Kasım 13

İslam toplumlarında solun kökenleri / Metin Aktaş


“Hz. Ömer bir gecede altı yüz köle azat etti” derler

Hz. Ömer’in altı yüz köleyi nasıl edindiğini neden sormazlar?

İlkokul dördüncü sınıfa başladığımda katı bir Kemalist olan öğretmenimiz, “Kemalist iktidarda sınıfların olmadığını Kemalizm’in sınıfsız sömürüsüz bir toplum sistemi olduğunu” anlattığında şaşırmıştım. Çünkü içerisinde yaşadığım hayat, sınıf farklılıklarının eşitsiz sömürü, adaletsizlik üzerine kurulmuş bir hayattı. Gözlerimle görüp yaşadıklarımla öğretmenimin anlattıkları biri birine tezat şeylerdi. Okuduğum köyde toprak dağılımı adaletsizdi. Birçok köylünün bir dönüm toprağı olmamasına rağmen birçok köylünün elinde ise tersine büyük topraklar vardı. Gerçi bu köylüler ağa sayılmazdı ama yaşam standardı itibarıyla topraksız köylülerden çok daha iyi halde yaşıyorlardı. Ben bu durumu görüyor, öğretmenin söylediklerine inanmıyordum ama yine de yazılılarda Kemalizm’in sınıfsız sömürüsüz bir toplumsal sistem olduğunu yazmaya devam ediyordum. Büyüyüp köyün dışına çıkınca ülkemizde toplumsal adaletsizliklerin, sınıf farklılıklarının düşündüğümden daha korkunç olduğunu görünce köydeki eşitsizliği eşitlik olarak görmeye başladım. Bugün hala, “Kemalist toplumsal sistemde sınıfların olmadığını” savunan insanlar vardır; bunların çoğu da devlet erkini ellerinde tutan yöneticilerdir. Sınıflar arasındaki adaletsizliğin, sömürünün yeryüzünün en ön sıralarında olan ülkemizde, bu insanlar hala bu düşünceleri savunmaya devam ediyorlar. Son yıllarda bu insanlara nasyonal solcular da katılarak sayısal olarak bir hayli kalabalıklaştılar. Bu yazının amacı bunları irdelemek olmadığına göre ben konuma döneyim.

