Kasım 12

Kur’an’daki Sonu Gelmez Tekrarlamalar ve Bundan Doğan Sakıncalar


Kur’an, bitmeyen ve bilimselliğe ters düşen tekrarlamalarla doludur: çoğu zaman aynı sözcükler ve aynı tümceler, bazen birkaç ayet arayla ya da aynı surenin ya da farklı surelerin çeşitli yerlerinde sıralanmış olarak yer almıştır. Çoğu ayetler pek belirsiz değişikliklerle farklı yerlerde sonu gelmezcesine tekrarlanmıştır. Aynı dinsel olaylar ve aynı masallar, bölük pörçük şekilde farklı surelere dağıtılmış olarak anlatılmıştır. Eğer bu tekrarlamalar ayıklanmış olsa, kitabın hacmi muhtemelen üçte bire inecektir. Hemen belirtelim ki, insan zekâsının ve düşünme gücünün yıpranmasında, bu gereksiz tekrarlamaların büyük bir rolü olduğu muhakkaktır. Ve şu da muhakkaktır ki, bu tekrarlamalar, Kur’an’ın Tanrı yapısı değil, insan yapısı bir kitap olduğu kanısını pekiştirecek nitelikte şeylerdir. Kitapta yer alan tekrarların tümünü buraya sıkıştırmaya imkân olmadığı için, birkaç örnekle yetineceğiz.

Her şeyden önce şuna işaret edelim ki, Kur’an sözcüğü, ayetlerde 70 kez geçer; ayrıca da “kitap” sözcüğü şeklinde 75 kez yer alır ve bu ayetler en fazla tekrar olunan ayetlerdir. (Fakat bunun dışında “furkan”,  “zikr” ya da “kitap” deyimleriyle de Kur’an’dan söz edilir. Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1994, c.7,s.233 vd.) Hemen hepsinde Kur’an’ın Tanrı’dan gelme olduğu konusu, benzeri deyimlerle belirtilmiştir; belirtilirken de Tanrı’nın “güçlülüğü”, “bilginliği”, “efendiliği”, “hikmetliliği” ve “yüceliği” dile getirilmiştir. Örneğin, Vakıa Suresi’nde Tanrı, yeminler ederek şöyle der: “Andolsun ki (Kur’an), dünyaların efendisinin (alemlerin Rabbi’nin) indirmesidir” (Vakıa Suresi, ayet 80). Bu aynı sözler Şuara Suresi’nin 192., Hakka Suresi’nin 43. ayetlerinde aynen tekrarlanmakta! Yine bunun gibi Mümin Suresi’nde, “Kitabın (Kur’an’ın) indirilmesi, güçlü ve hikmetli Tanrı katındandır…” (Mümin Suresi, ayet 1-2) deniyor. Aynı sözleri Zümer Suresi’nin 2., Casiye Suresi’nin 2., Ahkaf Suresi’nin 2. ayetlerinde aynen bulmaktayız.

Kur’an’ın uydurulmuş bir kitap olmadığı ve bir benzerinin insanlar tarafından yapılamayacağı hemen hemen aynı sözcüklerle tekrarlanmıştır (örneğin Secde Suresi, ayet 1-3; Yunus Suresi, ayet 37-39 vd…). Yine aynı biçimde, “Bu kitap, merhamet eden, merhametli olan Allah katından indirilmedir”, “Bu kitabın indirilmesi güçlü ve hakim olan Allah katındandır”, “Kuşku yok ki Kur’an’ı biz indirdik…”, “Kur’an, alemlerin Rabbi’nin indirdiğidir…” şeklindeki ayetler her sure’de, hemen hemen aynı ve bazen ufak değişikliklerle tekrarlanarak sürüp gider (bkz. Neml Suresi, ayet 6; İnsan Suresi, ayet 23; Şuara Suresi, ayet 23; Secde Suresi, ayet 1-3; Vakıa Suresi, ayet 43; Mümin Suresi, ayet 1-2; Fussilet Suresi, ayet 1-2; İsra Suresi, ayet 88; Kasas Suresi, ayet 48-50 vd…). Bunlardan birçoğunda, Tanrı’nın daha önce başka ümmetlere (örneğin İsrailoğulları’na) kitap gönderdiği, fakat bu ümmetlerin anlaşamayıp ayrılığa düştükleri, peygamberlerini yalanladıkları, bundan dolayı Tanrı tarafından cezalandırıldıkları, Muhammed’in Tanrı tarafından “son peygamber” olarak seçildiği, kendisine Arapça Kur’an verildiği, fakat bazı kimselerin ve kavimlerin Muhammed’i ve Kur’an’ı inkara kalkıştıkları, bunların tıpkı eskiler gibi cehennemlik oldukları, Tanrı’ya ve Muhammed’e kulluk edenlerin cennete gidecekleri vs… anlatılmıştır. Bu tema, özellikle Mekke döneminde indiği kabul edilen ayetlerin hepsinde bu minval üzere tekrarlanır: Zümer Suresi’nden (sure sırası 39) Ahkaf Suresi’ne (sure sırası 46) kadar olan surelere şöyle bir göz atmakla bunun böyle olduğunu anlamak mümkündür.

