara karşı çok sertti

Velisinin izni olmadan bir kadın evlense bu evlilik sayılmaz ve bu çifte zina cezası uygulanır diye hüküm veriyordu. Nitekim bunu uyguluyor ve valilerine de bu konuda talimat veriyordu.

Bir gün Eş’as bin Kays Ömer’e misafir oluyor. Ömer onun yanında bile eşini dövmeye başlıyor. Eş’as araya girince Ömer, Hz. Muhammed’in, “bir erkek eşini dövmekten sorumlu değildir” sözünü aktararak kendini haklı çıkarmaya çalışıyor.

Zaten Ömer’in kamçısı/kırbacı hep elindeydi, hizmetlileri, cariyeleri döverdi. Kadınlara ihtiyaç fazlası elbise almayın. Çünkü kadın kısmı biraz gözlerini açtı mı kontrolden çıkar diyordu. Burada somut bir örnek vereyim. Halife Ebubekir ölünce, doğal olarak yakınları ağlıyor. Ömer onların seslerini duyunca kızıyor ve Hişam b. Velit’e, “Bu kadınları evden dışarı çıkart” diyor. Onun bu sözü Hz. Ayşe’nin zoruna gidiyor ve aralarında tartışma çıkıyor. Sonuçta adam onları çıkartıyor ve Ömer kendilerini kırbaçla dövmeye başlıyor: Niye ağlıyorsunuz diye.

Ömer’in bu baskısı, kadınları dövdüğü olayların zamanlaması çok önemlidir. Çünkü Ebubekir akşam vefat ediyor ve aynı gece Ömer tarafından yıkanıp gömülüyor ve sabahleyin de, Ebubekir vefat etti, arkasında da Ömer’in kendisini halife seçti diye ilan ediyor. Kanımca bu olayda kadınların ağlamasından duyduğu rahatsızlığın nedeni, çevrenin, Ebubekir’in vefat ettiğini duymasını istememesi. Çünkü duyarlarsa toplanırlardı ve kim halife olsun diye tartışmalar çıkardı. Nitekim Muhammed’in ölümünden sonra olduğu gibi. İşte bu durumda Ömer’in halifelik işi zorlaşırdı. O yüzden sükûneti sağlamaya çalışmış demek yerinde olur. Hindi bu konuda aldığı üç hadisin ikisinde, Ömer’in onları kırbaçladığını, Ayşe’nin Ömer’e tepki gösterdiğini yazıyor. İlginçtir ki hemen aynı bölümde şunu da aktarıyor: Bir sahabi, “derler ki Ömer ölüler için ağlayan kadınları döverdi”; ben bu söze hayret ederim. Çünkü Halit b. Velit vefat etmişti ve kadınlar da yüksek sesle ağlıyorlardı; bu arada Ömer hiç ses çıkarmadı, şeklinde bir hadis.

Farklı bir hadis de Ömer, Halit b. Velit için ağlayanlara, “Yeter ki feryat etmesinler; ağlamalarında sorun yok” demektedir… Burda Ömer’i saran bir endişe-korku var da ondan farklı davranmış demek daha gerçekçi olur. Ama aynı Halit b. Velit için farklı hadisler de aktarılıyor: Ömer onları dövüyor, türbanları yere düşüyor. Hatta Ömer’e, bak türbanları düştü şeklinde hatırlatmada bulunulduğu halde o, “Türban düşsün, önemli değildir” diyor…

Adamın biri Ömer’e, bir eşim var ben ondan bir yere gidemem çok kıskançtır. Diğer eşimi ancak sırasında/nöbetinde görebiliyorum diyor. Ömer, “Kadın milleti hep böyledir: Ne Allah’a inanır, ne de müminlere güvenir” karşılığını veriyor. (256)

Muhammed’in Ömer’den ne kadar korktuğu ve yine Ömer’in ne kadar Muhammed’i yönlendirdiği konusunda, Kur’an’ın oluşumunda fikirlerini ayetlere dönüştürmek hususunda somut bir örnek anlatmakla bu bölümü burada kapatmak istiyorum. Anlatacağım örnek en başta Buhari ve Müslim’de geçmektedir. Kaldı ki, sözünü edeceğim ayetler de ortada. Ayrıca birçok tefsirden de açıklamalar sunacağım.

a) İbni Ömer’den:

