Kasım 15

Müslümanlardan insanlık adına dostça bir rica


Öncelikle kendimi tanıtayım.

Kamuoyunda ‘yetmez ama evet’çi olarak nitelenen bir ‘anti-kemalistim’. Prensip olarak kimin gerçekleştirdiğine bakmadan, niyet okumadan tüm demokratikleşme hareketlerini destekleyen bir demokratım ve bu süreçte en çok desteği Ak partiye vermiş olmaktan zerre gocunmadım. Kendini solcu olarak tanımlayan, ‘özünde’ CHP’li, kamuoyunda ‘ulusalcı’ veya ‘laik(çi)’ olarak nitelenen insanları en çok eleştirenlerdenim. AKP – CHP ikileminde, omuriliklerinden gelen bir sinyal ile CHP’yi seçen insanlar tarafından, kendi ‘cemaat’ine ihanet etmekle suçladım. Fettullahçı, dinci, liboş, Sorosçu, AKP’nin köpeği, hain, goygoycu.. derinliği üretildiği beyne kalmış, türlü sıfatlarım oldu. Türbanlıların üniversiteye girebilmesi için yürüdüm. AKP’ye açılan kapatma davasına karşı çıktım. Ordudan dini eğilimleri nedeniyle atılan askerleri savundum. Başı açıklığın çağdaşlık/ilerilik göstergesi sayıldığı bu kemalist düzeni yerden yere vurdum. Dindarları ezen bu baskıcı rejimin motoru orduya ‘vatanhaini’, ‘ajan’ olmak pahasına her zaman muhalefet ettim. Kısacası, bu kemalist düzende, kendini bu ülkenin sahibi olarak gören ve iktidarını dindarların sırtında kuran kesime karşı çıkıp, dindarların özgürleşebilmesi için elimden geleni yaptım. İnandım ki bu ülkede müslümanlar özgür olmadan kimse özgür olamaz. Etkim okyanusta bir damlaydı belki ama inandığım yolda elimden geleni yaptım.
Bunun karşılığında ne para bekledim, ne saygı, ne itibar, ne şan ne de şöhret. Tek bir şey istedim: ben dindarlara nasıl davrandıysam, onlar da herkese öyle davransın. Vermediğim bir şey istemedim. Dindarların, herkesin özgürlüğü için mücadele etmesini, herkesin tercihlerine saygı duymasını bekledim.
Hayallerde yaşıyorsun, dediler. Onlar ‘doğaları gereği’ senin özgürlüğünü savunamaz, dediler. Senin gibiler yüzünden bu ülke yaşanmaz hale gelecek, dediler. İnsan en çok en yakınındakine öfkelenirmiş ya, onlar da tüm nefretlerini ben ve benim gibilere yöneltti. Ben bekledim ki birileri, ‘diğer taraf’tan, dindarlardan birileri çıksın ve kimin hayallerde yaşadığını herkese göstersin.
Olmadı.
Dindarlar sessizliğini hiç bozmadı. Birkez olsun çıkıp bağırmadı.
Kendini solcu bellemiş, ‘doğası gereği’ ileri, çağdaş, demokrat olduğunu sanan, liberal değerleri en büyük küfür addeden kesimi anladım anlamasına ama dindarları anlayamadım. Belki onların ‘cemaat’inden gelmediğimden kaynaklanan bir imkansızlıktı bu. Dindarların bu kadim sessizliğini almadı havsalam. Ortada bu denli korkulacak ne olduğunu bir türlü göremedim. Herkesin özgürce, istediği gibi yaşamasını savunmanın neden bu kadar zor, hatta imkansız olduğunu ya onlar anlatamadı ya da ben anlamak istemedim. Başkalarına kendi ahlakını dayatmadan yaşamak, en büyük günah mıydı? Bu muydu, birtakım dindarların, herkesi kendi ahlakıyla şereflendirmek istemesinin altında yatan.
Sizlerin hakkını savunmuş, sizler için yürümüş, kendi ‘cemaat’inden atılmak, türlü hakarete maruz kalmak pahasına sizleri özgür kılmak için çabalamış ve çabalayan biri olarak, “Neden” diye sormak hakkım değil mi şimdi? Dindarlardan benim özgürlüğüm için mücadele etmelerini beklemek en doğal hakkım değil mi?
Keşke olay sadece ‘benim özgürlüğüm’ kadar ‘basit’ olsa.
CHP’ye sonsuz kredi açan solcularla uğraşmaktan, içinde bulunduğumuz bölünmüşlüğün, güvensizliğin, paranoyanın suçlusunu ararken dindarlara sonsuz kredi açtığımızı atlıyoruz. Halbuki onlar, tüm sorunları çözecek güce sahipler.
Bu ülkenin dindarları, bir gün çıksalar ve deseler ki: “Ramazanda’da herkes oruç tutmak zorunda değildir. İsteyen tutar, isteyen tutmaz”. Bir  gün çıksalar ve haykırsalar, “Herkes dindar ahlakına göre yaşamak zorunda değildir. İsteyen istediğine inanır”. Yüzlerce yılın inadına, bundan gayrı kimseye koz vermemek, kimse tarafından aşağılanmamak için, Taksim’de yürüseler mesela, ellerinde pankartlar, üstlerinde “Ben Allah’a iman ederim, gerisi beni alakadar etmez” yazan.