Tanrı’nın kendi kendine övünmesi ya da Muhammed’i övmesiyle ilgili ayetler sonu gelmez şekilde tekrarlanmıştır: “Doğrusu Allah… övülmeye layık olandır” (Hac Suresi, ayet 64); “…Allah güç ve hikmet sahibidir…” (İbrahim Suresi, ayet 4); “Allah göklerin ve yerin nurudur… ” (Nur Suresi, ayet 35); “Allah, kendisinden başka Tanrı olmayan, diri, kayyûmdur (uyumaz). Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerde ne varsa onundur…” (Bakara Suresi, ayet 255).

Sayısız denecek kadar çok ayetlerle bu şekilde övünen Tanrı, neden dolayı övülmeye layık olduğunu kanıtlamak üzere hep aynı şeyleri tekrarlayarak konuşur: gökleri ve yeri ve her şeyi yoktan var ettiğini, her şeyin kendisine ait olduğunu, geceyi gündüze kattığını, göklerden su indirip yeri yemyeşil yaptığını, göklerde ve yerde olan her şeyden haberli olduğunu, geçmişte olanı ve gelecekte olacakları bildiğini vs… söyler durur: “O görüleni de görülmeyeni de bilen, kendisinden başka Tanrı olmayan Allah’tır. O acıyıcı olandır (rahmandır), acıyandır (rahmidir). O, kendisinden başka Tanrı olmayan, hükümran (melik), çok kutsal (kuddûs), esenlik veren (selam), güvenlik veren (mümin), görüp gözeten (muheymin), güçlü (aziz), buyruğunu her şeye geçiren (cebbar), ulu olan (mütekebbir) Allah’tır… O var eden (halik), güzel yaratan (barı), yarattıklarına şekil veren (musavvir) en güzel adlar kendisinden olan Allah’tır. Göklerde ve yerde olanlar, onu tespih ederler. O, güçlüdür, hakimdir (hikmetlidir)…” (Haşr Suresi, ayet 22-24; ayrıca bkz. Hac Suresi, ayet 61-66, 70, 74, 76). Bu arada putlarla rekabet halinde görünür ve kullarının kendisinden başkasına tapmamalarını, tapacak olurlarsa dünyanın sonunun geleceğini anlatır; anlatırken kendi kendini övmek için yine yücelik tekrarlamalarına yönelir. Yönelirken kendi kendisine “hamd” eyler; örneğin şöyle der:

“Gökleri ve yeri yaratan, melekleri iki şer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamdolsun…” (Fatır Suresi, ayet 1). Ya da şöyle ekler: “AIIah sizi (önce) topraktan, sonra meniden yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek-dişi) kıldı. Onun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlı ya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka kitaptadır. Şüphesiz bunlar Allah’a kolaydır” (Fatır Suresi, ayet 11; ayrıca bkz. Yasin Suresi, ayet 12 vd; ayrıca bkz. Fatır Suresi, ayet 9, 11, 13, 15).

Bu arada putların güçsüz olduklarını anlatmaya çalışır:

“Eğer (putları) çağırırsanız, sizin çağırmanızı işitmezler. Faraza işitseler bile size cevap vermezler. Kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı reddederler.” (Fatır Suresi, ayet 14). Yüceliğini insanlara karşı da ilan ederek şöyle der: “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye layık olan ancak odur.” (Fatır Suresi, ayet 16).

Bunlara benzer nice tekrarlamalar vardır. Gelmiş ve geçmiş halkların Tanrı’yı ve peygamberlerini yalanladıkları konusu da, çoğu kez tekrarlanan şeylerdendir ki, bir iki örneği şöyledir:

“Kendilerinden önce gelenler de yalanlamışlardı… Beni inkar etmek nasıl olur?” (Sebe Suresi, ayet 45); “Seni yalanlıyorlarsa, bil ki, senden önce de nice peygamberler yalanlanmıştır.” (Fatır Suresi, ayet 4); “Eğer seni yalancı sayıyorlarsa, bil ki, onlardan öncekiler de yalanlanmışlardı… Beni inkar etmek nasıl olur?” (Fatır Suresi, ayet 25-36).