İbni Selül (Medine döneminde Muhammed’in önemli bir rakibi) ölmüştü. Oğlu, Hz. Muhammed’e gelip kendisinden, “Gömleğini ver babama kefen yapayım. Bir de babamın cenaze namazını kıl, günahlarının bağışlanması için de ona dua et” dedi. Peygamber gömleğini verdi, bir de izin ver namazını kılayım dedi. Adam izin verdi. Hz. Muhammed kalkıp namazını kılmaya gidince, Hz. Ömer müdahale etti: Bu adam senin düşmanın. Dolayısıyla sen nasıl gider namazını kılarsın diyerek karşı çıktı. Sonuçta Muhammed kendi dediğini yaptı ve gidip namazını kıldı. Bunun üzerine Tevbe suresi 84. ayeti indi (ki ayet, bu olayda Hz. Ömer’in fikrini onaylamış oluyor) Anlamı şu: “Onlardan (münafıklardan) ölmüş olan hiçbirinin namazını kılma. Onun kabri başında da durma. Çünkü onlar Allah ve peygamberini inkâr ettiler ve fasık olarak öldüler.” (257) diyor.

b) Yine İbni Ömer ve yine Buhari’den:

İbni Selül Ölmüştü. Bu arada oğlu Hz. Muhammed’in yanına geldi. Muhammed de ona gömleğini verdi, götür babana kefen yap dedi ve kefen işi bitince de bana haber ver gelip cenaze namazını kılayım dedi. Bu arada Hz. Ömer itiraz etti: Allah sana münafıklar üzerinde namaz kılmanı yasaklamadı mı, nasıl gider namazını kılarsın dedi. İşte bu tartışmalar devam ederken, Tevbe suresinin az önceki ayeti (84) indi ve böylece Hz. Muhammed, İbni Selül’ün namazına gitmedi. (258) Dikkat edilirse bu hadis, önceki hadisle ters düşüyor. Ama kaynak da olayı aktaran kişi de aynı.

c) Bir daha İbni Ömer ve bir daha Buhari’den:

İbni Selül öldüğünde oğlu Hz. Muhammed’e geldi. Bu arada Muhammed ona gömleğini verdi, “Götür babana kefen yap” dedi. Bir de kalkıp onun cenaze namazını kılmaya gidince Ömer, “Nasıl münafıkların namazını kılmaya gidersin!” diye itiraz etti. Sonuçta namazını kıldı, biz de onunla birlikte cenaze namazım kıldık. Bu olay üzerine Tevbe suresinin 84. ayeti indi diyor İbni Ömer. (259) Evet; yine olayı aktaran kişi aynı, kaynak aynı ve görüldüğü gibi içerik nasıl…

d) Yine Buhari; ancak bu sefer İbni Abbas halife Ömer’den aktarıyor:

İbni Selül ölünce, Hz. Muhammed onun namazını kılmaya çağrıldı. Muhammed bunu olumlu buldu ve kalkıp namazını kılmaya gidince Ömer, “Bu adam hayatta iken sana karşı şöyle şöyle diyordu (senin aleyhinde çalışıyordu)” diyor ve adamın olumsuz yanlarını anlatıyor. Buna karşı Muhammed gülüyor ve Ömer’e, “Boş ver” diyor. Sonunda gidip namazını kılıyor. Bu arada Tevbe suresinden iki ayet iniyor (biri az önce sözü edilen 84. ayeti). Ömer bu olup bitenlere karşı, daha doğrusu başarısına karşı, “Ben cesaretime hayret ettim” diyor. (260)

Ömer Muhammed’e yaptığı bu gibi itirazlar sonucu oluşan ayetleri görünce, coşuyor, hatta bir sözünde, “Üç konuda benimle Allah’ın görüşleri çakıştı/ paralel çıktı” diyor ve onları teker teker anlatıyor. (261)

e) Yine Buhari, aynı olay; bu kez alıntı Cabir’den:

İbni Selül gömüldükten sonra oğlu Hz. Muhammed’e geldi. Muhammed’in isteği üzerine babası tekrardan kabirden çıkarıldı ve dizleri üzerine kondu. Hz. Muhammed tükürüğünden onun üzerine sürdü, üfürdü ve sonunda gömleğini ona kefen yapıp tekrardan gömdüler şeklinde açıklama yaptı. Cabir’in aktarımına göre, Muhammed’in gidip namaz kıldığı, Ömer’in buna İtiraz ettiği ve buna bağlı olarak ayet indiği açıklaması yok. Yani önceki hadislerden farklı aktarım söz konusu burada. (262)

f) Yine İbni Ömer, bu kez Buhari ve Müslim’in ortak hadislerinden:

İbni Selül ölünce, oğlu gelip Muhammed’den, babasına kefen yapsın diye gömleğini istedi ve Muhammed verdi.  Adam bu arada, babamın cenaze namazını da kıl dedi. Muhammed kalkıp gidince Ömer itiraz etti: Münafıktır namazı kılınmaz dedi. Ama Muhammed gidip namazı kıldı. Ondan sonra Tevbe suresinin 84. ayeti indi şeklinde aktarıyor. (263)

Aslında bu konuda Buhari ve Müslim’de ne kadar hadis var, yapı ne kadar hantal diye genel bir tarama yapmadım. Çünkü amacım bu hadis değil ki. Bunu bir örnek olarak ekledim. Belki de Buhari-Müslim’de başka bölümlerde ve aynı kişilerden daha farklı/çelişik hadisler de var konu hakkında; olayın anlaşılabilmesi için hantala gerek yok; verdiğim örnekler yeterli.

