Kasım 13

“…Ben (Kur’an’ı Tebliğe) Karşılık Sizden… Ücret İstemiyorum…”


“ELÇİ”LİK İŞİNİN MUHAMMED’E KAZANDIRDIKLARI: “…BEN (KUR’AN’I TEBLİĞE) KARŞILIK SİZDEN… ÜCRET İSTEMİYORUM…”

Kendisini “Tanrı elçisi” olarak kabul ettirmek suretiyle Muhammed, sınırsız bir iktidar ve itibara, maddi ve manevi çıkarlara sahip olma olasılığına kavuşmuştur. Her ne kadar “Peygamberliğini ilan ettiği andan itibaren hiçbir maddi kazanç, hiçbir ücret peşinde koşmadığını, kişisel ve bencil duygulara kapılmadığını tekrarlamış ve kendisini, sadece Tanrı’nın buyruklarını bildirmekle görevli bir elçi, “ulvi” ve “kudsi” bir davaya terk etmiş kimse olarak tanıtmaya çalışmışsa da, bunu “mahviyyet” (alçak gönüllülük) duygusuyla değil, fakat sırf bu yoldan Arapların güvenini kazanacağını ve onları Tanrı’ya ve dolayısıyla kendisine kolaylıkla boyun eğdirtebileceğini düşündüğü için yapmıştır. Çünkü Tevrat’ı ve İncil’i bilenlerden öğrenmiştir ki, geçmişteki “peygamber”ler de hizmet karşılığında hiçbir ücret beklemediklerini söyleyerek işe başlamışlardır. Onlardan örnek vermek üzere Kur’an’a koyduğu ayetler arasında Ad kavmine gönderildiği söylenen Hud peygamberle ilgili şu var:

“Ad (kavmi) de Peygamberleri yalanlamışlardı. Kardeşlen Hud onlara şöyle demişti: ‘…bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçisiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak alemlerin Rabbidir’…” (Şuara Suresi, ayet 123-127.)(ayrıca bkz. Yasin Suresi, ayet 21., Şura Suresi, ayet 23, Furkan Suresi, ayet 57)

Yine bunun gibi Salih “peygamber” hakkında şunu koymuştur:

“…Kardeşleri Salih onlara demişti: ‘… Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir…'” (Şuara Suresi, ayet 142-145.)

Bu doğrultuda olmak üzere Kehf Suresi’ne koyduğu ayetlerle Zülkarneyn’i dahi Tanrı emirlerini ücretsiz olarak yerine getiren bir kimse olarak tanıtmıştır (bkz. Kehf Suresi, ayet 83-99). Gerçekten de bu ayetlere göre güya Tanrı Zülkarneyn’i, (1) yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kılar ve güneşin battığı ve doğduğu bölgelerde yaşayan halkları imana getirmek için gönderir; gönderirken de:

“Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin…” der (Kehf Suresi, ayet 84-86).

Zülkarneyn Tanrı’nın dediği gibi yapar ve nihayet iki dağ arasında söz dinlemeyen bir kavme rastlar. Bunlar Zülkarneyn’e dertlerini anlatırlar ve bozgunculuk yapan bir kavimden (Ye’cuc ve Me’cuclardan) yakınarak yardım dilerler; yardım karşılığında ona vergi vereceklerini, maddi kazanç sağlayacaklarını bildirirler. Fakat Zülkarneyn, onların para teklifini geri çevirir; maddi kazanç peşinde koşmadığını belirterek:

“Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır…” der ve onlardan sadece kendisine destek olmalarını ister. Ve onların desteğiyle büyük bir set meydana getirir, ki bozguncu kavim onu ne aşabilecek ve ne de delebilecektir (Kehf Suresi, ayet 94-97). Bütün bu işleri ücretsiz olarak ve sadece Tanrı’dan bir rahmet olarak yaptığını anlatmak üzere şöyle der:

“Bu Rabbimden bir rahmettir…” (Kehf Suresi, ayet 98.)

Ve işte Muhammed, geçmişteki buna benzer örnekleri kendisine destek edinerek her vesileyle şunu tekrarlardı ki, “elçilik” görevi karşılığında hiç kimselerden ücret ya da maddi herhangi bir kazanç diye bir şey beklememektedir. Bu konuda Tanrı’nın kendisine seslendiğini söyleyerek Kur’an’a koyduğu ayetlerden biri şöyle:

“(Ey Muhammed!) …De ki: Ben buna (Allah’ın müjdesini tebliğe) karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum…” (Şura Suresi, ayet, 23; ayrıca bkz. Yasin Suresi, ayet 21.)