Tanrı’nın, insanları tam bir keyfilikle dilediği gibi doğru yola soktuğu ya da saptırdığı, “Müslüman” ya da “kafir” yaptığı hususu da, sık sık tekrarlanan şeylerdendir. Örneğin, Kehf Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimleri de saptırırsa, artık onu doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.” (Kehf Suresi, ayet 17). İsra Suresi’nin 97. ayeti de aynı nitelikte ve yazılıştadır. İbrahim Suresi’nde, “…Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü O, güç ve hikmet sahibidir.” (İbrahim Suresi, ayet 4) diye yazılıdır ve sanki “keyfilik”, güç ve hikmet sahibi olmanın bir gereğiymiş gibi tanımlanmıştır. Nitekim Enam Suresi’nde Tanrı, dilediği kişinin gönlünü açıp Müslüman yaptığını ve dilediğinin gönlünü daraltıp saptırdığını, kafir yaptığını söyler. Fakat, sanki bu tür bir keyfilik yetmiyormuş gibi, bir de kafir kıldıklarını cehennemlerde yaktığını anlatarak “yüceliği”nin sınırsızlığını çizgilemiş gibidir (örneğin, Enam Suresi, ayet 125). Kur’an’ın bir öğüt olmak üzere gönderildiği hususu, özellikle Mekki ayetlerde, devamlı şekilde tekrarlanır. Kamer Suresi’nin birçok ayetinde aynı sözcüklerle şu vardır: “Andolsun biz Kur’an’ı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mudur?” (Kamer Suresi, ayet 17, 22, 32, 40). Hac Suresi’nde birkaç ayet ara ve bir iki sözcüğün yer değiştirmesi suretiyle aynı şeyler şu şekilde tekrarlanmıştır: “Allah hakkında bilmeden tartışan… insanlar vardır” (Hac Suresi, ayet 3); “Bilmeden… Allah hakkında tartışan vardır.” (Hac Suresi, ayet 8). Aynı surenin biraz daha aşağısında, “Doğrusu Allah, inananları ve yararlı işler işleyenleri, içlerinde ırmaklar akan cennetlere koyar” (Hac Suresi, ayet 14, 23) şeklindeki ayetlerin, az arayla tekrarı vardır. Bakara Suresi’nin 62. ayetindeki, “Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah’a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara Suresi, ayet 62) şeklindeki ayet, bir iki sözcük farkıyla Maide Suresi’nin 69. ayetinde aynen tekrarlanmıştır. Rızkın Tanrı’dan gelme olduğu sık sık tekrarlanan şeylerdendir; örneğin, Sebe Suresi’nde yer alan, “De ki! Rabbim rızkı dilediğine genişletir ve bir ölçüye göre verir.” (Sebe’ Suresi, ayet 36) şeklindeki ayet, iki ayet sonra aynı sözcüklerle tekrarlanır (bkz. Sebe’ Suresi, ayet 39).

Enbiya Suresi’nin 76. ayetindeki, “Nuh da… bize yalvarmıştı; onun duasını kabul edip, kendisini ve ailesini, büyük sıkıntıdan kurtardık” (Enbiya Suresi, ayet 76) şeklindeki söyleniş, daha sonraki Saffat Suresi’nin 75. ve 76. ayetlerinde karşımıza tekrar çıkar: “Nuh bize seslenmişti de, duasına ne güzel icabet etmiştik. Onu ve ailesini büyük sıkıntıdan kurtarmıştık.” (Saffat Suresi, ayet 75-76). Yine Enbiya Suresi’ndeki, “Davud’la beraber tespih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Bunları biz yapmıştık…” (Enbiya Suresi, ayet 79) şeklindeki sözler, daha sonra Sad Suresi’nde ufak bir değişiklikle karşımızdadır: “Davud’u an… Onunla beraber tespih eden dağları, kuşları… onun buyruğu altına vermiştik.” (Sad Suresi, ayet 18-19).

Yine Nuh Suresi’ndeki, “Süleyman’ın emriyle yürüyen şiddetli rüzgârı, onun buyruğuna verdik… Dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şeytanlardan da onun buyruğu altına verdik…” (Enbiya Suresi, ayet 81-82) şeklindeki satırlar, Sad Suresi’nde şu şekilde karşımıza çıkar: “…istediği yere Süleyman’ın) buyruğu ile kolayca giden rüzgârı… dalgıçlık yapan şeytanları onun buyruğu altına verdik…” (Sad Suresi, ayet 36-38).

