Kasım 14

Kuran’ın Ne Dediği..


Derginin iki hafta önceki sayısında yer verilen ve Diyanetin yalanını içeren tartışmayı okumuşsunuzdur. Bir hafta önce de, Diyanetin yalanını desteklercesine kaleme alınmış bir yazı, Prof.Dr. Hüseyin Hatemi’nin yazısı da mektuplar kesiminde yer almıştı; onu da okumuşsunuzdur. Bu yazıya bir karşılık vermek gerekiyordu. O nedenle, “Kur’an’daki akıl ve bilim dışılıklar” dizisini bölüp, araya girdim. Sabah gazetesi açmıştı tartışmayı. 8-10 Ocak 1990 günlü sayılarındaki önemli “haber”iyle… Bakara Suresinin 54. ayetindeki bir söze ilişkin Diyanet çevirisinin “yanlış” olduğu savunuluyordu. Hem de “Kıyamet haberi” verircesine… Oysa Diyanetin resmi çevirisinde nice yanlışlar vardı. Gelin görün ki, buradaki “yanlış” değil; “doğru”ydu. Bunu belirtmeye çalıştım. Dayandıklarımsa şunlardı: – Kur’an sözcüklerinin nerede, hangi anlamlara geldiğine ilişkin uzmanlarınca kaleme alınmış ve İslam dünyasında yüzyıllar boyu “mu’teber” yani geçerli ve güvenilir sayılagelmiş kitaplar. (Bu konuda temel kaynak niteliğinde bulunan 4 kitap sunulmuştu.) – Yine geçmişte ve bugün, İslam dünyasında güvenilir, sayılagelmiş 17 Arapça “tefsir”. – Türkiye’de, Türkçe olarak bilinen, güvenilen hemen tüm “tefsir”ler. – Ve “tefsirler”de de belirtildiği gibi asıl kaynak olan “Tevrat’ın ilgili bölümü. Buna karşılık, “çevirinin yanlış olduğu” ileri sürülerek “Kur’an’a karşı Kur’an’ı kurtarma çabası” gösterilirken dayanılan neydi? Doğu’da da, Batı’da da hiçbir biçimde “kaynak” sayılamayacak olan bir-iki “Türkçe meal” ve bir-iki kişi. Bu “bir-iki kişi” arasında da Sabah’ın “Türkiye’nin ünlü din bilimcisi ve İslam tarihçisi” diye niteleyip sunduğu Prof.Dr. Hüseyin Hatemî var. Hatemî, dergimizde yayımlanan yazısında, böyle nitelenmesine karşı çıktığını, yalnızca bir “Müslüman” olarak tanınmak istendiğini, buna da “tanıklarının bulunduğunu” yazıyor. “Tanık” gerekli değil; olabilir; buna birşey dediğimiz yok. Bu arada “aklı başında” olduğunu da yazıyor. Buna da birşey diyemeyiz. Buradaki “alçak-gönüllülük” müdür, övünme midir? Bunun da üzerinde duracak değiliz. Ama bir başka çelişki var ki; işte, konunu özü nedeniyle onun üzerinde durmak gerekir. Profesörümüz madem ki “sadece bir Müslüman”dır; üstelik de “aklı başında”dır; nasıl oluyor da: 1- Şimdiye dek İslam dünyasında, “Kur’an dili”ni “en iyi bildikleri” kabul edilegelmiş olan “dilci ve yorumcu”ların (örneğin bir Ragıb’ın, bir İbnü’l-Cevzi’nin, bir Nâbıgânî’nin…) ve de en ünlü, en güvenilir “müfessirlerin” verdikleri anlamı kabul etmeyebiliyor; dahası “yanlıştır” diyor? Nasıl? 