Kasım 08

İslamın İnanç Kaynaklarından Biri: Zerdüştlük


Bir dinler tarihçisi şunları yazar:”Persler, Keyhusrev’in fütuhatından sonra, Babilonya bölgesinden sürülen Yahudilerle karşılaşmışlar ve onların memleketlerine dönmelerine izin vermişlerdir. Bu sayede, bazı Yahudi görüşlerini, Zerdüştiliğin etkisiyle izah mümkün olmaktadır. Ki, sonradan Hıristiyan düşüncesi üzerinde etki yapmış olan bu görüşler şunlardır:

“Tanrı’nın karşısına Şeytan’ı koyan ikicilik (düalizm); meleklere inanma; ölülerin ölmezliği ve sonradan dirilişleri.”371

Bilindiği gibi, Zerdüşt; Zerdüştçülük dininin “Peygamber”idir. Tanrısıysa Ahura Mazda’dır. Bu dine, Tanrı’sının adından ötürü “Mazdacılık” (Mazdeizm) adı da verilir. Zerdüşt, Pehlevi dilindeki biçimidir. Yunanlılaşmış biçimiyse Zoroastres’tir. Daha başka biçimleri de vardır.372
Bu adla adlandırılan söz konusu “Peygamber”, tarihte gerçekten yaşamış mıdır?
Tartışmalı. Tıpkı Musa gibi, Buda gibi, İsa gibi… Bu konuda değerlendirmelerine önem verilen ve görüşleri genellikle kabul edilen iki uzman araştırmacı ve incelemeciye göre, Zerdüşt, İÖ 660-583 yılları arasında yaşamıştır.373 Bu tarih doğruysa ve Tevrat’ın anlattıklarına da kulak asılacak olursa, Yahudilerin “Babil’deki tutsaklıkları” ve sonra “kurtulup ülkelerine dönüşleri”, Zerdüşt’ün yaşadığı zamana rastlamış kabul edilebilir. Böyle olunca da; “kimi Yahudi görüşlerini, Zerdüştçülüğün etkisiyle açıklamak”, doğaldır. Ve doğaldır ki, nice “tasarım”lar, düşünceler gibi; Kral Tanrı’nın karşısına Kral Şeytan’ı koyan düşünce de bu dinden yansımıştır Yahudiliğe. Ve dolayısıyla öbürlerine… Yani Hıristiyanlığa ve Müslümanlığa…

Zerdüşt diye birinin tarihte gerçekten yaşamış olup olmadığı, Musa’nın, İsa’nın yaşamış olup olmadıkları gibi “tartışmalı”. Ama tıpkı; “Musa’nın, İsa’nın oldukları ileri sürülen ya da onların “din” ve “Şeriat’larını dile getirdikleri savunulan “kutsal kitaplar” gibi, Zerdüşt’ün de “kutsal kitap”ı var: Avesta. Bu “kutsal” kitabın çok önemli bir bölümü de şu adı taşıyor: Vendidad. “Şeytan’a karşı koyma (Şeytan’la savaş)”, yada “şeytan karşıtlığının Şeriatı” (Şeytan’a karşı koymanın kuralları) anlamında.

Bu kitap çok önemli. Çünkü, Yahudiliğin de, Hıristiyanlığın da, İslam’ın da “amentü”sünün, yani temel inanç kurallarının ve kimi “Şeriat” kurallarının bu kitaptan alınma olduğu, açık seçik görülmekte: “Tanrı ordular’nı oluşturan “melekler”, bu kitapta. Kral Şeytan İblis’in ordular’nı oluşturan “cinler” ve benzerleri bu kitapta. Ölümden sonraki yaşam, “cennet” ve “cehennem” inancı bu kitapta. Dinsel “pislik”ler, “pislenmeler nelerdir ve dinsel “temizlenme”ler nasıl olur; bu kitapta.374

Elimdeki, Fransızca çevirisinin Arapça çevirisidir. Eksiği yok. Ve oldukça kapsamlı.375 Kapağında şöyle deniyor: “Avesta’yı oluşturan kitapların en önemlisi, Vendidad.”