Tanrı’nın Adem’i yarattıktan sonra meleklerini ona secde ettirmek istemesi ve meleklerin hep birden secde etmeleri, fakat bu emre karşı iblisin kafa tutup kendisinin ateşten yaratıldığını, Adem’in ise çamurdan yapıldığını ve dolayısıyla ondan üstün olduğunu söyleyerek Tanrı ile tartışmaya girişmesi, bunun sonucu olarak Tanrı tarafından kovulması Kur’an’ın Bakara (ayet 34 vd…), Kehf (ayet 50) Araf (ayet 11-18), Hicr (ayet 31-34), Sad (ayet 71-75), Taha (ayet 116), İsra (ayet 61) surelerinde ve diğerlerinde, hemen hemen aynı ibarelerle tekrarlanarak anlatılır.

Hikaye ve masallar da, hep kesik kesik olmak suretiyle, bu şekilde devamlı tekrarlamalar halindedir. Örneğin, Muhammed’den önceki peygamberlerin, kendi kavimleri tarafından alaya alınıp inkar edildikleri, inkar edenlerin başına belalar geldiği sık sık tekrarlanan şeylerdendir. Her tekrar edilişte Tanrı’nın gökleri ve yeri yarattığı, yolda yürünsün diye yollar yaptığı, gökten su indirdiği, insanlar binsin diye gemiler ve hayvanlar ihsan ettiği vs. gibi sözlerle övündüğü görülür (bkz. Zuhruf Suresi, ayet 6-8, 9-15, 16-17; Duhan Suresi, ayet 4-7, 17-25; Nahl Suresi, ayet 57-58, 63 vd…).

Musa ile Firavun hikayesi, farklı surelerde ele alınmış ve aynı olaylar şeklinde tekrarlanmıştır (bkz. Mümin Suresi, ayet 23-50; Enam Suresi, ayet 103 vd…; Kasas Suresi, ayet 38 vd…). İbrahim’in karısına bir oğlu olacağının müjdelenmesi olayı çeşitli surelerde aynı şekilde ve çoğu zaman aynı sözcüklerle tekrarlanmıştır. Örneğin Hud Suresi’nde, “Andolsun ki, elçilerimiz müjde ile İbrahim’e geldiler. ‘Selam sana’ dediler… Onlar, ‘Korkma, biz Lût milletine gönderildik’ dediler. Bu arada İbrahim’in ayakta duran karısı gülünce ‘Ona İshak’ı , ardından Ya’kub’u müjdeleriz,’ dediler. ‘Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı, kocam da ihtiyar olmuşken nasıl doğurabilirim? Doğrusu bu şaşılacak bir şey’ dedi; ‘Ey evin hanımı! Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olmuşken, nasıl Allah’ın işine şaşarsın?’ (dediler)…” (Hud Suresi, ayet 69-74) diye yazılıdır. Şimdi üç sure sonraki Hicr Suresi’nin 52. ve 55. ayetlerine göz atalım; aynı olayın hiç yeri yokken şu şekilde tekrarlandığını görürsünüz:

“İbrahim’in yanına girdiklerinde selam vermişlerdi; o, ‘Doğrusu biz sizden korkuyoruz!’ demişti de, ‘Korkma, biz saha bilgin bir oğlun olacağını müjdelemeye geldik’ demişlerdi; ‘Ben kocamışken bana müjde mi veriyorsunuz? Neye dayanarak müjdeliyorsunuz?’ deyince, ‘Seni gerçekten müjdeliyoruz, umutsuzlardan olma’ demişlerdi…” (Hicr Suresi, ayet 52-55).

Görülüyor ki, Hud Suresi’ndeki hikaye Hicr Suresi’nde pek ufak bir değişiklikle yer almıştır. Şimdi 36 surelik bir atlama yapalım ve Zariyat Suresi’nde aynı şeyleri tekrarlayan şu satırları okuyalım: “Onlar İbrahim’in yanına girip ‘Selam sana’ demişlerdi, İbrahim de ‘Selam size’ demişti. Hemen ailesine giderek semir bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp ‘yemez misiniz?’ demişti. Yemediklerini görünce onlardan endişeye düştü; ‘Korkma!’ dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler; bunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, yüzünü kapayarak ‘Kısır bir kocakarı’ dedi. Melekler, ‘Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu o, hakim olandır…’dediler…” (Zariyat Suresi, ayet 25-32).