Müslim-Buhari’nin ortak olarak aldıkları şu hadisi de aktarmak istiyorum. Konunun bütünlüğü açısından buraya yazılması uygundur.

– Hz. Muhammed, “İnsanlar yüz deveye benzer. Birine binmek istersin; ama uysal birini bulamazsın” diyor. (264) Burada toplumun gericiliğinden, cehaletinden söz etmek istiyor, bunu dillendiriyor.

Müslim’i Türkçeye çeviren mütercim bu konuda şunları aktarıyor:

Hz. Muhammed neden münafık olan İbni Selül’e bu kadar İlgi gösterdi, diye sorulunca, şöyle yanıt verilebilir: Demek ki Hz. Muhammed o kadar merhametli ki, kendine düşman olanların namazına bile gidiyor veya burada politik bir mülahaza da düşünülmüş olabilir. Nitekim onun gitmesinin olumlu sonuçları olmuştur diyor. Şöyle devam ediyor mütercim: Bir de bu olaydan şunları da öğrenmiş oluruz ki, artık münafık olanın namazı kılınmaz; ancak yıkanır ve kefenlenebilir. Başka bir hüküm de, artık Hz. Muhammed’in burada yaptığı gibi, gömlek kefen olabilir. Hani o da gömleğini vermişti ya…

Bu olaydan çıkan bir başka önemli not da, halife Ömer’in ne kadar büyük bir insan olduğu, fikirlerine ayetle yanıt verilen bir kişilik sahibi olduğu şeklinde yorumlar yapıyor. Bir diğer ders alınacak husus da, demek ki gerek varsa cenaze kabirden çıkarılabilir; buna kanıt olarak da Muhammed’in İbni Selül’ün cenazesini çıkardığı gibi. Ama Muhammed’in o tükürüğüne nasıl bir yanıt verirler bunu merak ediyorum. Çünkü hadislerde, Muhammed onu kabirden çıkarıp tükürüğüyle yüzüne üfürüp püfürdüğü cümlesi de var.

Bu olaydan İslam âlimleri ne kadar önemli hüküm ve fetvalar çıkarmışlar; çok ilginç!

Ömer’in bilinmeyen yönleri çok; bunlar ancak çok cüz’i bir kısım. Ama sanırım yine de bu örnekler bir şeyler ifade ediyor. Belirttiğim gibi bunları, İslam’da en sağlam diye kabul edilen kaynaklardan derledim. Zaten Ömer’le alakadar olan ayetler ortada; aslında bir bakıma hadislere hiç de gerek yok.

İşte böylesine bir Ömer’den suikastlar beklenir mi beklenmez mi? sorusuna sanırım bu açıklamalar katkı sunabilecek durumda.

Halife Ömer’e biraz da farklı bir pencereden bakalım. Bilgiler yine İslami kaynaklardan.

Ömer bir ara yerden bir hayvan püskülünü alır, şöyle der: “Keşke ben de bu püskül gibi yaratılsaydım, keşke insan olarak yaratılmasaydım, keşke annem beni doğurmasaydı, bir hiç olsaydım, unutulup gitseydim” gibi feryat içeren ifadeler kullanır. Diğer bir sözünde, gökten haber gelse ki, herkes cennette girecek, yalnız tek bir kişi kalacak; onun da ben olacağımdan korkarım” demiş. Onun hakkında şu gibi sözler de var. Bir gün halk Ömer’in gelip konuşması için toplanmış ama o çok geç gelmiş. Arkadaşları bunun nedenini sorunca kendisi, “Elbisem kirlenmişti, yıkadım. Başka da yedek yoktu ki giyip de dışarı çıkayım. İşte kuruyana kadar beklemek zorunda kaldım” demiş. Buna benzer farklı bir hikâye de şöyle: Ömer öylesine mütevazı bir insandı ki, örneğin; hurmanın en ucuzunu alırdı, onda kibir falan yoktu. Yemek yerken ellerini yalar, diliyle temizlerdi gibi methiyeler anlatılır İslami kaynaklarda. Bundan kastedilen mesaj da şu; Yani parmaklarını selpak olarak kullanmak suretiyle hem temizliğe önem verirdi, hem de zerre kadar bir yiyecek boş gitmesin diye parmaklarındaki o artıkları bile değerlendirirdi.