Bu kitapta “iki güç” çarpışmakta: Kral Tanrı Ahura Mazda ile Kral Şeytan Ehrimen.
Bu iki Kralın da “ordular”ı bulunmakta. Sayısız sıradan “asker”leri, “erbaş”ları, “subay’ları, “komutan”ları var.
Kral Tanrı Ahura Mazda’nın “ordular”ında “en ileri gelen”, yani en büyük “rütbe”li “komutan” altı “melek” bulunur. Bunlar, Kral Tanrı’ya doğrudan bağlıdırlar. Kralın “yardımcı”ları ve “Bakan”ları durumundadırlar. Kral tahtının (Arş’ın) önünde, “buyruk” alır ve yerine getirirler. Bunlar, şunlardır:

• “Vohu-Mano (Behmen)”. “İyi düşünce” demek. “Yararlı Hay
vanlar Bakanı”dır bu melek.
• “Asha-Vahisht (Erdibihişt)”. “Güzel Erdem” demek. “Ateş Bakanı.”
• “Şehriver.” “Güzel Krallık” demek. “Madenler Bakanı.”
• “Sipendarmidh (Spenta-Aramiti).” “İyi cömertlik” demek. “Yer
yüzü Bakanı.”
• “Haur-Vatat (Hurdâd)”. “İyi sağlık” demek.
• “Amertat (Murdâd).” “Ölmezlik” (ya da iyi ölmezlik) demek.

Son iki “melek-bakan”, birlikte, “su”larla “bitki”lere bakarlar. Ve
bunların, Kur’an’a, değişik “işlev”de, “Harut-Marut” diye geçtikleri görülmekte.376 Bunlar çıktıktan sonra kalan dört melekse, Yahudilikçe, Hıristiyanlıkça ve Müslümanlıkça da kabul edilen dört ünlü melekten başka değiller. Anlaşılan, bu melekleri önce Yahudiler alıp aşırmışlar.377 Sonra da öteki iki din benimsemiş.
Yukarıdaki altı meleğe “ölümsüz kutsal kişilikler” denir. (Ameşas Spantas.)

Bunların dışında ve daha “aşağı rütbe”de olan “melek”ler pek çoktur Kral Tanrı’nın “ordular”ında. Tümüne “Yazata”lar (“Izid”ler) denir.378

Bunlar da “göksel olanlar” ve “yersel olanlar” olmak üzere ikiye ayrılırlar.

Göksel olanların hepsinin başında en büyük “göksel yazata” sayılan Kral Tanrı Ahura Mazda bulunmakta.

“Yersel” olanlarsa Zerdüşt’ün yönetimindedirler. “Güneş”e, “Ay”a, “yıldız’lara, “hava”ya, “ateş”e ve “su”ya ilişkin işlerle ilgilenirler. Aslında “Güneş”, Kral Tanrı Ahura Mazda”yı simgeler. Ötekiler, bundan sonra gelirler.379

“Melekler” içinde, görevleri yalnızca “koruyuculuk” olanlar (“hafaza”) da vardır. Çeşitli “işlev”ler üstlenmiş, “grup grup” melekler.380

Nitelikleri, görevleri ne olursa olsun, tüm “melek”ler, Kral tanrı’nın “ordular”ında “savaşçı” olarak bulunurlar ve Kral Şeytan Ehrimen’in “ordular”ıyla “savaşırlar”.

Kral Tanrı Ahura Mazda’nın “ordular”ında nasıl “rütbe’ler varsa, Kral Şeytan Ehrimen’inkinde de var. Ahura Mazda’nınkinde “en yüksek rütbeli” birer “Bakan” durumunda “altı melek” mi var? Ehrimen’inkinde de bunların karşılığı olan şeytanlar var.