Bazen ibadetle ve hukukla ilgili ayetler, iç içe girmiş olarak, çeşitli surelerde aynı sözcüklerle tekrarlanmıştır:

“Onlar, eşleri ve cariyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler. Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gidenlerdir. Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler. Namazlarına riayet ederler. İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan mirasçılardır.” (Müminun Suresi, ayet 6-11).

Yukarıdaki ayetin Mearic Suresi’nin 29. ve 36. ayetleriyle aynen tekrarlandığını görmekteyiz; araya sadece “Şahitliklerini gereği gibi yaparlar” tümcesi sıkıştırılıvermiştir.

Kur’an’da yer alan tekrarlamaların nedenleri pek çeşitlidir. Bu nedenleri, Muhammed’in unutkanlıklarında ya da Yahudilerden, Hıristiyanlardan farklı zamanlarda ve farklı kişilerden olmak üzere öğrendiklerini bölük pörçük şekilde Kur’an’a sokmasında veya tekrarlamaların insan beyni üzerinde uyuşturucu etki yaptığını ve bu yoldan insanlara baş eğdirtmenin kolay olduğunu bilmiş olmasında aramak mümkündür.

Gerçekten de İslam kaynaklarının bildirmesine göre, Muhammed, kendi unutkanlığının bilincine sahip olduğu için, her daim yanında gençlerden birini bulundurur ve ona olayları kaydettirirdi. Bunu böyle yapmış olmasına rağmen yersiz tekrarlamalara yönelmekten kurtulamazdı. Nitekim, Sa’d İbn-i Ebi Vakkas’tan öğrenerek Ankebût Suresi’ne koyduklarını unutup, bir başka vesileyle Lokman Suresi’nde tekrarlaması ya da bir olayı anlatırken yanda kesip, aynı olaya başka bir surede devam etmesi ve ederken de tekrarlamalara başvurması, bu hususta verilebilecek nice örneklerdendir. Kısaca fikir edinebilmek için Vakkas olayını özetleyelim:

Ankebût ve Lokman surelerinde hemen hemen aynı sözcükler ve tümceler halinde yer alan iki ayet bulunuyor: Ankebût Suresi’ndeki ayet şöyledir:

“Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir… Ana, baba seni, körü körüne bana ortak koşman için zorlarsa, onlara itaat etme…” (Ankebut Suresi, ayet 8).

Ankebut Suresi, Kur’an’ın 29. süresidir. Bu sureden iki sure sonraki Lokman Suresi’nde yukarıdaki sözler, araya bazı tümceler sıkıştırılmak suretiyle aynen tekrar edilmiş ve şu şekle getirilmiştir: “Biz insana, ana ve babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Annesi onu güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı. Çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur… Ana, baba körü körüne bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme…” (Lokman Suresi, ayet 14-15). Beyzavi gibi Kur’an yorumcularının söylemesine göre, yukarıdaki benzeri ayetlerin iki ayrı surede yer alması, şu olay vesilesiyledir: Sa’d İbn-i Ebi Vakkas’ın Müslüman olduğunu duyan anası Hamne, fena halde üzülür ve oğlunun İslamdan çıkıp eski dinine, yani putperestliğe dönmesini ister. Dönünceye kadar yemek yemeyip aç kalacağını söyler; şöyle der: “Ya Sa’d! Sen ne yaptın, eğer sen bu yeni dini bırakmazsan (yemin ederim ki) ben yemem, içmem, nihayet ölürüm; sen de benim yüzümden: ‘Hey anasının katili!’diye bednam olursun.” ( Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Bini Kur’an Dili, Bedir Yayınevi, İstanbul. 1993, c.5, s.3844.) Ve dediği gibi yapar; iki gün iki gece yemez, içmez, takatten düşer. Ve işte bu nedenledir ki Muhammed, “Ana, baba seni, körü körüne bana ortak koşman için zorlarsa, onlara itaat etme…” şeklindeki ayetleri, Kur’an’ın yukarıdaki surelerine, tekrarlama yoluyla serpiştiriverir. Bu ayetler Sa’d’ı öylesine etkiler ki, anasına çok düşkün olmasına rağmen, onun aç kalarak ölmesine razı olduğunu anlatmak için şöyle der: “Anneciğim, bilesin ki vallahi yüz canın olsa da birer birer çıksa, ben bu dini hiçbir şey için terk edemem; artık dilersen (yemek) ye, dilersen yeme.” Oğlunun bu tutumu karşısında Hamne, .pek muhtemelen bu kadar katı yürekli bir çocuk için ölmenin yersiz olduğunu anlamış olmalıdır ki, açlık grevine son verir ve yemek yemeye başlar. Fakat, her ne olursa olsun, durum şu ki, Muhammed, Kur’an’ın Ankebut ve Lokman adlı iki ayrı suresine, birbirinin aynı nitelikte ayetler koymuştur. Hemen belirtelim ki, Ankebut Suresi, Kur’an’da 29. sırada, Lokman Suresi ise 31. sırada yer almıştır. Ancak, bu iki sure, birbirlerinden çok farklı zamanlarda inmiş olarak bilinirler; zira Lokman Suresi’nin nüzul (iniş) sırası 57, Ankebut Suresi’nin nüzul sırası ise 85’tir. Yani, bu iki sure arasında 28 sürelik bir zaman farkı bulunmakta! Pek muhtemeldir ki, bu zaman farkı, unutkanlık yaratıp, yukarıdaki iki benzer ayetin Kur’an’da “tekrarlama” şeklinde yer almasına vesile olmuştur.