2- Yine nasıl oluyor da, “kendi re’yi”ne dayanarak “Kur’an’ı tefsir etmeye”, ayete anlam vermeye kalkabiliyor? Hem de “tefsir” alanındaki uzmanları, (profesörümüz lütfen hoş görsün) güldürecek nitelikte bir “Kamus”u (Kamus’un Kur’an sözcükleri konusunda kaynak olamayacağını çok sıradan kimseler bile bilir), bir “Ahmediye Mezhebi”nin şunun, bunun çevirisini ya da şunun bunun “meâlini “KAYNAK” diye göstererek? Nasıl yapıyor bunu? 3- Ayrıca nasıl oluyor da “doğru yorum için Kur’an’ı, Kur’an ile tefsir ilkesine başvurulmalıdır.” türünden, gerçekten çok, ama çok büyük bir söz edebiliyor? “Kur’an’ı Kur’an’la tefsir” ilkesi söz konusu olunca profesörümüze burada hemen anımsatmak gerekiyor: “Tefsir Usûlü (Usûlü’t-Tefsir)” konusuyla ilgilenenler çok iyi bilirler ki, bu ilkeyi uygulamanın “kuralları” vardır. Başında da, “Kur’an dili”ni, âyetlerden hangisinin “müfessir”, hangisinin “müfesser” olabileceğinin bilinmesi gelir. Ve daha nice bilgiler gereklidir. Profesörümüz, karşılaştırdığı âyetlerden, hangisinin hangisini “tefsir eder” nitelikte olduğunu nasıl bilebiliyor? Hem de “sade bir Müslüman” olarak? Biliyorsa, lütfen söylesin. Bu köşede yer vermeye hazırım. Ama vukufla, “yerini, yurdunu, kaynağını” göstererek çıksın ortaya. Ciddi kaynaklar göstersin. Yoksa, “bükülemedik el” ne yapılır; çok iyi bilir. Konumuza ilişkin sözün özü: Bakara 54’te “(Tevbe için) kendinizi (ya da birbirinizi) öldürün!” deniyor. Kur’an’da, 13 yerde “nefsi katletmek”ten söz edilir. (Bkz. Bakara: 54; 72, 85; Nisa: 29, 66; Maide: 32; En’an: 151; İsrâ: 33; Kehf: 74; Tâhâ: 40; Furkan: 68; Kasas: 19, 33.) Bunların tümünde de, tüm “Kur’an yorumlarına ilişkin kaynaklara ve tüm “tefsirler”e göre, “adam öldürmek, cana kıymak” anlamındadır. Diyanet çevirisinde, bunlardan birine, Nisa Suresinin 29. ayetindekine “yanlış”‘ anlam verilmiştir, ille de “yanlış” arıyorsanız, işte buyurun. (Bu yanlışı görmek için örneğin bkz. F.Râzî, 10/72.) Bununla birlikte, şunu da belirtmek gerekir: Diyanet’in resmi çevirisinin sahibi sayılan Prof.Dr. Hüseyin Atay, Arapça’yı da, “Kur’an bilimleri”ni de, “gerçekten bilen kişi”dir. Profesör Hâtemî de, Diyanet işleri Başkanı da, bu konuda olsa olsa, onun öğrencisinin öğrencisi olabilir. Doğrusu bu. Atay’ın konumuza ilişkin bir küçük açıklaması bundan önceki sayımızda, Hâtemi’nin yazısından sonra yer almıştı. Hâtemî’ye birşey daha: Kur’an, kendisini, tüm ayetlerde, Hâtemi’nin yazısında ileri sürdüğünün tersine, “Tevrat”ın “düzelticisi” değil; “onaylayıcısı” diye tanıtır. (bkz. Bakara: 41,91, 97, 101; Nisa: 47; Mâide: 48; En’am: 92…) “Buyursunlar, tartışalım, ‘ulemâ’larını toplayıp gelsinler. İşte meydan…’ demiştik. Ama “sadece bir Müslüman” geldi. Diyanet nerede? Turan Dursun, Din Bu 1, Sayfa 228-231 Hazırlayan: ArapŞükrü

Reklamlar