Bu “yüksek, en yüksek rütbeli” şeytanların üçü, adlarını, Hinduların “tanrı’larının adlarından almaktalar: “İndra”, “Serva” ve “Nasatia”.381

Burada hemen belirtmek gerek ki, Hint ve İran inançlarında bir karşıtlık göze çarpar: Birinde “iyicil” diye inanılan “güçlere öbüründe “kötücül” diye inanılır. Örneğin Zerdüştçülükte “iyicil” diye nitelenen “Asu-ra”lar, Hindularda birer “kötücül şeytan”dırlar. Hinduların “iyicil” diye inandıkları “div”ler (“dev”ler), Zerdüştçülüğe göre “kötücül”dürler.382 Dinler arasında zaman zaman rastlanır bu tür durumlara.383

Ehrimen’in orduları, “kötücül cinlerden; “div” (dev), “dervec” (darvand), “peri”… adı verilen “kötücül” güçlerden oluşurlar. Ve “aşağı dün-ya”da, “cehennem”de yaşarlar, kralları Ehrimen’le birlikte. “Cehennemin kapısı”nda da bir “dağ” bulunmakta: “Arezûra” dağı 384 Buna karşılık, Kral Tanrı Ahura Mazda, “ordular”ıyla birlikte “yukarı”da, “gökler”dedir!

Ne var ki, Kral Şeytan Ehrimen, bulunduğu yerde kalmak istememekte, Kral Tanrı’nın yerine geçmek için yanıp tutuşmakta.

Kral Tanrı Ahura Mazda bunu bildiği için, sürekli “uyanık” bulunmakta. “Ordular”ını da “uyanık” tutmakta her an. Çünkü kesintisiz olarak “savaş” durumu yaşanmakta.
Burada, hemen Kur’an’dan bir ayeti anımsıyoruz: Fecr Suresi’nin 14. ayeti: “Senin Rabbin gözlem evindedir.” Böyle deniyor. Kral Tanrı “gözlem evinde beklemekte”, Kral Şeytan İblis ve “ordular”ı eliyle kotarılanları hemen görüp kendi “ordular”ına bildirmekte, gerekli “önlem”leri aldırtmakta. “Cin”ler, “kötü niyet”le, “vahiy çalma” amacıyla “gök”lere mi yöneldiler? Kral Tanrı hemen bildirir ordularındaki meleklere. Melekler de o kötücül cinlerin ardına düşüverir ve onların üzerine, “ateş saçan, delip geçen” nesneler yağdırırlar. Kur’an ayetleri bunları anlatıyor.385 Daha önce de değinilmiş ve bu ayetlere yer verilmişti.386

Kral Tanrı Ahura Mazda ile Kral Şeytan Ehrimen arasındaki savaş da öyle. Savaşan güçlerden her iki kesim de “uyanık”.
Zerdüştçülüğün “kutsal” kitaplarından Vendidad’a göre, Kral Tanrı Ahura Mazda’nın gerçekleştirdiği her “yaratış”a, Kral Şeytan Ehrimen bir “yaratış”la karşılık vermekte. Ahura Mazda hep iyileri, “yararlı” olanları yaratırken; Ehrimen de “kötü”leri, “kötülük’leri ve “zararlıları” oluşturup ortaya koymakta.

Vendidad’a şunlar anlatılarak giriliyor:

“Ben Hürmüz’ün (Ahura Mazda’nın) yarattığı güzel ülkelerin ilki; Aras ırmağının suladığı İran’dır.”
“Ölüm dolu Ehrimen’se, şu belayı yaratarak buna karşılık verdi: Divlerin (devlerin) yaptığı ırmak yılanı ve kış.
“…Ben Hürmüz’ün yarattığı güzel ülkelerin ikincisi, Sogd’luların yaşadıkları ırmak kıyısı kesimlerdir.”
“Ölüm dolu Ehrimen’se şu belayı yaratarak buna karşılık verdi: Hayvancıkları ve bitkileri yok eden çekirge.”
“Ben Hürmüz’ün yarattığı güzel ülkelerin üçüncüsü, Merv’dir. Çevresiyle korunaklı olan Merv.”
“Ölüm dolu Ehrimen’se şu belayı yaratarak buna karşılık verdi: Olumsuzluk ve sapkınlık.”387

Böyle sürüyor bölüm boyunca. Ahura Mazda hangi ülkeleri, yani kentleri yaratmış, Ehrimen neler yaratarak bunlara karşılık vermiş; “bir bir anlatılıyor”!388

Daha sonraki bölümler “soru”lu, “yanıt”lı. Zerdüşt sorar; Hürmüz, yani Ahura Mazda karşılık verir.