Gerçekten hayallerde mi yaşıyorum? Sahiden dindarların bir doğası var ve ben bunu anlayamıyor muyum? Bulunduğum yerden vakıf olamadığım gerçekler mi var? Açıklamaları gerekmez mi o vakit dindarların nedir bu gerçekler. En azından bir açıklama borçlu değiller mi? Sormak istiyorum kendilerine: Nedir içki içti diye linç edilen insanların özgürlüğü için gıkınızı çıkarmamanızın sebebi? Nedir, şort giydi diye darp edilen bir kadına kınayan gözlerle “hak ettin” diye bakanlarla paylaştığınız suskunluğun altında yatan? Neden tüm millete ahlakını empoze etmek için bitmek tükenmek bilmez bir arzuya sahip olanlara tek laf edemeyişiniz? El ele gezen sevgililere tahammül edemeyenleri onaylıyor musunuz? Mini etekli bir kadını kapatmak için elinden gelen ne varsa yapmaya hazır olan insanlarla aynı ahlakı mı paylaşıyorsunuz? Herkesi ‘bir şekilde’ kabul edilebilecek kadar müslüman yapmak mı gerekiyor?
Son derece samimi bir şekilde soruyorum bu soruları. Öğrenmek istiyorum. “Evet, çünkü…” diye başlayan cevaplarınız varsa onları da anlatın, anlatın ki bilelim. Ama yoksa, neden susuyorsunuz onu açıklamak boynunuzun borcu. Zira o kadar çok şey dindarlarından dilinden çıkacak bir cümleye bakıyor ki. Duyabilmek için uzun zamandır beklediğimiz, 72 milyonun gerginliğini alabilecek bir kudrete sahip bir cümle, en basitinden:
“İçki içmiyorum ama içenin özgürlüğü pahasına canımı vermeye hazırım.”
İnanın sihirli bir cümle bu, öncesi ve sonrası olan, tarihi yaracak kudrete sahip bir cümle: hem vakur hem samimi. Üniversiteye başı kapalı girmeye çalışan dindar bir öğrenciye, başını zorla açtıranlar karşısında göğsü dik durarak meydan okutabilecek ve kendisine küçümser gözlerle bakan o ‘çağdaş/modern’lere “Ben dün sizin için haykırdım ama siz şimdi benim türbanımı zorla çıkarmama gülümseyerek tanıklık ediyorsunuz.” dedirtebilecek kadar vakur. Oruç tutan bir dindarın karşısında, dili damağına yapışmış dahi olsa, korkudan değil saygıdan bir damla su içmeyecek milyonlar yaratabilecek kadar da samimi. Dindarların, kendilerini yıllarca aşağılayan, ezen kemalistlerden alabileceği en büyük intikam bu değil midir?
Peki. İntikam, sevgi, saygı.. her şeyi bir yana bırakalım, Sivas’ta insanları diri diri yakarken tekbir getirenleri lanetlemek insanın en başta vicdan borcu değil midir? İran’da su savaşı yaptı diye insanlar mahkum ediliyor. Arabistan’da araba sürerken yakalanan kadın falakaya yatırılıyor. Katar’da saçı gözüktü diye hapse atılan kadınlar var. Malezya’da, birtakım müslüman kadınlar, gayrimüslim kadınların seks kölesi olarak kocalarına tahsis edilmesi gerektiğini savunuyor. Afganistan, Salman Rushdie’nin ölüm fermanını imzalıyor. İslam’ın hüküm sürdüğü coğrafyalarda, İslam adı altında tahakküm edilen ahlak dışında bir hayat sürdürülemiyor; kıyısında köşesinde kendine nefes alabilecek bir gedik bulanlar, ancak o gedik yetkililer tarafından da ‘doldurulana’ kadar hayatlarını sürdürebiliyor. Bunlar her şeyden önce insanın vicdanı ağır gelmez mi? Ve bunları İslam adına yaptığını öne sürenlerden öncelikle dindarların hesap sormasını beklememiz normal değil mi?
Ama olmuyor. Bir türlü o itiraz, o isyan gelmiyor. Bir kerecik olsun o meşum sessizlik bozulmuyor. Madem öyle sormak tekrar sormak istiyorum ben de: Neden? Nedir bu ülkenin dindarlarını tutan?
Cumhuriyet yeniden kuruluyor deniyor şu sıralar. Kemalistler, kendileri gibi düşünenler dışında herkesi ezdi. Dindarların başkalarının özgürlüğü için haykırmadığı bir cumhuriyet de, kemalistlerin kurduğu cumhuriyetten farklı olmayacaktır. Bu ülkede, herkesin özgürlüğü için haykıramayanların kurduğu hiçbir cumhuriyet yeni değildir.
Yeni bir cumhuriyet, intikamla değil uzlaşma ve barışla, tahakkümle değil anlayışla, otoriterlikle değil demokrasiyle mümkündür. Ve bu yeni cumhuriyetin motoru dindarlar ise, en başta onlardan başkalarının özgürlüğü için haykırmalarını beklemek, ‘zamanında’ dindarların özgürlüğü için elinden geleni yapanlar olarak, gerçekten yeni bir cumhuriyet adına, en büyük hakkımızdır.
Bayram namazları ne güzeldir, sabahın köründe zorla kaldırılıp götürülmedikten sonra…
Fırat Hacımehmetoğlu
Reklamlar