Kasım 11

Din ve Demokrasi


Gerçekte “din” ve “demokrasi” bağdaşabilir mi?

Bilindiği gibi, “demokrasi”nin bir sözlük anlamı vardır: “halk egemenliği”, “halkın kendi kendini yönetmesi”.

Ama nasıl bir halk egemenliği?

Çağdaş dünyada yüklendiği özel bir anlamı da vardır. Bu anlam içinde de, “insan”, “insanın aklı ile inancı ile tam özgür olması”, insan olmasından doğan her türlü hakka sahip bulunması temeldir.

Bugün, insanlığın vardığı bir aşama vardır. Bu aşama ile bağdaşmayan şeyler, demokrasi ile bağdaşamaz.

İnsanlığın ilerleyip bir aşamaya gelmesine karşılık, “din” için ne söylenebilir? En azından aynı aşamaya ulaşmıştır denemez. Aynı aşamaya ulaşması için dinin dogmaları izin vermez.

Kalıpları vardır, kuralları vardır. Bunları, katı bir “değişmezlik” ve “kesinlik” biçimiyle içine alan Kitab”ı, “sünnet”i (hadisler) vardır. “Akıl yürütmeler”le “yorum” katma çabaları olmuyor değil. Ama bunlar, “iman”ıyla prangalıdır ve dogmalarının sınırını aşamaz. Aşamayınca da insanlığın gelişmesinin gerisinde kalır her zaman. Öyle olunca da demokrasi ile bağdaşması beklenemez.

“Din”, kökü daha çok binlerce yıllık Yahudilik şeriatına dayalı olan İslam şeriatı ele alındığında, yaşamın her kesimine el attığı görülür. Bir “miras hukuku” ile, bir “ceza hukuku” ile, bir “ahlak sistemi” ile, bir “iman esasları” ile, ve “ibadet” kurumları ile karşılaşılır. Hukuku ilkel, anlayışı ilkel… Tevrat’tan çok önceki yüzyılların ürünü…”Hammurabi Yasaları”na bakıyoruz, birçok hükümlerini Tevrat’ın çeşitli bölümlerinde yer almış buluyoruz. Oradan da Kur’an’da. Örneğin bu yasaların, “kısas”la (göze göz, dişe diş…) ilgili 196., 197. Maddeleri, Tevrat’ın çeşitli bölümlerinde yer alıyor. (Bkz. Tevrat, Çıkış, 21:23; Levililer, 24:20; Tesniye,19:21.) Tevrat’taki biçimi de hemen hemen aynen Kur’an’da var. (Bkz. Kur’an, Maide, ayet:45) Daha başka örnekler de verilebilir. (Karşılaştırmak için, bkz. Hayrullah Örs, “Musa ve Yahudilik”, İst.1966, s.161-180.)

Şeriat’ın “demokrasi” ile neden bağdaşmadığını ve hiçbir zaman da bağdaşmayacağını geniş boyutları ile görebilmek için, değerli ve gerçek anlamda aydın bir bilim adamı Prof. Dr. İlhan Arsel’in incelemelerine başvurulabilir. Arsel’in “Teokratik Devlet Anlayışı’ndan Demokratik Devlet Anlayışı’na” adli 800 sayfayı aşkın kitabı, bu alanda benzeri olmayan bir kılavuz değerindedir.

Kısacası: “Din”in “demokrasi”yle bağdaşmayacağı bir gerçek. Bu gerçeği görmek için,”din”in, özellikle “İslam” gibi, “dünya hükümlerini” de kapsamı içine almış olanların ne olduğunu ve ne olamayacağını bilmek yeterli.

“Din”, hele İslam Şeriatı, “demokrasi”yle bağdaşmayacağı gibi, savunanları ne derse desinler, “demokrasi”nin tam bir karşıtıdır da. Yani, İslam Şeriatı’nın olduğu, hele egemen olduğu bir yerde, “demokrasi” yaşayamaz. Yaşamaması için, “cihad” bile yeterli. “Cihad”sız İslam ve”cihad”la birlikte “demokrasi” düşünülebilir mi? “Vurun, öldürün!” buyruklarıyla…?

Günümüzde de medya sayesinde, hatta odamızın içinde TV ekranlarından izliyoruz: Afganistan’da kırbaçlanan insanlar, İran’da toplu asılan insanlar, Cezayir’de boğazlanan kadın ve çocuklar, Suudi Arabistan’da kafaları kesilenler, Türkiye’de öldürülen Kubilay’lar, Sivas’ta yakılan insanlar, “cihad” edebiyatı yapan İslam’cı siyasetçiler… Dünya haritasına bakıldığında, demokrasi fakiri olan ülkelerin başında İslam ülkelerinin gelmesi.

İslam ve Demokrasi

İslam, 1 milyara yakın insan tarafından çeşitli mezhep ve mizaçta benimseniyor. O yüzden Dünyanın önemli dinlerinden olduğu gibi kurucusu Hz. Muhammed sadece bir din önderi olarak değil fakat devlet kurucusu olduğu için din ve siyaset İslam’dan her zaman önemli olmuştur. Bu yüzden İslam ve demokrasi arasındaki ilişkisi günümüz Türkiye’sinde ve tüm İslam aleminde yakıcı bir sorundur. Ancak bu konuda Türkiye’de son derece cılız çalışmalar var. Bu çalışmalar da çoğu polemik olup ciddiyetten uzaktır. İslami savunanları çoğu İslam Allah’ın en son ve tek dinidir en demokrattır, en adildir, en çevreyi koruyucudur, en kadınlara eşitlik sağlayıcıdır, en barışçıdır, en dürüsttür vs. diyerek kendini savunmakta bu İslam aleminde tartışma kültürünü artırmadığı gibi İslami toplumların geri kalmasına da sebep oluyor. Çağımızdan 1400 yıl evvel doğan İslam çağının çocuğu olarak Çağının görüşlerini yansıtıyor. İslam ne eşitliği, ne demokrasiyi ne de insan haklarını savunuyordu.