İkinci bölümde, “iyilik”çi ve “adalet”çi bir mitolojik hükümdar olan Yima Khshaetra 389 dönemindeki “gelişme”ler anlatılmakta. Şöyle başlanmakta:

Zerdüşt, Hürmüz’e sordu:

“Hürmüz! Ey çok yararlı ruh! Ey tüm gövdeler dünyasını yaratan. Ey kutsal! Ben Zerdüşt’ten önce, sen Hürmüz’ün konuştuğu ilk insan kimdir? Kimdir o ki, sen ona Hürmüz dinini, Zerdüşt dinini öğrettin.”

Hürmüz karşılık verdi:

“İyi insan Yima’dır o, ey Zerdüşt. “İyi çoban” Yima. Ben Hürmüz’ün, sen Zerdüşt’ten önce konuştuğu, Hürmüz dinini, Zerdüşt dinini öğrettiği ilk kişi o’dur.

“Ey Zerdüşt! Hürmüz olarak ben ona dedim ki:

“Ey Vivanhat oğlu Yima! Benim şeriatımı (dinimi) öğrenmek ve gereğini üstlenmek (yaymak) ister misin?

“Yima buna şu karşılığı verdi ey Zerdüşt:

‘”Ben bu göreve elverişli değilim daha. Şeriat dersini alamam, öğrenemem ve gereğini üstlenemem!'”390

Muhammed de, “ilk vahiy” sırasında, “vahiy meleği”ne buna benzer karşılık verdiğini bildirir. “Hadis”te, kendisine “oku!” dendiği ve kendisinin “okur değilim, okuyamam!” biçiminde karşılık verdiği anlatılır.391 Bu anımsandığında Muhammed’in “ilk vahiy” numarasının kaynaklarından biri beliriyor.

“İyi insan” ve “iyi çoban” Yima, öneriyi geri çevirmiş görünür; ama yine bir görev alır Hürmüz’den:
Bölümde anlatılanlara göre: Hürmüz’ün “yarattıkları”nı “üretip çoğaltma”, “koruma-kollama” ve “gerekli önlemleri alma” görevini üstlenir. Bu dönemde daha; ne “kışın amansız soğuğu”, “ne yazın” sıcak rüzgârının amansız sıcağı, ne “hastalık” ve ne de “ölüm” var dünyada.

Hürmüz, Yima’ya bir “altın yüzük” bir de “altınla süslemeli kılıç” verir. Ve Yima, bunlarla tüm ülkeye egemen olur.

Ne var ki, her “üç yüz kış”ta bir, Hürmüz’ün “yaratıkları”, öylesine çoğalırlar ki, hiçbir yere sığmaz olurlar. Her böyle oluşta, Hürmüz, “iyi çoban Yima’yı uyarıp önlem almasını buyurur. Yima “güney yönünde, Güneşin yolunda, nur (ışık) içinde, altın yüzüğünü ve altınla süslemeli kılıcını” kullanır. Bir yandan da “Yeryüzü Bakanı”, “Sipendarmidh” (Spenta-Aramiti) adlı meleğe seslenir, ondan yardım etmesini ve “yeryüzünü genişletmesini” diler. Dilediği gibi olur: Daha önceki genişliğin “üçte bir”i eklenir yeryüzüne. Üç kez böyle olur ve yeryüzü genişletilir.
Aradan bir süre geçince; Hürmüz, Yima’ya bir kez daha “uyan “da bulunur: Bu kez çok önemli bir “tehlike” var: “Öldürücü kışlar” gelecek, canlıları yok edecek ölçüde soğuklar olacak.