Bir gece biri onun yanına gidip selam verir; o arada Ömer bir şeylerle meşguldür ve adamın selamını almaz. Daha sonra yanına yanmakta olan mumu söndürüp bir yere bırakır, başka bir mum alıp yakar, ondan sonra o adamın selamını alır. Nedenini şöyle açıklar. Önceki mum hazineye aitti, elimdeki iş de kamu işiydi. Dolayısıyla devlete ait mum yanmakta iken selamını alsaydım, belki daha sonra özel konulara devam edecektik; işte o vakit özel sohbetlerde devlet malını kullanmam söz konusu olurdu ve ben günaha girerdim. Ama yaktığım bu ikinci mum ise benim şahsıma aittir. Dolayısıyla şimdilik istediğimiz kadar konuşabiliriz der.

Bir diğer anısı, Ömer o kadar Allah’tan korkardı ki, hep ağlıyordu ve akan gözyaşları onun yüzünde iz bırakmıştı, dere gibi iki şerit oluşmuştu yüzünde şeklinde anlatımlar. (265)

Benzer örneklerden birkaçını daha vereyim. Kudüs alınmış, Halife Ömer gidip merasimle bu işi ilan edecekmiş veya diyelim Mescidi Aksa’nın anahtarlarını alacakmış (Bunlar meşhur, halk dilinde hep söylenen şeyler. O yüzden kaynak olarak ben bu hikâyelerin peşine takılmadım). Kudüs yoluna çıkarken yanında hizmetlisi de varmış. (Anlaşılan tek bir binit hayvanları varmış). Ömer hizmetlisine, belli bir süre sen bin, belli bir süre de ben bineyim/sırayla binelim, adalet yerini bulsun diyor ve sırayla biniyorlar. Tabii ki öbür tarafta millet toplanmış onu karşılamaya hazırlanmışlar, halife ne zaman gelecek diye merak içindeler. Tam yolun sonuna, milletin toplandığı yere geliyorlar (orada su var, sudan geçmeleri gerekiyor), yürüme sırası Ömer’e geliyor. Ömer’in o deveden inip suya girmesi gerekiyor; yanındaki hizmetlisi/kölesi de hayvana binip o şekilde karşıya geçecek. Hizmetlisi artık burada sen bin demişse de Ömer, “Hayır; adalet yerini bulsun, sıra senindir bineceksin” diyor ve kendisi suya girip o şekilde karşı tarafa geçiyor, kölesi ise hayvana binerek karşıya geçiyor ve Ömer’in dediği gibi adalet yerini buluyor…

Yine bir ara neler oluyor acaba diye halkı yoklamak, olup biteni gözlemek için bir gece dışarı çıkıyor. O sırada yetimleri olan bir kadından, “Biz perişanız durumumuz sanki halifenin umurunda mı” şeklinde sözler duyuyor ve hemen geri dönerek hazinenin malından bir torba un sırtına alıp onun evine götürüyor; o arada ben halifeyim demiyor. Kadın onun bu iyiliğine karşı, “işte senin gibi merhametli insanları halife yapmıyorlar ki” diyerek ona övgülerini dile getiriyor. (266)

Onun hakkında şu gibi övgüler de var: Ömer halife olduğu halde gömleği dört parçalıydı, yani o kadar tevazu gösteriyordu veya o kadar parasız pulsuzdu. Buna rağmen devletin bir şeyini almıyordu gibi laflar. Bir diğer olay da, Ömer ibadet ederken bir ayet okur ve o ayetin onda bıraktığı tesirle ağlar bayılır, bunun sonucu olarak da onu o baygın haliyle evine alırlar. Öyle olur ki belli bir süre yataktan kalkamaz, hastalandığı etrafa yayılır. Hâlbuki hasta değil; okuduğu ayet onda çok etki yapmış da bundan bayılıp kalmış deniliyor! (267). Tabii ki hangi ayetti denilmiyor. Denilseydi bari başka inananlar da okur, denerdi!

Halk arasında onun şu sözü de meşhur: “Fırat nehri kenarında bir kuzunun başına olumsuz bir şey gelse, bundan da Allah’a hesap vermekten korkarım veya bundan da sorumluyum” gibi abartılı ifadeler ona mal ediliyor. Böyle bir söz söylemiş veya söylememiş bu hiç de önemli değil. Önemli olan onun pratiğidir/icraatıdır. Ve hele hele önemli olan Kur’an’ın kendisidir. Örneğin; madem Kur’an diyor ki savaşlarda inanmayanların boynunu vurun, parmaklarını da doğrayın ve yine madem Kur’an diyor İd, savaşlarda Müslümanlara yardım etsinler, insanları öldürsünler diye ben melekler gönderiyorum ve yine madem Kur’an diyor ki cennette dört ırmak var, bal ırmağı, şarap ırmağı, temiz su ırmağı ve süt ırmağı ve bunlara benzer daha neler neler, o zaman iş bitiyor. (268) Ama olaylara bir bütün olarak bakılınca Ömer’in de hakkını vermek lazım: Halkın bildiği Ömer gerçek Ömer mi, yoksa hayali Ömer mi! Burada hakem akıldır, bilimselliktir ve tarihte olup biten gerçeklerdir.

