Kasım 11

Nasıl Yakıldım?


“Kitap” derler bana. “Sami” dillerde.(1)

Doğum yerim: Doğa.

Anam: Doğa.

Babam: İnsan. Bir anlamda.

Bir başka anlamdaysa, onu ben yarattım.

Bir maymunsuydu daha, ben olmasaydım.

O da beni yarattı. Yazdı. Ama, yaktı da.

Neden yaktı? Uzun uzun anlatmak isterdim. Ama, “kitap”lar tutar. Doğum öncelerim, doğumum, bebekliğim, çocukluğum, delikanlılığım.. hepsi var.

En iyisi ben, “nasıl yazıldığımı” değil de “nasıl yakıldığımı” anlatayım. Hepsi değilse de bir küçük kesimini. En başta da “neden”ini. Daha doğrusu bir kesitini, özet olarak.

Bana yazılanlar, “aydınlatmak” için de olur, “karartmak” için de. “İyi” de olur, “kötü” de. Ne yazılmışsa kalır. Korurum. Olduğu gibi. “Aydınlatma”m, dünyaları karanlık üzerine kurulu olanların işine gelmez. Yazılıp, bana “giz” olarak bırakılanları olduğu gibi korur oluşum da. Gün olur ki, bunlar, olguları, olayları dile getirir. Yalan, dolan mı var, kalın kalın örtülü suçlar mı var? Bir bir ortaya çıkar benimle. Ant içmem, ama tanıklığımla gerçeği söylerim. İşte, bir de bu yüzden beni yakarlar. “Suç kanıtı” bırakmak istemeyen “cani”ler gibi. Ve bir de dinden, imandan..”İnançla ırzına geçilmiş kafalar”ın tümü bana, benim türüme, ters düştüğü sürece düşman.

“Yandım mevlam, su..!”

Bakın şu piskoposa. N’aptım ben ona “Tanrı Aşkına(!)?” Bi kötülük etmişim, diş biliyor. “İnancını bozmuş”um (2). Cübbesini toplamış, cin cin bakışlarla, öfke dolu geliyor. Bir şey yapacak. Eyvah, yakacak! Ve alevler içindeyim. Bir yanım Yunan’dan gelmişti, bir yanım Mezopotamya’dan gelmişti, bir yanım Hint’ten, bir yanım Yemen’den..Ne denli uğraşılmıştı yazılarım için. Onca çaba, onca kalem, onca kağıt (ya da deri), onca mürekkep, onca ışık ve onca düşünce demetleri uçup gitmişti dumanlarıyla birlikte (3).

Papazlarla, “Sezar”lar el birliği etmişlerdi, beni yakmak için. Neden ki, aynı şeylere karşı, aynı şeyleri koruma çabasındaydılar.

Tek tek verdiler alevlere. Yığın yığın da. “Kitaplık” dedikleri yerimle, yurdumla birlikte de..Dizi dizi uygarlıklar..Kül olup gitmişti.

“Eski çağların kitapları, varsın, yansın..” denebilir mi? Voltaire de eski çağın kitaplarını değersiz bulur. Ama, türümün “boş inançlar kanalizasyonları”nı..”Kutsal kitap” denenleri. “Hiç birinden, ne fiziğe, ne tarihe ilişkin tek doğru öğrenemezsiniz. Bugün, küçücük fizik kitabı bile, eski çağların bütün kitaplarından daha yaralıdır,” der(4). Şu sözlerin ardından: “Mısırlılarla, Fenikelilerin kitapları kaybolmuştur. Çinliler, Brahmanlar, Mecusiler, Yahudiler ise, kendi (kutsal) kitaplarını korumuşlardır. Bütün bu yapıtlar, garip anıtlardır, ama, hepsi de insanoğlunun hayalinde kurduğu anıtlar..”(5) yine de kalkıp, “bunlar yakılsın,” demez.

İbn Haldun’a kulak verelim:

Bilimler çoktur. İnsan toplumları içinde, çok sayıda, bilgeler, bilginler geçip gitmiştir. Bize ulaşamayan bilimler, bize ulaşanlardan daha kabarıktır. Tanrı hoşnut olası Ömer’in, “fetih” sırasında (özellikle İskenderiye ele geçirildiğinde) yok edilmesini buyurduğu o bilim belgeleri nerede, var mı şimdi? Kaldelilerin, Süryanların, Babillerin bilimleri, o çağda ortaya konan yapıtlar, belgeler, çalışma ürünleri nerede? Nerede eski Mısırlıların ve daha öncekilerin bilim ve kültür ürünleri? Bize, bilim ve kültürü ulaşan, sadece bir toplum olmuştur ki, o da Yunan’dır..”(6).