Hürmüz, Yima’ya bir “sığınak” (“var”) yapmasını buyurur. Sığınağın ölçülerini verir. Hangi tür “seçme insan”, “seçme hayvan” ve “seçme bitki” alıp buraya koyacağını açık-seçik bildirir. “İyi çoban” da söyleneni yerine getirir.392

Bu sığınak, “tufan”daki “Nuh’un gemisi”ne benzer bir “kurtarıcı” rolü oynamakta. Aradaki fark, “coğrafya” ve “iklim” farklarından ileri gelmekte yalnızca. “Nuh’un gemisi”, azgın “su”lardan; “Yima’nın sığınağı “ysa azgın “soğuk”lardan “kurtarma” işlevinde…393
“Sığınak”ta, her tür gereksinimin karşılığında, “nur” (ışık) bile bulunduğu anlatılır. Buraya Hürmüz’ün “din”ini “sokan” ve yayma çabasında bulunan da bir “kuş”tur: “Karshiptar.” “Ruhani Başkan” ise “Urvatatnara” adında bir insan.394

Gelin görün ki, bunlar olurken Kral Şeytan Ehrimen de boş durmaz. Yima’yı ortadan kaldırmaya yönelir. Mitolojiye göre, “şeytan “larından “Dahhâk”, bir yolunu bulup o, “iyi çoban”ı öldürür. Bu “bela”nın başına gelmesinde “Yima”nın kendisinin de “suç”u vardır. Çünkü “başarılarına böbürlenmiştir”.395

Sözü edilen “Yima”, İran mitolojisinde ünlü bir hükümdar olan “Cemşid”dir.396

“Dahhâk” ise (Zohak), yine İran mitolojisinde ünlü, Asurlu bir komutandır. Ancak, ileri gelen bir “şeytan” sayılmıştır.

Yine mitolojiye göre “Dahhâk”ı da “tutsak” alıp “hapseden” ve dolayısıyla “İran”ı kurtaran biri çıkmıştır: “Feridun.” “Cemşid”in torunlarından. “Dahhâk”ın o gün bugün, Demavend (Denbavend)397 dağında “hapis”te bulunduğuna ve yanına gidenlere “büyü” öğrettiğine inanılır.398 Kur’an’da, Bakara Suresi’nin 102. ayetinde, “büyü öğretmenleri” olarak sunulan “Harut-Marut” öyküsünün kaynaklarından birinin bu inanç olduğu düşünülür.399

“Dahhâk” eğer “şeytan”sa, nasıl “hapsedilmiş” olabilir?

“Şeytan”ın, “cin”in “hapsedilebileceği”; dahası, bunların “zincirlere vurulabilecekleri”, Kur’an’da. da anlatılır. Daha önce de değinilmişti: Sâd Suresi’nin 38. ayetinde “Ve demir halkalarla bağlı öteki şeytanlar” denmesi ve başka yerlerdeki birçok anlatım, Kur’an in da bu savda olduğunu açıkça dile getirir. Buharî ve Müslim’in E’s-Sahih’lerinde de yer alan bir “hadis”e göre, “cinlerden bir “ifrit”in, “namaz”nı bozmaya geldiğini anlatan Muhammed; bu “ifrit”i tutup “mescidin direklerinden birine bağlayacağı sırada, düşünüp bundan vazgeçtiğini” açıklar.400 “Mucize”ler anlatılırken bu “hadis” üzerinde ayrıca durulacak.

Bu “ayet” ve “hadis”leri, İran mitolojisindeki ünlü şeytan “Dahhâk” ile birlikte anıp karşılaştırmakta yarar var. “Dahhâk”in bir “şeytan” olduğu halde, “tutulup hapsedildiğine, “zincire vurulmuş olarak zindanda bulundurulduğuma ilişkin mitolojideki inanç göz önünde tutularak değerlendirildiği zaman, Muhammed’in kaynağı açıklık kazanır. Yani “cin”i, “şeytan”ı “bağlama” inancını nereden aldığı ortaya çıkar.