Garip insanların yaşadığı bir ülkenin insanlarıyız. Aziz Nesin “Bu ülkede yaşayan insanların yüzde altmışı aptaldır” dediği için kızıp küplere bindik. Aziz Nesin’i yargılayarak sürüm sürüm süründürdük. Bugün Panislamistleri, üniversitelerimizde profesörlük yapan insanlarımızı, yaşı başını almış siyasetçilerimizi dinlerken, ilkokulda bana “Kemalizm sınıfsız, sömürüsüz bir sistemdir” diyen öğretmenimin anlattıklarını düşünür, gülümser Aziz Nesin’e rahmet okurum; çünkü yaşananlar akıllı insanların kabul edeceği şeyler değildir. Panislamistler de tıpkı Kemalistler gibi İslam toplumlarının sınıfsız, sömürüsüz bir bütün olduğunu iddia ederler. Bu insanların söylediklerine inandığına inanmıyorum. Bana göre bu düşünceyi savunan insanlar savunduklarının doğru olmadığının bilincindedir ama bu düşünce öğle tartışılmaz, sorgulanmaz bir şekilde tabulaşmıştır ki her insan bunun doğru olduğuna inanıyormuş gibi davranıyor. Peki, gerçek öyle mi? Yani İslam toplumu dedikleri toplumsal sistem sınıfsız, sömürüsüz bir toplumsal sistem mi? Bu düşüncelerin doğru olmadığını, geçmişte kurulmuş bütün İslam toplumlarının sınıfsız, sömürüsüz toplum sistemleri olmadığını, tam tersine acımasız bir sömürü sistemine dayanan köleci sistemler olduğunu bu sistemlerde kölelerle efendiler arasındaki mücadelenin hep sürüp gittiğini biliyoruz. İslam toplumunda “Asrı Saadet” dönemi denilen dönemde dahil tarihin hiçbir sürecinde sınıfsız, sömürüsüz bir toplumsal sistem olmadı. Köleci ekonomik yapıyı meşru gören İslam toplumlarında korkunç bir ekonomik adaletsizlikler vardı. Toplumun küçük bir azınlığı büyük ekonomik imkanlara ve köle sayısına sahiplerdi. İbni Haldun (1334-1406) onuncu yüz yılda (956) yaşamış Arap tarihçisi Masudi’den aktardığına göre bakın bu eşitsiz, adaletsiz yapıyı nasıl anlatıyor. “Osman döneminde peygamberin arkadaşları taşınır, taşınmaz o kadar servet ettiler ki Osman öldürüldüğü gün, hazine yetkilisinin elinde 150 bin dinar (altın para) ve bir milyon dirhem (gümüş) para vardı. Vadiu Ul-kura’da, Humeyn’de ve başka yerlerde bulunan arsa ve çiftliklerin değeri 200 bin dinardı. Ayrıca öldüğünde pek çok deve ve at bırakmıştı arkasında. Zübeyir öldüğünde miras olarak bıraktıklarından sadece birinin değeri 50 bin dinarı buluyordu. Zübeyir ayrıca bin at ve bin cariye bırakmıştı arkasında. Talha’nın Irak’tan her gün sağladığı gelir 1000 dinar Serhat çevrelerinden sağladığı gelir bundan daha çoktu. Av Oğlu Abdurrahman’ın aralarında 1000 atı 1000 devesi ve ağıllarında 10000 koyunu bulunuyordu. Öldüğü zaman arkasında bıraktığı mirasın dörtte biri 84000 (tamamı 366000) dinardı. Sabit Oğlu Zeyd’in miras bıraktığı altın ve gümüş o kadar çoktu ki ancak baltalarla kırılıp bölünebiliniyordu. Zübeyir Basra’da ev yaptırdı, bununla kalmadı Mısır’da Küfe ve İskenderiye’de kendine binalar aldı. Talha Küfe’de ev yaptırdı. Ama yetinmeyip Medine’de de görkemli bir köşk yaptırdı. Yapılarını kireçten, kiremitten ve ‘sac’ adı verilen ağaçtan yaptırmıştı. Ebu Vakkas Oğlu Sad’da ‘Akik’ vadisinde yüksek ve geniş bir konak yaptırmış ve üst katına balkonlar koymuştu.”

“Arapların ellerinde bunca gelir, bunca dünyalık vardı ve dinleri bunları elde etmeye engel olmamıştı. Ne ki bunlar helaldi. Çünkü savaş ganimetleriydi. Bunlardan olağanüstü yararlanılıyordu. Böyle dünyalara sahip olması onlar için kınanası bir durum oluşturmuyordu. Çok dünyalık elde etmek kınanmışsa da sadece bunları savrukça kullanılmasına yönelikti.” Bu konuda örnekler o kadar çok ki yüzlerce sayfa doldurulabilinir. İslam’ın ilk yıllarında köle azat etme kampanyası başlatıldı. Bu kampanyada alınan sonuçlar şöyleydi; “Hz. Muhammed 63, eşi Aişe 96, amcası Abbas 90, Hz. Osman 20, Hz. Ömer Oğlu Abdullah 1000, Hz. Ebubekir kadar 50, Abdurrahman bin Avf 30.000 köleyi serbest bıraktı. Buna rağmen Peygamber vefat ettiğinde 60’ı aşkın kölesi, 20 kadar cariyesi vardı. Eşi Aişe her hata yaptığında kefaret babında 40 kişiyi azat edecek kadar çok köle sahibidir. Muhammed’in Veda Hacı sırasında kendisine ait 100 deveyi kurban edecek oranda mal mülkü vardı.” (Faik Bulut, İslam Komüncüleri, sy. 31)