Burada geçen “akrabalık sevgisinden başka” deyimiyle ne anlatılmak istendiği kesin olarak bilinmez. Kimi yorumculara göre “akraba” sözcüğünden maksat Muhammed’in yakın akrabalarıdır; kimi yorumculara göre sadece kızı Fatma ile kocası Ali ve onların çocuklarıdır; kimi yorumculara göre Allah’a yakınlıktır. (2) Fakat her ne olursa olsun, yukarıdaki ayet ile anlatılmak istenen şey, Tanrı’nın buyruklarını ve müjdelerini bildirmek karşılığı olarak Muhammed’in herhangi bir ücret istemediğidir.

Ne var ki, bunları söylerken Muhammed, “peygamber”lik mesleğinin kendisine her hususta kazanç sağlayacağından emindi. Nitekim maddi ve manevi nimetlere erişmesi, insanları kendisine baş eğdirtmesi, Tanrısal bir iktidara sahip olarak onlara hükmetmesi, çete saldırıları ve savaşlar yoluyla ganimetler, araziler, köleler, cariyeler ve güzel kadınlar edinmesi, kin ve düşmanlık beslediği kişilerden intikam alabilmesi, hep bu meslek sayesinde mümkün olmuştur.

Gerçekten de İslami kaynaklardan öğrenmekteyiz ki, Muhammed, yirmi beş yaşma gelinceye kadar Mekke’de çobanlıkla meşguldü; ömrünü koyun sürüleri güderek yoksulluk, sıkıntı içerisinde geçirirdi. Yirmi beş yaşına bastığında, zengin, saygın ve itibar sahibi bir kadın olan Hatice ile evlenir; evlendikten sonra yaşamında büyük değişiklikler olur; Harice sayesinde refah ve itibara kavuşur. Kur’an’a, koyduğu ayetlerle bunu Tanrı’nın bir lütfü olarak gösterir:

“Ey Muhammed! (Rabbin)…seni şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi? …” (K. 93, Duha Suresi, ayet 7-8.)

Fakat şu muhakkak ki, Muhammed için asıl “izzet ve saadet devri”, kendisini Tanrı’nın “son” ve “en sevgili” elçisi olarak ilan edip de peygamberlik “mesleğini” seçmesinden sonra başlar. Bu meslek ona zamanla, iktidar, ihtişam, itibar ve maddi olanaklar yanında, bir de “…Bana cinsi münasebette 40 erkek gücü verildi” diyerek çok sayıda kadın edinme olasılığını sağlamak bakımdan da yararlı olmuştur. Her ne kadar “ücret” karşılığında iş yapmadığını söylemekle beraber, Medine’ye geçip de çete saldırıları ve savaşlar yoluyla ganimetler almaya ve ganimetin beşte birini kendisine ayırmaya başladıktan sonra oldukça varlıklı bir duruma geçmiştir; arazilere, hurmalıklara, kölelere sahip olmuş, bu arazilerinde köleler çalıştırmıştır. Kölelerinin sayısının sekseni bulduğu söylenir. Bedir Savaşı’nda ve daha sonra Yahudilere karşı giriştiği savaşlarda (örneğin Hayber’de) kendisine ganimet payı olarak düşen varlıklar yanında, savaşsız olarak ele geçirdiği arazilerin ve hurmalıkların tamamına sahip olmuştur (örneğin Benu Nadir ve Fedek gibi). (3) Öte yandan kendisine özgü ayrıcalıklar ve maddi olasılıklar sağlamanın başkaca yollarından da yararlanmaktan geri kalmamıştır; hem de öylesine ki, düğün masraflarını bile halka yüklediği olmuştur. Örneğin İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Safiye ile evlendiğinde, “Kimde bir şey varsa getirsin” diye emretmiş ve halktan kişiler yağ, hurma cinsi şeyler getirip vermişler ve Muhammed bu getirilen şeyleri kendi “velimesi” olarak düğün merasimine katılanlara dağıtmıştır; daha başka bir deyimle halktan aldığı şeylerle halka düğün ziyafeti çekmiştir. (4) Yine bunun gibi, evlendiği kadınlara mehir verme zorunluluğundan kurtulmak maksadıyla ve sırf kendisine özgü olmak üzere hükümler getirmiştir. İlerideki sayfalarda bu hususları ayrıca ele alacağız. Fakat Muhammed bu seçtiği “meslek” sayesinde sadece mal mülk gibi şeyler bakımından varlıklı olmakla kalmamış, bir de aynı zamanda cinsel ihtiyacını gidermek bakımından sınırsız olasılıklara kavuşmuştur. Örneğin Tanrı’nın kendisine çok büyük bir şehvet gücü sağladığını anlatmak için şöyle demiştir:

“Cebrail bana bir çömlek getirdi ve ben ondan içtim ve bunun üzerine bana cinsi münasebette kırk erkek gücü verildi. ” (5)

Ve işte bu güç sayesindedir ki, altmış üç yıllık yaşamının “peygamberlikle geçen” 23 yılı içerisinde, birbirinden genç ve güzel iki düzineye yakın kadınla (ayrıca cariyelerle) yaşama mutluluğuna erişmiştir. Başka erkeklere dört kadınla evlenme olasılığım tanırken kendisini bu sınırlamanın dışında tutmuştur. Ve işte kendi çıkarlarına yatkın bütün bu işleri Muhammed, “vahiy” şeklinde Tanrı’dan geldiğini söylediği hükümlerle sağlamasını bilmiştir. Başka bir deyimle Tanrı fikrini o, günlük siyasetinin gereksinimlerini en bereketli şekilde karşılayacak bir ustalıkla işlemiştir. Bundan dolayı şunu söylemek yanlış olmayacaktır. Muhammed, İslamiyet adını verdiği dinsel kuruluşu, bu tür bir siyaset üzerine bina etmiştir. Bu kuruluşun temeli, onun Kur’an şeklinde ya da Kur’an olmayarak (6) yerleştirdiği hükümlerdir. Dostluklarına, düşmanlıklarına, kindarlıklarına, kıskançlıklarına, maddi ve manevi ya da şehevi ihtiyaçlarına varıncaya kadar kendi günlük yaşam gereksinimleriyle ilgili olarak akla gelebilecek ne varsa her şeyi “Tanrı’dan vahiy olundu.” diyerek, yerleştirdiği bu hükümlerle sağlamıştır. Her ne kadar Tanrı’yı konuşuyormuş gibi göstermekle beraber gerçekte konuşan bizzat kendisidir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an dili, tıpkı Arapların konuştuğu türde bir dildir; Kur’an’daki Tanrı, tıpkı Araplar gibi, her söylediğini yeminlerle kanıtlamak ister; tıpkı Araplar gibi, her vesileyle hakir kılıcı laflar eder, örneğin kullarına “yabani eşekler”, “susamış develer”, “dilini sarkıtıp soluyan köpekler” ya da “alçak zorbalar” şeklinde sözler sarf eder; tıpkı Araplar gibi kin ve intikam besler, kıskançlıklarını belli eder ve kendisinden beklenmeyen tutum ve davranışları seçer!

Muhammed’in Tanrı’dan geldiğini söylediği “vahiyler”, genellikle kendi günlük siyasetinin ve gereksinimlerinin ürünü niteliğinde şeyler olduğu için çelişkilerle doludur. Şu bakımdan ki, belli bir çıkar vesilesiyle koyduğu hükmü, bir başka çıkar vesilesiyle farklı şekle soktuğu çok olmuştur. Bu konuyu “Kur’an’ın Eleştirisi 1” isimli kitabımızda ayrıca incelemiş olmakla beraber, tipik bir örnek olmak üzere Ahkaf Suresi’nin 19. ayeti ile Enfal Suresi’nin 125. (ve benzeri olan Şura Suresi’nin 24.) ayetlerini kısaca hatırlatmakta yarar var. Ahkaf Suresi’nin 19. ayetinde kişinin davranışlarının (örneğin İslam olmasının) kendi istek ve iradesine bağlı olduğu belirtildiği halde, En’am Suresi’nin 125. (ve Şura Suresi’nin 24.) ayetinde bu işin kişi istek ve iradesiyle ilgili bulunmadığı bildirilmiştir. Gerçekten de Ahkaf Suresi’nin 19. ayetinde:

“Herkese işlediklerinin karşılığı verilir…” (K. 46, Ahkaf Suresi, ayet 19.) diye yazılıdır ki, kişi davranışlarının sorumluluk yarattığına işaret sayılır. Örneğin İslam olan bir kimse, doğru yolu seçmiş ve davranışının sonucu olarak Tanrı’nın inayetlerine kavuşmuş sayılır. İslam’a girmemiş ise, yine kendi davranışının kötü sonuçlarına katlanır. Söylendiğine göre Muhammed bu ayeti, Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman’ın Müslümanlığı kabul etmesi üzerine koymuştur. Çünkü Abdurrahman, önceleri İslam’a girmeyi reddetmişken daha sonra kendi dileğiyle Müslüman olmuştu. İşte onun bu davranışını başkalarına örnek göstermek maksadıyla Muhammed, İslam’a girecek olanların mükâfatlandırılacaklarına dair Kur’an’a yukarıdaki ayeti koymuştur. (7)

Ne var ki, kendi yakın akrabalarının, örneğin Ebu Talib ya da Ebu Leheb gibi amcalarının Müslümanlığı kabul etmeyip putperest kalmaları üzerine çevresindekilerin dedikodu yapacaklarını, örneğin: “Bu nasıl peygamberdir ki, kendi amcalarını bile Müslüman yapamadı” şeklinde konuşacaklarını ve bu yüzden prestijinin sarsılacağını düşündüğü içindir ki, İslam olup olmamanın kişi iradesine değil, doğrudan doğruya Tanrı iradesine bağlı bir şey olduğuna dair Kur’an’a ayetler koymuştur ki bunlardan biri şöyle: “Tanrı dilediğinin kalbim acar, Müslüman yapar; dilediğininkini kapar, kâfir yapar…” (En’am 125 ve Şura 24.)

Söylendiğine göre bu ayeti, Ebu Talib’in Müslüman olmayı reddederek ölmesi üzerine koymuştur. Bununla anlatmak istemiştir ki, Ebu Talib’in Müslüman olmamasının sorumlusu Tanrı’dır, çünkü Tanrı onun gönlünü İslam’a açmamıştır. Görülüyor ki, yukarıdaki ayetler arasında çelişki yatmaktadır: Örneğin Ahkaf Suresi’nin:

“Herkese işlediklerinin karşılığı verilir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) şeklindeki ayeti ile kişi davranışlarının özgür iradeye bağlı olduğu belirtilmişken, En’am Suresi’nin “Tanrı dilediğinin kalbini açar, Müslüman yapar; dilediğininkini kapar, kâfir yapar” (En’am Suresi, ayet 125) şeklindeki ayeti ile kişi davranışlarında özgür iradenin etkisi bulunmadığı anlatılıştır. İlerideki sayfalarda bunlara benzer başkaca örnekler yer alacaktır. Bu örnekler şu gerçeği pekiştirmiş olacaktır ki Kur’an Muhammed’in günlük siyasetinin gereksinimlerine ve kişisel çıkarlarına dayalı hükümlerle ve bu hükümlerden doğma çelişkilerle dolu bir kitaptır.

Dipnot:

1) Kaynaklara göre Zülkarneyn, eski çağların fatihlerinden Büyük İskender’dir. Konuyu ileride kısaca tekrar ele alacağız. Daha geniş bilgi için bkz. İlhan Arsel, Arap Milliyetçiliği ve Türkler.

2) Buhari, Müslim, Tirmizi gibi kaynaklara ve İbn Abbas, Said İbn Cubeyr ya da Abd İbni Harnid gibi kişilerin rivayetlerine göre farklı görüşler için bkz. Elmalılı H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Bedir Yayınevi, İstanbul 1993, c.V, s.4240 vd.

3) Sahih-i Buharı Muhtasarı…, c.VIII s.235-6. İbn İshak ve İbn Hişam’ın Siret’i, İbn-i Sa’d’ın Tabakat’ı gibi İslam kaynaklanma hemen hepsinde bu konuda bilgi bulunmakta.

4) Sahih-i Buhari Muhtasarı…, c.II, s.309-310.

5) İbn-i Sa’d, et-Tahakaatu’l- Kühra, c.I, s.374, Beyrut 1960. Bu alıntı için bkz. Y.N. Özturk, Kendi Dilinde Son Peygamber, İstanbul 1984, s.59.

6) Kur’an olmayarak yerleştirdiği hükümler “hadis”, “sünnet” hükümleri şeklinde bilinen hükümlerdir.

7) Aslında Abdurrahman bu işi, daha çok babası Ebu Bekir’in etkisiyle yapmıştı. Fakat Muhammed onu, sanki kendi özgür iradesiyle İslam olmuş gibi göstermiştir.

(İlhan Arsel, “Kuran’ın Eleştirisi – 3”, Sayfa 8-11)

Düzenleyen: ArapŞükrü

Reklamlar