Sevgili, büyük araştırmacı İbn Haldun! Ne çok sormuşsundur, “Nerede, nerede?..” diye.

“Nerede onca uygarlıktan kalması gereken beyin ürünleri?!”

Arıyordun sürekli.

Hani, çok gençtin, İspanya’da..Binlercemin bulunduğu yurtlarımdan birindeydin. Coşkuyla dalıvermiştin sevgililerin içine. “Aradığımı bulacağım,” diyordun. Mutluluğun doruğunda, şehvetle dokunuyordun her birimize. Okşuyordun. En vurulduğun sevgilinin en bayıldığın yerlerini okşarcasına kendinden geçiyordun. Birimizi bırakıp öbürümüze yöneliyordun. Ve her birim, el ederek göz kırparak çağırıyordu seni.

“Gel, bana da gel, bak..”

Hemen koşup bakıyordun. Satırlar, sayfalar..Ve arıyordun. Ve soruyordun:

“Nerede, nerede?”

“Bir de bana bak..”

“Yok iţte, sende de yok.”

“Bende olabilir..”

“Yazık, sende de yok..”

“Bana da bir göz at.”

“Yok, yok, bulamıyorum. Nereye gitmiş bunlar? Nerede yitmiş bunca dünyalar? Düşünce dünyaları..?”

Sevgilim! Benimleydi aradıkların. “Din” ve “Tanrı” aşkına yakılan ateşin içinde. Orada, şurada, burada. Ve, İskenderiye Kütüphanesi’nde.. Sen de anladın araştırmaların sonunda. Ya bir de gözlerinle görseydin o tüyler ürpertici durumu!

Hamamlara yakıt yapmışlardı, beni..

“İskenderiye Kütüphanesi.” Yüzyıllar içinde, damla damla biriktiğim, havuz olduğum, göl olduğum, deniz olduğum, okyanus olduğum, ve yüzbinleri, milyonu bulduğum yurdum. Bir kesimim (Serapium) yakıldı(7). Yeniden denizleşip, okyanuslaşma.. Ve yeniden yakmaya gelen yeni düşman. Bu kezki, müslüman: İslam’ın asıl kurucusu Halife Ömer. “Fetih” sırasında buyruğu verir:

“Yakılsın!”

Gerekçesi de var:

“Bu kütüphanedeki kitapların içindeki bilgiler Kur’an’da varsa, bunlara gerek yok. Kur’an’da yoksa, bunlar geçerli değil. Öyleyse ne duruyor, yakılmalı!”

Mısır Fatihi Amr İbnü’l-As da buyruğu yerine getirmişti.

Tarihler yazar:

“O sırada, kütüphanenin kitapları hamamlara dağıtıldı. Yakıt olarak kullanıldı. Kitaplar o denli çoktu ki, uzun süre hamamlar -oduna gerek kalmadan- bu kitaplarla ısıtıldı.” Yazılanlar uzun. Ama böyle özetlenebilir(8).

Ve, “reddiye”ler başlıyor:

“Şuray-ı Devlet Muavinliği’nden mütekaid Mehmet Mansur” eğiliyor konu üzerine. Döţeniyor:

Meşhur İskenderiye Kütüphanesi’nin guya ehl-i İslam tarafından ihrak edilmiş (yakılmış) olduğuna dair hikaye-i malumenin kizb mahs (tümüyle yalan) olduğu..” diye başladığı kitabında, kütüphanenin müslümanlar tarafından yakıldığı yolunda ileri sürülenleri çürütmeye çabalıyor. Bu yolda yazılanları, “İslam aleyhine ortaya atılan iftiralar” diye niteliyor(9). Buna göre, İbnü’l Kıfti’den, İbn Haldun‘dan, Katip Çelebi’ye varana dek, bu konuya yer verenlerin tümü, “İslam’ın aleyhinde bulunmak için iftira” ediyorlar. Mehmet Mansur’u kaynak alan A.Adnan Adıvar da, “Bu kütüphane yakılması, ispatı kabil olmayan bir efsanedir” diyor. Bu yoldaki “rivayet”in, Batı ve Doğu kaynaklarına Hristiyan tarihçi Ebu’l-Ferec’in kitabından geçtiğini, ve şunları yazıyor: “Eğer, bu rivayet doğru olsaydı, İslam’da dinle ilmin çatışması sayılabilirdi. Halbuki, Doğu kaynaklarında ilk defa bu vakaya dair Abdullatif Muvaffakuddin Ibn’ül-Lebbad (1162-1231) adlı Bağdat’lı bir müslüman bilgin ve hekimin Mısır tarihinde tek bir satır vardır ki, ondan sonra Arap tarihlerindeki, mesela Ibn’ül-Kıfti’nin (1173-1248) tarihindeki bilgilerin kaynağı hep bu satır olsa gerektir. Yazık ki, Katip Çelebi de bu rivayeti olduğu gibi, fakat kaynak göstermeksizin üzerinde işleyerek Mizanu’l Hak isimli kitabına geçirmiştir..”(10). Adıvar’ın kaynak aldığı Mehmet Mansur, konuyu yazanların, “kütüphanede ne kadar kitap bulunduğunu, bu kitaplarla kaç hamamın ne kadar süre yandığını” da ayrıntılarıyla yazdıklarını yazıyor. Ve bunların çok “yaygın biçimde” yazılageldiğini belirtmekten kendini alamıyor(11). Adıvar’ın ileri sürdüğü gibi, “kaynak”, hep o sözünü ettiği “tek bir satır” olsaydı, bu denli ayrıntılar ve yaygınlık bulunabilir miydi? Hele, “tarihteki bilgileri” doğru değerlendirmenin “bilimi”ni yaratmış olan İbn Haldun’un böylesine bir yanlışa düşmesi, yani uydurma bir “rivayet”i, gerçek görüp öyle göstermesi nasıl düşünülebilir? Adıvar, İskenderiye Kütüphanesi’nin “Serapium” adı verilen bölümünün, Hristiyanlığın IV.yüzyılında Piskopos Theophilos tarafından yaktırıldığını, onun için Halife Ömer tarafından yaktırılmış olamayacağını, “önce Kütüphane’nin VII.yüzyıla kadar durduğunu ispat etmek gerektiğini” yazmakta(12).

Oysa, kolayca düşünülebilir ki, kütüphanenin bir kesiminin yakılmış olması, ne tümünün ne de bütün kitapların yakıldığı anlamına gelir; ne de ortam bulunduğunda, kitapların birikmesini, kütüphanenin yeniden eski zenginliğine ulaşmasını önler. Hristiyanlık, bilimin, düşüncenin karşısında olmuştur, bu yadsınamaz. Bir Piskopos da kalkıp, kütüphanenin bir kesimini ya da bir kesim kitapları yaktırmış olabilir. Ama, unutulmamalı ki, bir süre sonra Hristiyanlık da kendi ilkelerini savunmak, ve kendini ayakta tutmak için, “akıl” ve “bilim”le -ırzına geçerek de olsa- uzlaşma yolunu seçti. Bunu, herkesle birlikte, Adıvar da yazar. Şöyle dile getirir:

“Bu din de, o vakit insan aklının ve mantığının en büyük eseri olan Yunan felsefesiyle temasa geçmek zorunda kalıyordu. Ya bu felsefeyi tamamıyla reddedecek, yahut, onunla uzlaşacaktı. İşte, III. yüz yıldan itibaren gelişmeye başlayan ‘patristik’ felsefe, yani “kilise babalarının felsefesi” bu uyuşma zemini üzerinde yerleşti.”(13)

Adıvar, bu konuda ilk adımı, İskenderiye’li Origenes’in attığını da belirtir(14). Ne var ki, bir başka zaman, Theophilos’un, İskenderiye Kütüphanesi’nin bir kesimini yaktırdığı dönemde, “Hristiyanlığın bilime düşman olduğunu” yazmayı da unutmaz(15). Oysa, Hristiyanlık da, öbürleri de, bilim”in düşmanı olmaktan hiçbir zaman geri durmamışlardır temelde. Ama, hemen her zaman, “dost” görünme gereğini duymuşlardır.

Kısacası, İskenderiye Kütüphanesi’ni yakma suçunu işledikten sonra, Hristiyanlar Müslümanlara, Müslümanlar da Hristiyanlara atmaktalar:

“Siz yaktınız!”