Bir sözünde de, “Keşke ben babamın ahırında bir kuzu olarak dünyaya gelip büyüseydim. Hiç olmazsa büyür koç olurdum ve kesilir bazılarına vitamin olurdum” diyor. Diğer bir hikâyesi de şöyledir: Bir gün hasta iken minbere çıkıyor ve durumunu anlatıyor, nesi var, neresi ağrıyor diye. Cemaatten birileri de ona, “Bu durumda senin ilacın baldır” diyor. O da, benim şahsi balım yok; var olan da devletin/hazinenindir, dolayısıyla ben kullanamam/haramdır diyor. Orada bulunanlar kendisine izin veriyorlar, ondan sonra ancak ilaç kadar kullanabiliyor. (Peki devlet malıysa, sadece oradakiler mi fetva verse helal olur. Ya diğer bölgelerdeki Müslümanların hakkı?) Onun övgülerinden biri de, adamın biri onun ölümünden sonra kendisini rüyasında görüyor, bakıyor ki Ömer ter içinde kalmış, terini temizliyor. Bu ne haldir diye sorunca Ömer, “İnan ki ben öleli on yıl oldu, hep burada hesap vermekle meşgulüm. Neyse ki yeni kurtuldum” yanıtını veriyor. (269)

Bu masalları anlatanlar; ya, işte Ömer böyle bir Ömer’dir mesajını vermek istiyorlar kaynaklarında.

Hatırlıyorum, Diyanet bu gibi masallarla dolu hazır hutbeler gönderirdi, hocalar da milletin kafasına okur, dünyadan haberi olmayan insanları bu masallarla uyutmaya çalışırdı. Cemaat de bunları dinleyince, ‘ya biz nerde, eskiler nerde’ diyerek imanlarının zayıf olduğuna, daha fazla çalışma gerektiğine inanırlardı.

Bir kere onun bu kadar korkması, davasına bağlılığının zayıf olduğuna bir kanıttır. Çünkü onun inandığı peygamberi ona cennet müjdesini vermişti. Bu durumda niye cehennem için tek bir kadro varsa o da benim desin ki! Yoksa peygambere inanmıyor muydu? Bu konuda en başta Buhari ve Müslim’de anlatılan şöyle bîr olay var. Bu bir örnek; yoksa buna benzer hadisler çok. Hz. Muhammed bir gün ona, “Rüyamda cennette bir köşk gördüm, yanında da bir havuz ve bir kadın vardı, o kadın havuzdan abdest alıyordu. Ben sordum, bunlar kime ait diye? Denildi ki bunlar Ömer’indir. Senin kıskanç olduğunu bildiğim için onlara bakmadım” diyor. Bunun üzerine Ömer, “Yok yok sana karşı kıskanç olur muyum” karşılığını veriyor. (270)

İşte bir taraftan cennette parsellerden söz etmek, diğer taraftan ağlamak olmaz: Şayet cennete ve kendisine verilen cennet garantisine, oradaki hurilere, kebaplara inanmış olsaydı, o zaman aman ha ben bu çileli dünyada ne yapacağım, bir an önce gideyim demesi gerekiyordu. Demek ki bilindiği gibi değil; işler çok farklı!

Aslında Ömer’in yaptığı da şuna benzer: Bilindiği gibi bir taraftan Hz. Ali’nin çocuklarını katletmişler, diğer taraftan da imam efendiden, “Acaba insanın elbisesinde bit/kene, haşere kanı varsa namaz fasit olur mu!” diye fetva sormuşlar. Bir taraftan kan seline çeviriyorsun coğrafyaları, senin eline geçse son ömründe, 7-8 yaşlarındaki çocukla evlenmek istiyorsun (Ebubekir’in kızı), hem Hz. Fatma’nın başına getirmediğin kalmıyor, keza kocası Hz. Ali ve halifelik makamını kullanarak 60 yaşlarında olduğun halde onların 9-10 yaşlarındaki kızını alıp eş olarak onunla yaşıyorsun, Hz. Muhammed olsun, Ebubekir olsun ve sana muhalif olan valiler ve daha neler neler… Sen onları ortadan kaldırıyorsun, şimdi de kalkmış ağlıyorsun, cehennem için tek kişi ayrılmışsa o da benim diyorsun.