Bu size verdiğim örnekler devede kulak gibi. Tamamen eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulmuş bu toplumsal sistemde egemen sınıflar zevk ve sefa içerisinde yaşarken toplumun büyük çoğunluğu açlık ve acı içerisinde inim inim inliyordu. Sırası gelmişken size bir örnek daha vermek istiyorum. Ülkemizde yaşayan Alevi yurttaşlarımız Hz. Ali’nin “Malı mülkü yoktu, yoksulluğundan karnına taş bağlar yatardı.” yoksulluk içerisinde öldüğünü savunurlar. Oysa gerçek hiçte öyle değildir.” Ali, Fatma çiftinin babadan kalma Fedek Hurmalığı küfe kentinin bütün bağlarını, bahçelerini içerisine alacak kadar büyüktü. Bu bahçe üzerine peygamberin amcası Abbas’la, Ali arasında çıkan husumet ömür boyu sürdüğü söylenir. Ali’nin yıllık geliri binlerce yoksulun gelirinin üzerindeydi. Hem Ali’nin hem de eşinin hizmetinde bulunan yüzlerce köle vardı. Ali 4000 altın dinar sadaka ödeyecek kadar zengin bir insandı.

İstilayı meşru görüp istila ettiği halkların mallarına el koymayı, erkeklerini köle, kadınlarını cariye olarak kullanmayı bir tanrısal hak olarak gören Arap kavimlerinin halifeleri, şeyhleri, prensleri, sultanları sınırsız zenginlikler içerisinde yüzerken köleleştirilmiş halk açlıktan, sefaletten kırılıyordu. İslam toplumu zorla yönetilen eşitsiz bir baskı sistemiydi; bu sistemde önemli temel çelişkiler ezenle ezilenler arasındaki çelişkiydi. Ezenle ezilenler arasındaki çelişki şu önemli çelişkilerden oluşuyordu; kölelerle köle sahipleri arasındaki çelişki, tüccarla, soylu sınıfla köylüler arasındaki çelişki, Arap kavimleriyle Arap olmayan Müslüman kavimler arsındaki çelişki. Bu son çelişkiyi biraz açmakta yarar var. Belki birçok insan bu konuyu bilmeyebilir. İslam toplulukları içerisinde Arap kavimleri önemli ayrıcalıklara sahiplerdi. Zorla, savaşla Müslümanlaştırdıkları Arap olmayan Müslüman kavimlere “mevali” denilerek aşağılanıyor, savaşlarda elde edilen ganimetlerin üçte ikisini Araplar alırken ancak üçte birini “mevali” denilen Arap olmayan Müslümanlar alıyordu. Toplumsal yaşam içerisinde Arap Müslümanlar her zaman “mevali” denilen Arap olmayan Müslümanlardan önde ve ayrıcalıklıydılar. Bu toplumsal sistemde iki tür kölelik vardı. Birinci tür kölelik bildiğimiz insanı doğduğu yerde, evde zorla alıkoyup bir yaşam üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olduğu bir meta gibi kullandığı kölelik sistemi, birde köylerin, kentlerin, ülkelerin birinin malı, kölesi sayıldığı kölelik sistemi. Bu sistemde köle edilmiş insanlar topraklarından koparılmadan yaşadıkları topraklarda çalışarak hem emeğiyle hem canıyla efendilerine hizmet ederlerdi.