“Hayır, yakan biz değiliz, sizsiniz!”

“Siz!”

“Siz..!”

Durun, durun! Bu onur(!), ikinizin de! İkiniz de yaktınız beni. İnsanlığın beynini yakıp yok ettiniz. Tüm “din”ler, hepiniz. İşinize gelmeyenleri yakıp yok etmek, özellikle size vergi..Bir yerde, bir kentte değil, çağlar boyu işlediniz bu “şerefli (!) cinayet”i.

Ve siz, ey “cemaat-i müslimin!” Kendi kutsal kitabınızı, Kur’an’ı da yakmadınız mı? Bir kez Affan Oğlu Halife Osman’ınız, bir kez de Hakem Oğlu Mervan’ınız eliyle(16). Bu yakmalar, yok etmeler nedeniyle değil mi ki, Kur’an’ın orijinali Dünya’nın hiç bir yerinde bulunamıyor. Bunu, ateşli İslam savunucularından Dr. Subhi e’s-Salih de araştırmalarında belirtmek zorunda kalıyor(17).

Hiç sona ermemiştir, beni yakma alışkanlığınız.

Işte, 21.yüzyıla girerken bir örnek:

29 Eylül 1984. İstanbul’da Sheraton Oteli. Üçüncü İslam Konferansı Tıp Kongresi. Kongrenin ikinci günü.

Öğle namazı saatinde, delegelerden biri kürsüye çıkıp ezan okuyor.

Ardından, Birleşik Arap Emirlikleri Delegesi Abu Dabi’li doktor Selim Ahmet Ali el Yufai, getirilen bir “tıp kitabı”nı, bir tepsi üzerinde yakıyor. Gerekçe: “Bu kitap, İslam tıbbını kötülemiştir”(18)

Molla doktor, beni böyle yakarken çok mutlu. Başlığı, kafasının içindekine uygun bir ilkellikte. Başlığının altından sarkan ve suratının çirkinliğini örtemeyen örtünün arasından yüzünü çıkarmış, sırıtıyor. Ve konuşuyor:

“Bu kitabı yakmakla, Batı’dan intikam aldım.”

Molla doktorun daha geniş açıklaması şöyle:

“Son iki yıldan beri, ben ve arkadaşlarım bu kitabı, İslam Kongreleri’nde yakmayı kararlaştırmıştık. İlk defa burada yakılıyor bu kitap. Arkadaşlarım, benim bunu niye Avrupa’da, Mekke’de, Kahire’de yakmadığımı sordular. Ben de İstanbul’da yakacağım dedim. Kitabı, İstanbul’da yakmamın üç nedeni var: En önemlisi: İstanbul, halifeliğin, Fatih Sultan Mehmed’in başşehri. Avrupa medeniyeti, halifeliği ortadan kaldırarak, İslam’ın bölünmesini buradan başlatmıştır. İkinci neden: 1527’de Avrupa’lı doktor Paracelsus, İsviçre’nin Basel kentinde, İbni Sina’nın “Tıbbın Kanunları” adlı kitabını ve öteki kitaplarını toplayarak yaktı. (..) Ben de bu kitabı yakmakla, İbni Sina’nın intikamını burada almış oluyorum. Onun kitabını 400 yıl önce yakmışlardı. 400 yıl sonra intikamını aldım. Şunun için: Batıyla, batının tıp alemiyle hiç bir ilişkimiz kalmasın. Üçüncü neden: Batı alemi, Türkiye’nin Batı ülkesi olduğunu ve İslam Birliği içinde yer almadığını düşünüyor. Ben bu kitabı İstanbul’da yakarak, meşaleyi başlatmış oldum..”(19)

Molla doktorun bu açıklaması, beni yakışından çok daha ürpertici değil mi?

Molla doktor ve yolunda olanlar isterler ki, “modern tıp”, “çağdaş tıp” yerine, “Tıbbu’n-Nebevi (Peygamberin doktorluğu)” egemen olsun her zaman. Ne acı ve düşündürücüdür ki, “Batı Uygarlığı”nı, “Çağdaş Uygarlığı”, ulaşılması gereken bir hedef olarak gösteren Atatürk Türkiyesi’nde, Batılılar topluluğunda yer almayı amaçladıklarını söyleyip duranların döneminde sergileniyor bunlar. Molla doktor, “cesaret”ini nereden almıştır dersiniz?