Bu başlığı yine Ömer’in bir sözüyle kapatmak istiyorum. Eğer Allah’tın bir haber gelse, “Ey Ömer Allah senin durumunu açıklamadan sana kalsa sen şu üç şıktan hangisini kendine uygun bulur ve seçersin: Cennetlik mi, Cehennemlik mi, yoksa öldükten sonra toprak olup kaybolmak mı? Ömer, ben bir daha dirilmemek üzere toprak olup kaybolmamı tercih ederim diyor. (271) Aslında onun döneminde İslam fütuhatı adı altında ele geçirilen memleketlerin trajedileri anlatılmaz. Bence vereceği hesabın çok kolay olmayacağının kendisi de farkına varmış. O yüzden toprak olup da bir daha dirilmemek üzere demiş. Ev sahibi kendi evinin durumunu herkesten daha iyi bilir, diye bir söz var.

Ben bu olayları yazınca bir taraftan sinirlerim bozulur. Çünkü işin içinde suikastlar, komplolar, trajediler, katliamlar, cariyeler, talan-ganimet vs var. Bu gibi masalımsı, fıkra tipi olayları işleyince bir taraftan da bazen kendi kendime gülerim. Ama bir bakıma da çok üzülürüm. Çünkü 21. asırdayız hâlâ kitlesel bir şekilde bunlara takılan, kurtuluşu bunlarda bulan insanlar var. İşte bu çok hazin bir tablodur.

Dipnot:

213) a- Abdurrazzak, Musannaf, Megazi, Hadisti Ebu Lü’lü. No: 9775.

b- Taberi Tarihi, 4/1 16-136 ve 190 vd.

c- İbni Asakir, Tarih’ü Medinet-i Dımaşk, 44/409.

214) Tekvir, ilk 14 ayet.

215) Buhari ve Müslim, Fedail kısmı, Hz. Ömer konusunda. Lü’lüü ve’l Mercan, no: 1552.

216) a- İbni Asakir, Tarih’ü Medinet-i Dımaşk, cilt 44/23.

b- Mecme-ü Zevaid, Habeşistan hicreti kısmında, no: 9840.

c- Zehebi, Tarih-ül İslam, 1/181. Ömer’in nasıl müslüman olduğu kısımda.

d- el-Kamil fi Tarih, İslam-ü Ömer kısmında 1. cilt.

e- İbni Kesir, Bidaye-Nihaye, 3/108 ve siyer, 2/33.

f- Taberani, Mucem-i Kebir, 18/207, no: 20570.

g- Revd-ül Unuf, İslam-ü Ömer kısmında,

h- Beyhakı, Delalil, 2/95, no: 522 vs.

217) a- Ahbari Ömer, Tirmizi’den naklen, s. 389.

b- Kenz’ül Ummal, Menakıb-i Ömer, no: 35839.

c- Beyhakı, Sünen no: 19888.

218) a- Nevevi, Mecmu’, Diyat, 19/11 ve 15/234.

b- İmam Şafii, el-Ümm, 7/215-no: 2686. ‘Cinayet’ü Sultan’ kısmında,

c- Beyhaki, Sünen-i Kübra, 8/322,

d- İbni Kudame, el-Muğni, no: 1464- 12/35 Diyat bölümü, hükm’ü Iskati’l Cenin’i min’el feza’ bölümünde.

e- Taberani, M. Kebir, 1/65, no: 54.

f- Heysemi, M. Zevaid, 5/166.

g- Hindi, Kenz’ül Ummal, no: 9170-3/921 ve 35972, cilt 12/645 ve no: 40201.

h- Tabakat, 3/146.

219) a- Buhari. Bayram namazları kısmında ve Menakııb, Muhammed’in Medine’ye geçmesi kısmında.

b- Müslim, Bayram namazları kısmında 7 hadis bir arada almış,

c- Tirmizi, Mebakıb kısmında.

220) Bakara, Nisa, Talak, Ahzab, Nur gibi.

221) Tecrid-i Sarih, no: 1130, cilt 8/17.

222) a- Nisa suresi 34. ayet hakkında tüm uzun tefsirler. Özellikle Suyuti’nin Dürrü’l Mensur’u önemli.

b- Kur’an’nın Kökeni, s. 81 dipnot. Burada çok kaynak var.

c- A. Razzak, Musannaf, no: 17945.

d- Ebubekir Hemedani Şafii, el-Itibar’u fi’l Nasih-i ve’l Mensuh… s.1/180.

e- İbni Sad, Tabakat, 8/351.

f- Hindi Kenz: no: 44984.

223) Nur suresi, 58-59. ayetler.

224) Nur suresi, 58-59. ayetler.

225) Nur suresi, 27-29. Ayetler.