İşte bize sınıfsız, sömürüsüz ideal bir toplumsal sistem olarak adlandırılan İslam toplumsal sistemi içerisinde derin uzlaşmaz çelişkiler barındıran köleci bir toplumsal sistemdi. Bize anlatıldığı gibi bu toplumsal sistem gül gülistanlık içerisinde geçmemiş tam tersi çok büyük kanlı sınıf savaşlarına sahne olmuştur. Resmi İslam anlayışında bu sınıf savaşlarından ya hiç söz edilmez ya da soylu egemen efendilerine karşı ayaklanmış toplumun yoksul kesimlerinin mücadelelerini amaçlarından saptırılarak bize başka anlatılır. Bu konuda yalan üzerine kurulmuş resmi tarih vardır. Tıpkı bugün olduğu gibi geçmişte de egemen sınıflar adaletsiz sistemlerine karşı ayaklanan toplumun yoksul kesimlerinin mücadelelerini bastırmak için her türlü iftirada bulunmuşlardır. Resmi İslam tarihinin bize “sapkın”, “şeytani” olarak anlattığı birçok insanı araştırdığımda bu insanların yaşamlarının arkasında büyük bir halk isyanının olduğunu görünce şaşırdım. İslam tarihini, kendilerine karşı ayaklanmış halk kitlelerinin mücadelelerini kanlı bir şekilde bastırarak kazanan egemen sınıflar yazdıkları için, bugün bize gerçekmiş gibi gösterilen din de doğal olarak egemenlerin karakterini taşır. Doğal olarak egemen sınıfların karakterini taşıyan bu anlayış büyük halk kitlelerinin çıkarlarına terstir. Bütün tek tanrılı dinlerde olduğu gibi İslam toplumlarında da egemen sınıflarının tanrı anlayışıyla halk kitlelerinin tanrı anlayışı bir birine zıttır. Köle sahibi efendi insanları sömürmeyi, köleleştirmeyi tanrı tarafından kendisine verilmiş bir hak olduğunu savunurken ezilen köle de tanrının, insanın insana köle olmasına karşı olduğunu bütün insanların eşit ve kardeş olduğunu savunur. Uzlaşmaz çelişkiler barındıran İslam toplumlarında ilk günden itibaren egemen sınıflarla ezilen sınıfların bu farklı tanrı, din anlayışı bütün İslam toplumlarında farklı adlar altında farklı örgütlenme tarzıyla sürüp gitmiştir. Bu fikirsel akımın en önemli isyanlarından biri Karmati isyanıdır. İslam’ın kalbi Bağdat çevresinde başlayan bu isyan yüz elli yıldan fazla bir zaman sürmüştür. Bu fikirsel hareketin kurucusu bir eşek, bir inekten başka hiçbir şeyi olmayan, yoksul bir insan olan Hamdan bin Eşas’tı. Abbasi hanedanlığının feodaliteyi kutsal bir tanrı payesiyle kutsadığı dönemde, verimli Irak’ın Sevad bölgesinde büyük bir ağanın toprağında çok ağır şartlarda çalışıyordu Hamdan bin Eşas. Bu yoksul köylü bir gün kendisine akıl veren dai (Egemenlerin iktidarlarına karşı savaşan devrimci propagandacı) ile karşılaşır. Uzun yıllar bu daiyle birlikte kalıp yetkinleştikten sonra içinde bulunduğu ağır koşullara başkaldırarak İslam toplumlarının en acımasız, en yoksul en devrimci sosyal başkaldırısını başlatır. Bu isyan öylesine etkili oluyor ki İslam toplumlarına egemen olmuş soyluların toplumsal düzenlerini, dini anlayışlarını kökten sarsmaya başladı. Egemenlerin İslam anlayışına göre kutsanıp tanrısal bir paye verilen özel mülkiyeti kaldırıp yerine kamusal mülkiyet koymayı amaçlayan bu isyan farklı adlar farklı niteliklerde bütün İslam toplumlarına yayılmaya başlıyor. İslam toplumlarında ilk önemli halk isyanı olan Karmati isyanı İslam toplumlarında ilk halk iktidarı deneyimidir. Bu iktidar döneminde egemenlerin iktidarlarını meşrulaştıran şeriat yasaları kaldırılarak bütün özel mülklere el konuluyor, ayrıca Arap kavminin ayrıcalıkları ellerinden alınarak diğer kavimlerle aynı seviyeye getiriliyor. Kadınların üzerindeki baskılar kaldırılıyor, egemenlerin geleneğiyle bütünleşmiş İslam şeriatının sembolü olan onların çıkarlarını temsil eden camiler yıkılıyor. Bu yeni yaşam tarzı İslam toplumlarını derinden sarsarak bütün İslam coğrafyasına yayılmaya başlıyor. Abbasi iktidarı sarsılmaya başlıyor. Abbasi orduları üst üste yenilgilere uğratılarak Kabe işgal ediliyor. Basra, Küfe, Yemen, Afrika, Mısır ve Suriye’deki Karmati militanlarının sayısı yüz binleri geçiyor. Egemen sınıflarla yüz elli sene süren bu mücadelede kazananlar egemen sınıflar olduğu için bize anlatılan tanrı ve din anlayışı egemen sınıflarının tanrı ve din anlayışıdır. Bu sınıfların tanrı ve din anlayışından başka da İslam toplumlarında yoksul halk kitlelerinin tanrı anlayışına göre bir din anlayışı hep olagelmiş, iktidarı ellerinde bulunduran egemen sınıflar bu tanrı ve dine bakışı bize sapkınca olduğunu göstermek için her türlü yalan dolanı mübah görmüşlerdir. Bütün baskılara rağmen egemenlere karşı ayaklanmış halk hareketi çeşitli adlar altında bazen açık bazen gizli örgütlenerek sürüp gitti. Abbasi halifesi el Mustahzır’ın emri üzerine, egemenlere karşı ayaklanmış halk hareketini kötülemek için, zamanın bağnaz saray alimlerinden biri olan “Tanrıyı sevmek Mustahzır’ı sevmek”tir diyen İmam Gazali, bakın egemen Abbasi hanedanına karşı ayaklanan yoksul halk hareketine ne diyor; “Batıniye mezheplerinin özü şeriat yaygısını söndürüp kaldırmaktır… çünkü onlar Mecusilerin her şeyi mübah sayan koludur. Muharremettan olsa bile, kadınlara mübah; her mahzuru helal saydılar. Onların maksadı saltanatı, Müslümanların mallarına, ırzlarına el atmaktı. Müslümanlardan intikam almaktı. Bu sebeple Müslüman kanı döktüler, akla gelmedik belaları, başlarına musalat ettiler. (İmam Gazali Batıniliğin İçyüzü sy. 8) Abasi halifesi Mustahzır’ın isteği üzerine bu kitabı yazdığını övünerek yazan Gazali Abbasi hanedanlığına yaranmak için hanedanlığına karşı ayaklanmış yoksul halk kitlelerine, kölelere karşı bütün kinini bu kitapta kusar. Bu iftira kampanyasına katılanlardan biride El Yemeni’dir. Bakın El Yemeni neler söylüyor. “Batınilerin mevlaları, en büyük gece toplantısının kurulmasını emir eder. Akşam karanlığı basınca, kadehler elden ele dolaşır, kafalar iyice dumanlanır. Nefisler çakır keyf olunca, bu mel’un tarikatın bütün mensupları, karılarını getirirler. Her kapıdan erkeklerin yanına giderler. Çıralarla mumları söndürürler ve her biri, eline geçen karıyı tutar… Sonra önderleri Mevlana dedikleri keratada karısına yeni müride teslim olmasını söyler.” Bu sözler bize hiç yabancı gelmiyor, ne zaman yoksul halk kitleleri egemen sınıflara karşı adalet, eşitlik ve özgürlük için başkaldırsa hemen bu çevreler tarafından böyle iftiralarla karalanmaya çalışılmıştır.