Öte yandan Muhammed, kafiyeli konuşmaların ve ahenkli tekrarlamaların (velev ki gereksiz ve bıktırıcı nitelikte olsun), insan beyninde uyuşturucu etkiler yarattığını bilirdi. Kişilerin, sonu gelmez bu tekrarlamalar içerisinde düşünme gücünden yoksun kalıp, kendilerini, emredilen şeyleri yapmaya terk edeceklerini de bilirdi. Nice örneklerden bir ikisini belirtelim: Nur Suresi’nin 61. ayetinde “yemek yemek” için kimlerin evine izinsiz olarak gidileceği şöyle anlatılmıştır:

“…Evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerinizin evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya kahyası olup anahtarları elinizde olan evlerde veya dostlarınızın evlerinde izinsiz yemek yemenizde bir sorumluluk yoktur. Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde de sorumluluk yoktur…” (Nur Suresi, ayet 61).

Görülüyor ki, “evlerinde” ve “veya” sözcükleri, ayetin yarısını kapsayacak şekilde gereksiz olarak tekrarlanmıştır; sekiz tümcelik bir tek ayet içinde on iki kez “evlerinde”, sekiz kez “veya” sözcüğü yer almış bulunmakta. Bu sözcükleri tekrar etmekteki amacı da ifade etmek mümkün; bu yapılacak olursa yukarıdaki ayet şu şekli alır:

“…Evlerinizde veya babalarınızın, annelerinizin, erkek kardeşlerinizin, kız kardeşlerinizin, amcalarınızın, halalarınızın veya dayılarınızın veya teyzelerinizin, dostlarınızın evlerinde veya kahyası olup anahtarları elinizde olan evlerde izinsiz yemek yemenizde bir sorumluluk yoktur. Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde de sorumluluk yoktur…”

Ancak, tekrarlamaları yok edip, ayeti bu şekle sokmakla, işin sihirli yönü kaybolmuş oluyor. Amaç, dinleyenleri büyülemek olduğuna göre, aynı sözcükleri tekrarlamakta yarar görülmüştür! Öte yandan bir de şu var ki, yukarıdaki ayette belli kişilerin evlerinde izinsiz olarak yemek yemenin sorumluluk doğurmadığı bildirilmekte. Söylemeye gerek yok ki, evlerinde yemek yenebilecek olan akraba ve dostları, bu şekilde sayıp sıralamanın bilimsel ve anlamlı bir yönü yok. Yukarıdaki hüküm, amacı ifade etmekten çok uzak; bunu anlatmak için daha bilimsel ve genel bir ifade kullanmak uygun olurdu. Daha başka bir deyimle ayette yer alan sıralama, konuya açıklık değil, anlamsızlık ve anlaşılmazlık getirmekte. Şu bakımdan ki, kimlerin evinde izinsiz yemek yenebileceği sıralanırken, belli bir sınırlama konmak isteniyormuş kanısı yaratılmakta: örneğin, “babalarınızın, annelerinizin evlerinde… izinsiz yemek yemenizde sorumluluk yok” deniyor. Pek iyi, ama “büyükbaba” ya da “büyükanne” zikredilmemiş; onların evinde yenmeyecek mi? Yine aynı şekilde, “erkek kardeşlerinizin veya kız kardeşlerinizin evlerinde yemek yemekte size sorumluluk yok” deniyor. Erkek kardeşin ya da kız kardeşin çocuklarının evlerinde yemek yenirse ne olacak? Aynı şekilde “…amcalarınızın, halalarınızın veya dayılarınızın veya teyzelerinizin… evlerinde izinsiz yemek yemekte sorumluluk yok” deniyor. Fakat, bunların çocuklarının (örneğin, amcazadeler, halazadeler vs…) evinde izinsiz yemek yemek sorumluluk mu doğuracak? Belli değil! Buna benzer nice sorulara yanıt verebilecek nitelikte değil yukarıdaki ayetler!