226) Nur sursi 58. ayetin tefsirinde:

a- Suyuti, Dürrü’l Mansur.

b- Kurtubi.

c- Vahidi, Esbab-i Nüzul.

d- İbni-1 Cevzi Zadü’l Mead

e- İbni Esir, Üsd Müdlic b. Amr kısmında.

f- İbni Hacer İsabe, Müdlic b. Amr kısmında.

227) İbni Abdi’l Ber, Istiab, Sait b. As kısmı, no: 987.

228) İstiab, no: 1394 Abdurrahman b. Ebubekir kısmında.

229) Mücadele suresi, 22. ayet.

230) Tefsirlerden: Kurtubi, Suyuti, Begavi, İbni Kesir ve daha birçoğu, Mücadele suresi 22. ayet açıklamasında. Ayrıca ibni Hacer, Telhis ve İsabe’de, İbni, Abdi-I Ber Istiab, Halcim, Beyhakı, Taberani, Naim gibi birçok muhaddis ve siyer yazarları da bunları işlemişlerdir.

231) Tecrid-i Sarih, No: 1, 164-8/171.

232) a-Tecrid-i Sarih Diyanet tercemesi, 2/352-no: 261.

b- Tefsirlerden: Suyuti, Mesela Dürrü-1 Mansur, Lübab’ü Nükul Nisa 65. ayet kısmında. Ayrıca ‘itkan’ adlı tefsir usulü kitabı 10. bölümde ve Tarih-ül Hulefa s. I24’te bunları işlemiştir… Kadı Beydavi, Hazin, Vahidi, Fahrettin Razi, İbni Kesir, Hamdi Yazır gibi müfessirler Nisa suresi 60. ayetin açıklama kısmında anlatmışlardır. Nesefi, Nisa 59’da almış bu bilgileri. Zamahşeri, Nisa 61-65. ayetlerde. Daha fazla kaynak için Kur’an’ın Kökeni adlı kitabımın s. 74’e bakılabilir.

233) a- Kenz’ül Umrral, Taharet, no: 27051.

b- Musannaf, Taharet kısmında 1/114. No: 416.

c- Beyhakı, Sünen 1/131 -590.

234) A. Razzak, Musmnaf, no: 415, Taharet, 1/114.

235) a- İmam Suyuti, (Dürrü’l Mensur), Vahidi, (Esbab-i Nüzul), Zamahşeri (Keşşaf), İbni’l Cevzi, (Zad’ül Mesir…), Şevkani (Feth’ül Kadir), Kadı Beydavi (Envar’ü Tenzil ve Esrar’ü tevil), İbni Kesir (Tefsir’ül Kur’an’il Azim), Kurtubi, (El-Cami’ü li Ahkam’il Kur’an) ve daha niceleri Hicr suresi, 24. ayet tefsirinde yazmışlardır. Ayrıca imam Ahmet Müsned’inde Abdullah b. Abbas hadislerinde almış. Tirmizi, Hakim, İbni Hiban ve daha birçoğu bunu almışlardır.

236) a- Suyuti, Dürrü’l Mensur tefsiri, Bakara suresi 187. ayeti,

b- Nisaburi, Esbab-i Nüzul, Bakara 187

237) Ahmet b. Hanbel Müsned-i, c. 2/40-42 ve Beyhaki, Sünen, 7/322. Kenz’ül Ummal, no: 45889.

238) Sünen-i Ebu Davud, Hudut Zina cezaları kısmı, no: 4399 ve 4402. Ayrıca Suyuti, Dürrü’l Mensur tefsiri, Bakara 233 ve Ahkaf 15. ayetlerin açıklama kısımları. Bir de bu iki ayetle ilgili diğer tefsirler. M. Taberi, Zehair’ül Ukba, 146 vd.

239) Bakara suresinin 223.

240) a- Tefsirlerden: Cessas, İbni Kesir, Kurtubi, Ibni’l Arabijaberi, Suyuti, Er-Razi, Begavi ve daha niceleri ilgili ayet yorumunda Ömer’in yukarıdaki olayı üzerine bu ayetin indiğini belirtiyorlar.

b- İbni Hibban, 9/516-no:4202.Burada dipnotta başka birkaç kaynak da veriyor: Ebu Ya’li Mevsıli, imam Ahmet b.Hanbel, Abdullah b. Abbas hadisleri kısmında. Bir de Tirmizi, Taberi tefsiri ilgili ayette, Nesai, Vahidi, Begavi tefsiri ilgili ayet, suyuti…

c- Tirimizi, no: 2906 Bakara tefsiri, Tuhfet’ül Ahvazi Tirmizi şerhi burada Ebu Davud ve İbni Mace’nin de bunu aldıklarını yazıyor.

d- Ahmet b. Hanbel Müsned, 1/297 Abdullah b, Abbas hadisleri kısmında.