Toparlarsak İslam dininin doğuşundan öncede sonrada iki türlü tanrı ve din anlayışı vardı; egemenlerin tanrı ve din anlayışı ezilenlerin tanrı ve din anlayışı. Bu mücadelede kazananlar egemen sınıflar olduğu için şekillenip önümüze çıkarılan tanrı ve din anlayışı ezilen halk kitlelerinin değil egemen sınıfların anlayışıdır. Yaradılışı tanrının eseri gören her insan canlılar doğduğunda mal mülkle, ayrıcalıklarla doğmadığını bilir, görür. Bütün canlılar yalnız bedenleriyle doğarlar ve yalnız bedenleriyle ayrılırlar yaşamdan. Dolayısıyla gerek insanlar arasındaki adaletsizlikler gerek insanlarla diğer canlı türleri arasındaki adaletsizlikler yaradılıştan varolan biyolojik olgular değil sonradan yaşam içerisinde edinilen yapay olgulardır. Dolayısıyla eğer hayatı tanrının yarattığına inanan bir insansanız insanlar arasındaki adaletsizliklerin tanrının eseri olmadığını, yani yaradılışta var olan biyolojik bir olgu değil insanların sonradan yaşam içerisinde edindiği kötü, çirkin bir alışkanlık olduğunu görürsünüz. Bu gün neredeyse kanıksanan bu adaletsizlik, eşitsizlik yaradılışta varolan bir olgu değil insanların sosyal yaşamı içerisinde edindikleri bir alışkanlık olduğunu yadsıyıp bunun tanrısal bir olgu olduğunu söylemeye kalkan insanlar yaradılış olayını inkar etmektedirler. Başlangıçta yaradılışın bu niteliğini alarak örgütlenen sosyal hareketler örgütlenme, siyasal mesajlarıyla dinsel bir nitelik taşısalar da az önce ifade ettiğim gibi bu hareketlerin tanrı ve din anlayışı tamamen adalet ve eşitlik üzerine kurulmuştu. İnsanların insanlarla, diğer canlı türlerinin yeryüzünde varlıklarıyla bir arada eşit yaşamalarını söyleyen bir tanrının kime zararı olabilir? Bence eğer bir tanrıya ihtiyaç duyuluyorsa bu tanrı bir avuç zorbanın, sömürücünün çıkarlarının bekçisi değil yeryüzünde yaşayan bütün canlıların yaşam hakkına saygılı olan bir tanrı olmalıdır. İslam dininde bu ekolün temsilciliğini İsmailiye mezhebi yapmıştır. Zaman içerisinde kendi içinde yüzlerce kola ayrılmış bu mezhep uzun yıllar Mısır, Yemen, Suriye, İran’ın bir kısmını, Afrika’da bir çok devleti yönetmiştir. Bu mezhebin en önemli kolları şunlardır. Haşşaşiler, Fatimiler, Kalenderiler, Haydariler, Hurifiler, Nusayrililer, Aleviler… Bu ekol kurduğu açık gizli örgütlemelerle sosyal tanrı, din düşüncesini savunmuş bu yüzdende egemenlerin bütün şimşeklerini üzerine toplayarak acımasız baskılara, iftiralara uğramıştır. Bu konuda resmi din tarafından bize öğretilen bütün gerçekler yalan ve düzmecedir. Dini sembolleri temel alarak dinsel bir örgütlenme halinde örgütlenmelerine rağmen bu hareketler sosyal bir karakter taşıdıkları için gerek İslam’dan önce gerek İslam’dan sonra solun bu topraklarda ki kökleridir. İyi bir araştırma yapılırsa solun bu topraklardaki köklerinin sağdan daha derin ve güçlü olduğu görünür.