Buhari’nin de yer verdiği “Tıbbu’n-Nebevi”den:

“Herhangi birimizin (su ya da yemek) kabına sinek düştüğünde, o kimse, o sineğin tümünü (kabın içine) daldırsın. Sonra da çıkarıp atsın. Çünkü, sineğin kandında şifa, öbür kanadında hastalık vardır”(Buhari, Tecrid, hadis no:1941)

“Bu kızı okutun. Buna göz değmiştir.” (Buhari, Tecrid, hadis no:1933)

Molla doktor, İngiltere’de 7 yıl öğrenim görmüş. Abu Dabi’de, kulak burun boğaz dalında cerrahlık yapıyor olmuş bulunsa da, “müslüman kitapların, çocukların tıp bilimindeki gerçekleri ve öğretileri Batı’dan değil, İslam aleminden ve Kur’an’dan kaynak edinerek öğrenmeleri gerektiğini” savunuyor. Ve söz konusu “tıp kitabı” için, “bu kitabı büyük bir mutlulukla severek yaktım” diyor.

Ve Türkiye Cumhuriyeti bakanları arasındaki molla doktorlar: Bilir misiniz bunlar beni nasıl yakmaktalar!!!
Demirtaş Ceyhun’un bir yazısı: Başlığı: ”Haydin Kitap Yakmaya!” Yazıyor: ”Eylül 1984 günlü Cumhuriyet gazetesindeki haberi okuyunca, gerçekten sözcüğün tam anlamıyla dondum kaldım. Kolay kolay inanılır şey değil. Dehşet verici. Turizm ve Kültür Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu, bakanlığınca 1978-1979 yıllarında bastırılmış 100 bin kitabın yakılarak yok edilebilmesi için mahkeme kararının beklendiğini açıklıyordu haberde.

Evet evet. Yüz bin kitabın yakılarak yok edilmesi için mahkeme kararının beklendiğini açıklıyordu sayın bakan. Çünkü bu kitaplar için birtakım ihbarlar gelmişti bakanlığa ve bakanlık içinde oluşturulan bir kurul, kitapları incelemiş ve hepsini zararlı bulmuştu. Dolayısıyla bu kitaplar yok edilmeliydi. Ne var ki, yok edilmek üzere SEKA’ya gönderilen bu yüz bin kitabı, SEKA yöneticileri de yakmaya cesaret edememişlerdi. Böylesine çağ dışı bir uygulama için mahkeme kararı istiyorlardı. İşte sayın bakan da, şimdi bir mahkeme kararı beklediklerini açıklıyordu kamuoyuna.

Allah aşkına, yirminci yüzyılın son çeyreğinde, birazcık uygarlıkla tanışmış bir toplumda böylesi bir haberi okuyup da donup kalmayacak bir kişi düşünülebilir mi?’ ‘(D.Taş Ceyhun.Gösteri Dergisi. Ekim 1984)

Yazı ve yakınma sürüp gidiyor.

Geçmişte beni yaktırma cinayetini işlemiş olanların suçlarını, bugünkü savunurları inkar yoluna gitme gereği duyuyorlar. Bu gün bu suçu işleyenleri savunacak kimseler de çıkacak mı? Suçu işleyenler utanmadan, göğüslerini gere gere işliyorlar. Utanmak ve inkar etmekse savunurlarına düşüyor. Ne şaşılası şeydir bu!

Çağdaşlık yarışını benimseyenler bulunduğu gibi, çağ dışılık yolunu benimseyenler de olur. İkinci yolun yolcuları beni ”Muzır’ ‘(zararlı) bulur ve yasasına da yaslarlar. Bir toplumda bunlar egemense işlenir bu suç her zaman. Yüzbinlercemi yüzünün akıyla (!) ateşlere sunan sayın bakan da nice benzerleri gibi bu yolda bir kahraman.

Tarih, yakılmama ilişkin öykülerle dolu.

Tevfik Fikret’in şu ünlü dizelerini kim bilmez.

”Beşerin böyle dalaletleri(sapıklıkları) var:
Putunu kendi yapar, kendi tapar.”
Ben de derim ki:
”Beşerin böyle dalaletleri var:
Beni hem kendi yazar, hem de yakar!”

Martı, Kasım 1987, Sayı 1

Turan Dursun

Reklamlar