Öte yandan bazı surelerde, sözcüklerle birlikte tümcelerin de aynı şekilde tekrarlandığı görülür. Örneğin, Rahman Suresi’nde, “…Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?” (Bu tümceyi şu şekilde de okumak mümkün: “Şimdi Rabbinizin hangi eltafina dersiniz yalan ?”) diye bir tümce vardır ki, hemen her iki satırda bir ve her bir ayetten sonra tekrarlanmıştır. 78 ayetten oluşan Rahman Suresi’ndeki bu tümce, 31 kez karşınızdadır. Kısaca bir fikir edinmiş olmak için surenin birkaç ayetini örnek verelim:

“Allah, yeri insanlar için meydana getirmiştir; orada meyveler, salkımlı hurma ağaçları, yapraklı taneler, güzel kokulu otlar vardır.”

“Ey insanlar ve cinler! Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen kum balçıktan yaratmıştır. Cinleri de öz ateşten yaratmıştır. ”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“O, güneş ve ayın doğularının Rabbidir, batılarının Rabbidir.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmamak üzere salıvermiştir; aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Bu iki denizden de inci ve mercan çıkar.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Onun emriyle denizde yürüyen dağlar gibi gemiler onundur. ”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Yeryüzünde bulunan herşey fanidir, ancak yüce… Rabbinin varlığı bakidir.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Omlarda (cennetlerde), bakışlarını yalnız erkeklerine çevirmiş (bakire) eşler vardır.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Onlar yakut ve mercan gibidirler.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Oralarda (cennetlerde) iyi huylu güzel kadınlar vardır.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Çadırlar içinde ceylan gözlüler vardır.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Onlara daha önce insan da, cin de dokunmamıştır.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Cennetlikler orada yeşil yastıklara ve harikulade işlemeli döşeklere yaslanırlar.”

“Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?”

“Büyük ve pek cömert olan Rabbinin adı ne yücedir” (Rahman Suresi, ayet 13-78).

 

Görüldüğü gibi aynı sözleri içeren tümcelerden oluşma bu tekrarlamalar, Rahman Suresi’nin 13. ayetinden 78. ayetine kadar bu min’al üzere, bütün bir sure boyunca sürüp gitmekte! Dikkat ediniz, “…Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?” şeklinde tekrarlanan tümcelerin arasına sıkıştırılmış diğer tümcelerin birçoğunu anlamak ya da değerlendirmek mümkün değil! Örneğin, yukarıda “…Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmamak üzere salıvermiştir” deniyor. Ne demektir bu? “İki deniz” deyimiyle ne kastediliyor? Belli değil! Her ne kadar Kur’an’ın Fatır (ayet 12), Furkan (ayet 53) ve Neml (ayet 61) surelerinde iki deniz ile bu iki denizin arasına konmuş olan engelden söz edilmekte ve bu denizlerden birinin suyunun tatlı, diğerininkinin tuzlu ve acı olduğu belirtilmekteyse de, anlaşılmazlık giderilmiş değildir. Yorumcular arasında iki denizden birinin “deniz” değil ırmak olduğunu söyleyenler vardır; bu ırmağın Dicle mi, yoksa Nil mi olduğu da ayrıca tartışmalıdır! Fakat, her ne olursa olsun, “…Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmamak üzere salıvermiştir” şeklindeki bir tümcenin Rahman Suresi’nde hiç yeri ve gereği yoktur. Yine bunun gibi yukarıdaki ayetlerde, Tanrı’nın insanları çamur gibi pis bir nesneden, cinleri ise asil bir malzeme sayılan ateşten yarattığına dair şöyle bir tümce var:

“…Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen kuru balçıktan yaratmıştır. Cinleri de yalınlı bir alevden (öz ateşten) yaratmıştır…”

Ve bunu söyleyen, yani insanı aşağılık bir malzemeden yarattığını açıklayan Tanrı, bir de soruyor: “Öyleyken, Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?” Neden Tanrı, insanları kötü, bayağı, aşağılık nitelikte sayılan kuru kokmuş balçıktan yaratsın da, cinleri asil nitelikte sayılan öz ateşten var etsin? Kuşkusuz ki, insan şahsiyetinin haysiyetini rencide etmek bakımından olumsuz bir tümce bu!