İslam’da insanlar eşit kabul edilmediği gibi eşit fırsat da kabul edilmez. İslam’da kadın erkek eşitliği yoktur. Kadınlar ikinci sınıf insan olarak kabul edilir. Teoride bu böyle olduğu gibi İslam ülkelerinin pratiğinde de böyledir. Demokrat bir toplumda Kadın erkek eşitsizliği benimsenemez. İslam kadın erkek ayrımından ötede İslam hukukunda Müslüman ve Müslüman olmayanları da sadece ahirette değil bu dünyada da “eşit” kabul etmemektedir. İslam, dünyayı, hak dinin savunucusu ve üstün insan Müslümanlar, tolere edilmesi gereken ehli kitap mensupları (Müslümanlık öncesi bölgede var olan İbrahimi dinler Yahudilik, Hristiyanlık ) putperestler ve İslam’dan vazgeçenler olarak dört kategoriye bölmekte.

İslam’dan vazgeçenlerin katlı vaciptir şimdiye kadar hiçbir ciddi İslam alimi bu tezden vazgeçmemiştir. Her gizli veya açık Müslümanlığı terk edenin öldürülmemiş olması bu hükmü yok etmez. Türkiye açısından Aleviler bu kategoriye girdiği için işin vahemeti bellidir. Nitekim hiçbir ciddi sünni İslam temsilcisi Türkiye’de ne geçmiş ne de günümüzdeki Alevi katliamlarından kendini tenzih edip özür dilememiştir. Farklı düşünenlerin öldürülmesini savunan bir görüş demokrat olamaz. Salman Rüştü, Aziz Nesin’le ilgili görüşler malum. Putperestler ise kafir telakki edilip İslam’a davet edilir kabul etmezlerse katilleri vacip, karıları helal, malları da Müslümanlara dağıtılır. İslam ülkelerinde İslam’ın putperest diye tarif ettiği diğer din taraftarlarının yok oluşu da bunu gösteriyor. Bugün Sudan’da kanlı bir diktatörlük, bu hukuku kullanarak Güney Sudan’da Hristiyan ve diğer din mensubu Afrikalıları katletmektedir. Ehli kitab’a gelince, bunların durumu en iyi ihtimalle varlıklarına müsaade edilmesidir, ancak bunlar devlet yöneticisi olamaz. Ve ayrıca fazladan vergi (cizye) vermesi gerekir. Politik duruma göre daha fazla baskı veya daha az baskıya maruz kalırlar. Ehli kitab’tan kadınları Müslümanlar eş olarak alabilir. Müslüman bir kadın ehli kitab’tan biriyle evlenirse ve erkek Müslümanlığa geçmezse her ikisinin de katlı vaciptir. Şimdiye kadar İslam alimleri bu imtiyazları reddetmemiştir, tersine liberal diye pazarlanan Mısır’ın mübarek yönetimi farklı İslam yorumu yapan bir profesörün İslam’dan çıktığını ve dolayısıyla karısının boş olduğunu iddia ederek polis marifetiyle tutuklamak istemiş adamcağız Hollanda’ya kaçıp canını zor kurtarmış.

İslamiyet köleliği reddetmemiştir bugün bile kölelerin alınıp satıldığı İslam ülkeleri var; Sudan, Sierra Leone vs. Denebilir ki Hıristiyanlıkta da benzeri görüşler vardır kadın erkek eşitsizliği kölelik Hıristiyan olmayanları öldürme vs. bunlar da doğrudur ancak bugün Hıristiyanlık alemi bunları geride bırakmış. İslamiyet ise bunları savunmakla kalmayıp bu eşitsizlikleri uyguluyor. İslam toplumu, tarihini ve hukukunu eleştiri süzgecinden geçirmek mecburiyetindedir. El hal hüvel İslam veya Erbakan’ın askerlerden korktuğu için çözüm İslam’dır yerine çözüm milli görüştür demesi, İslam toplumlarına çözüm aramıyoruz demektir.

Gelelim Müslüman ülkelerin durumuna. Türkiye’den başlayalım. Kürtlerle savaş sürüyor, alevi sünni sorunu çözülmemiş, enflasyon %100, devlet asker ve sivillerden oluşan bir katil çetesine dönüşmüş Susurluk depremi budur. Cezayir’de İslam adına bebeleri yatırıp koyun gibi boğazlıyorlar, İran’da İslam devrimi İran’ı zayıflatmış, 5 milyon kişi ülkesini terk etmiş; halk, daha az İslamcı olur umuduyla ehveni şer Hatemi’yi seçmiş. Afganistan’da İslam devrimi savunucusu Rabbani, Hikmetyar Taliban çeteleriyle boğazlaşıyor Mısır, Sudan, Irak, Pakistan vs. Bu durumu görüp üzülmemek mümkün mü? Kabahati kendinde görmeyip kafirler, müşrikler diye bağırmak çözüm değil.

Turan Dursun

Düzenleyen: ArapŞükrü

Reklamlar