Bugün İslam toplumunun sınıfsız, sömürüsüz bir toplum olduğunu, dolayısıyla ondan yekpare bir bütün gibi söz eden, iddia eden insanlar eğer dillerinin altında Reşat altın yoksa gözlerini açıp yaşadıkları toplumlara bakarlarsa gerçeği bütün çıplaklığıyla görürler. Bu konuda fazla bir şey söylemeye gerek yok; çünkü bu toplumlardaki acımasız sömürü, sınıflar arasındaki uçurum apaçık insanlığın gözleri önünde. Halkı açlık, sefalet içerisinde sürünürken yeryüzünün ilk yüz zengininin yarısı bu toplumlarda yaşamaktadır. İslam toplumlarını yekpare bir bütün gibi gösterenler bu toplumların iktidarlarını ellerinde tutan egemen sınıflarıdır. Halktan içe kapanmayı savunan bu sınıflar da uluslararası kapitalist sınıflarla ayrılmaz bir sütun halindedirler. İslam toplumlarındaki halk içe kapanmayı değil , dünya halklarıyla bütünleşmek zorundadır. Çünkü kendi kapitalistlerini ancak bu şekilde alt etmeyi başarırlar. Bugün dini kendi sınıfsal ve ulusal çıkarlarına göre dizayn etmiş bu güçler halkının dünya halklarıyla ilişkisini koparmak için elinden gelini yapmaktadır. İslam toplumlarının mutluluğu daha çok egemenlerin saltanatını mutlaklaştıran resmi din anlayışına sarılmaktan geçmez, tamamen egemenlerin iktidarlarını korumak için yaratılmış bütün ritüelleri terk etmekten geçer. İslam toplumlarının mutluluğu kendi çağdışı sömürücü iktidarlarını alaşağı etmekten geçer.

Metin Aktaş

 Mesop.net

Reklamlar