e- Beyhakı, Sünen’ül Kübra 7/321, hadis no: 14125. Burada dipnotta ayrıca kaynaklar veriyor,

f- Sünen-i Nesai, 5/314. ve 6/302.

g- Taberani, Mucem-i Kebir 12/10-no: 12317. Taberani’nin muhakkiki Hamdi Selefi burada açıklama kısmında bu hadisin İmam Ahmet, Tirmizi, Nesai, Ebu Ya’li ve Heysemi tarafından da alındığını yazıyor.

h- Mecme’ü Zevaid, 6/319.

j- İmam Nevevi, Mecmu’, 16/419.

k- Tehzib-i Kemal, 1/337. Tirmizi, 4/184…

241) Heytemi, Aımet bin Hacer Mekki (h.974.ö), ‘Sevaikü’l Muhrika’, s. 138 ve devamı.

242) Buhari, Tefsir, Nur 12. ayet kısmında.

243) Bağdadi, 15/536, no: 7249. Burada yaklaşık Ebu Hanife’ye 150 sayfalık yer verilmiş; çok şey var.

244) Bağdadi, 15/535.

245) Bağdadi, 15/551.

246) a- Ahmet Emin, Duha’ül islam, 2/156-195.

b- İbni Ebi Şeybe, Musannaf, no: 37310-14.

c- Bağdadi, 15/463-no: 7249.

247) a- İbni’l Cevzi (597.h), El-Muntazam, hicri 150. yılı olayları kısmı, Ebu Hanife bölümünde.

b- Bağdadi (463.h) Tarih’ü Medinet’i Selam’, 15/ 507 ve devamı, no: 7249, Numan b. sabit kısmı.

c- İbni Ebi Şeybe (h.235), Musannaf, no: 37371-72.

248) Bağdadi, Tarih, no: 7249-15/509.

249) Bağdadi, Tarih, 15/535.

250) Bağdadi, Tarih, 15/534-15/499.

251) Bağdadi, 15/ 544-550-lbni Ebi Şeybe, Musannaf, no: 37245-47, cilt 20/68.

252) Kur’an’ın Kökeni adlı yaptım. İbni Ebi Şyebe, Musannaf, 37202-206.

253) İbni Ebi Şeybe, Musannaf, 37371-72.

254) İbni Ebi Şeybe, age. 37240-44, cilr 20/60.

255) Heytemi, Ahmet bin Hacer Mekki (h.974.ö), ‘Sevaikü’l Muhrika’, s. 138

256) a- İbni Mace, Nikâh, Kadını dövme kısmı, no: 1986.

b- Kenz, no: no: 42907-42911; 45628,45760, 45914-45920.

c- Abdurrazzak, Musannaf, no: 6680-82 ve 17938.

d- Taberi Tarih-i, 3/423- 13. hicri yılı olayları kısmında,

e- İbni Esir, El-Kamil, 2/204, hicri 13. yılı olayları, Ebubekir’in ölümü kısmı.

257) Buhari, Cenaiz.

258) Buhari, Libas, Bab’ü Lebsi’l Kamis kısmında.

259) Buhari, Tefsir, Tevbe suresi 84.

260) Buhari, Tefsir bölümü, Tevbe suresi 80. ayet kısmında.

261) Müslim, Fedail-i Ömer no: 1865.

262) Buhari, Libas. Bab’ü lebsi-l kamis.

263) a- Buhari, Tefsir bölümü, Tevbe suresi, 80. ayet kısmında,

b- Müslim, Sıfat-i Münafikin ve Fedail-i Ömer kısımlarında.

c- El’lü’lüü ve’lMercan, no: 1553.

264) Lü’lüü ve-l Mercan, no: 1651.

265) Beyhaki, Şa’bü’l lr. No: 785-2/240.

266) a- İbni sad, 3/193.

b- İbni Ebi Şeybe, Musannaf, Zühd kitabı, no: 34480.

c- Suyuti, Tarih-ul Hulefa, 1/116.

d- Beyhaki, Şa’b’ül İman, 1/485, no: 787.

e- Hindi, Kenz, 12/837 vd no: 35912-35916.

f- İbni Teymiyye, Minhac’ü Sünne, 5/482.

267) İbni Ebi Şeybe, Musannaf, Züht, no:35598-35635. halife Ömer bölümü.

268) Enfal, 9; 12. Al-i İmran 124-125 ve Muhammed suresi 15. Ayetler.

269) İmam Suyuti, Tarih’ul Hulefa, s. 114-1120.

270) Buhari-Müslim hadisleri, El-Lü’lüü ve-l Mercan, no: 1550.

271) Beyhaki, Şa’bü’l Irran, no: 884.

Arif Tekin, Bilinmeyen Yönleriyle Hz.Muhammed’in Ölümü, s.170-217

Düzenleyen: Arap Şükrü

Reklamlar