Yine aynı şekilde, yukarıdaki ayetlerde cennetlerden ve bu cennetlerdeki güzel kızlardan söz edilmekte! “Yüce” ve “cömert” olduğunu söyleyen Tanrı, cennetteki ceylan gözlü, yakut ve mercan gibi bakire dilberleri, sevgili erkek kullarına vereceğini bildirmekte! “Hiç “yüce” bir Tanrı’nın yapacağı şeyler midir bu?” diye düşünmek mümkün. Ancak, Kur’an’ı okuyan (ya da dinleyen) kişi, her iki satırda bir karşısına çıkan, “…Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edebilirsiniz?” tümcesi yüzünden, bu tekrarlamalar arasına sıkıştırılan sözlerin anlamsızlığını, olumsuzluğunu ya da Tanrı’nın yüceliğini rencide edici yönlerini fark etmez; aklında kalan tek şey, Tanrı’dan geldiği söylenen “nimetler”dir. Kendisine vaat edilen bu nimetler nedeniyle, kişi, Tanrı’ya ve onun “peygamberi”ne minnettar kalıp, kendisini, gözü kapalı şekilde onlara, itaat zorunluluğunda bulur ve mutlak şekilde “teslimiyet” halinde bulunur. Muhammed’in de amacı esasen budur; Kur’an’a koyduğu, “Ey Muhammed! Şüphesiz, sana baş eğerek ellerini verenler, Allah ‘a baş eğip el vermiş sayılırlar” (Fetih Suresi, ayet 10) ya da “Allah ve peygamberine kim boyun eğerse Allah onu bu cennetlere kor” (Nisa Suresi, ayet 13-14) şeklindeki ayetler sayesinde, Arapları, Tanrı’ya baş eğdirtirken, aynı zamanda kendisine baş eğdirtmiş, yani aklen ve ruhen onları teslimiyet halinde tutabilmiştir. Yerleştirdiği dini, “teslimiyet” anlamına gelmek üzere “İslamiyet” diye adlandırması da, bir bakıma bundandır; kişiyi “teslimiyet” içerisinde tutup itaatkâr kılabilmesinde bu yukarıdakilere benzer tekrarlamaların etkisi sınırsızdır.

Pek muhtemeldir ki, İslamcılar, “Her kitapta tekrarlamalar olur” diyerek, yukarıdaki eleştirileri geçersiz kılmak isteyeceklerdir. Kuşkusuz ki, her kitapta tekrarlamalar olur; tıpkı her sanat yapıtında olduğu gibi. Fakat, eğer tekrarlamaların amacı, okuyucuyu ya da dinleyiciyi akılcı düşünceden yoksun kılıp gökten inme buyrukların kölesi haline sokmak ise, böyle bir amaç insan varlığının gelişmesini engellemek bakımından sakıncalıdır.

Öte yandan “tekrarlamaların” her kitap bakımından söz konusu olabileceğini öne sürerek, Kur’an’daki tekrarlamaları “olası” saymak da doğru değildir. Böyle bir kıyaslama, Kur’an’ın Tanrı yapısı değil, fakat insan yapısı bir kitap olduğu sonucunu doğurur. Şu bakımdan ki, “kusur”, “eksiklik”, “yanılgı” vs… gibi şeyler, insana özgü şeylerdir. Bu nedenle insan yapısı her yapıtta, her kitapta (velev ki, mükemmel nitelikte sayılsın), kusur ya da yanlış niteliğindeki şeylerin (örneğin, yersiz ve gereksiz tekrarlamaların) bulunması doğaldır. Oysa Tanrı’nın, her şeyi en iyi bilen ve en mükemmel şekliyle var eden, asla kusur etmeyen bir Yaratan olduğu öne sürülüyor. Hatta Muhammed’in söylemesine göre Tanrı, mucizevi nitelikte olmak üzere verdiği Kur’an’ın bir benzerinin hiç kimseler tarafından getirilemeyeceğini anlatmak maksadıyla yeminler etmiş şöyle demiştir:

“İnsanlar ve cin’ler, birbirine yardımcı olarak, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler, andolsun ki, yine de benzerini ortaya koyamazlar…” (İsra Suresi, ayet 88.) Ancak, ne var ki, eğer bu söylenenler gerçekten doğru olsaydı, bu takdirde, Kur’an’da, insan yapısı kitaplarda olduğu gibi, yersiz ve gereksiz tekrarlamalar olmazdı!

İlhan Arsel, “Kuran’ın Eleştirisi – 2”, Sayfa 8-15

Hazırlayan: ArapŞükrü

 

Reklamlar