Vendidad, Zerdüştlüğün bu önemli kitabı, yirmi iki bölümden oluşuyor. Hürmüz (Ahura Mazda) ve “ordular”ıyla, Ehrimen ve orduları arasındaki “savaş”, bölümlerin kiminde doğrudan, kimindeyse dolaylı olarak anlatılır.

Vendidad’da, dinsel ölçülere göre “iyi” ve “kötü” sayılanların “ruh’lannm öldükten sonra nerelere gideceklerine ilişkin de “açıklamalar” yer almakta:

“Tanrı-Şeytan Krallıklarında İyilerin ve Kötülerin Ruhları Nerelere Giderler?”

Dinsel ölçülere göre “iyi” sayılan kişilerin “ruh”lan “yüce”lere gider. “Güzel”, “ışıklı” ve “mutluluk dolu” yerlere. Bir başka deyişle, “cennet’e. “Kötü” sayılan kişilerin “ruh”lanysa “aşağı dünya”ya gider. “Karanlık”, “azaplı-işkenceli” yere. Bir başka deyişle, “cehennem”e…

Öteki “kutsal kitaplı” üç dinde olduğu gibi, Zerdüştçülükte de anlatılan bu.

Vendidad’da anlatıldığına göre, “iyi” kişilerin “ruh”ları gövdelerinden ayrıldıktan bir süre sonra “yüksek”lere çıkarlar. “Karşılayıcılar”ı da olur bunların. “Melekler”den karşılayıcıları. Bu “ruh”ları “gök melekleri” karşılar. Sıradan “melek”ler (“yazata”lar) yanında, ileri gelen melekler de bulunur karşılamada. Örneğin, “Yararlı Hayvanlar Bakanı” Behmen de bulunur. “İyi düşünce” demek olan Behmen (Vohu-Mano), “altından taht”ı üzerinde doğrulur ve şöyle seslenir: “Nasıl geldin, ölümlü dünyadan ölümsüz dünyaya hoş geldin ey iyi kişinin ruhu!”. Bu ruh, Kral Tanrı Ahura Mazda’nın, ileri gelen (Bakan) altı meleğin önünden, bunların altından tahtlarının karşısından geçerek yücelerdeki “Firdevs Cenneti”ne varır.401

Muhammed de, buradan almış olacak ki, hemen hemen böyle anlatır: Örneğin Uhud “şehitlerinden söz ederken şöyle demekte:

“Sizin kardeşleriniz Uhud’da öldürülünce, Allah onların ruhlarını yeşil kuşların içine yerleştirdi. Bu kuşlar cennet ırmaklarından, cennet’teki meyvelerden yiyerek uçarlar ve Arş’ın (Tanrı’nın tahtının) gölgesinde altından kandiller üzerine konarlar…402 Bu “hadis”, Müslümanlarca “en sağlam” kabul edilen hadis kitaplarından biri olan, Ahmed İbn Hanbel’in El Müsned’inde; yer alıyor.
Bir başka “hadis”inde de Muhammed’in şöyle dediği bildirilir:

“İnanır bir kimsenin ruhu, gövdesinden ayrıldığında, yücelerde iki melek onu karşılar. Ve gök halkı, o ruh için şöyle der: ‘Dünya yönünden gelen temiz bir ruhtur bu. Allah’ın iyiliği (selam) sana ve senin değerlendirdiğin gövdene ey ruh!’ Bu ruh, sonra güçlü ve Yüce Olan Allah’a götürülür.. .”403
Buna benzer “hadis”ler çok.404

Kur’an’da da “cennet ehli”nin, “selam size!” denerek karşılandığı anlatılır. Örneğin Zümer Suresi’nin 73. ayetinde şunlar anlatılmakta:

“Rabblerine karşı gelmekten sakınanlar, topluca cennete götürülürler. Oraya varıp da cennetin kapıları açıldığında, bekçileri (melekler), şöyle der onlara: ‘Selam size! Hoş geldiniz! Ölümsüzler olarak girin şimdi buraya!'”

Vendidad, “kötü” kişilerin “ruh”lannın gidecekleri yerden de söz eder: “Baştan başa karanlık olan aşağı dünyanın çukurları”. “Kötücül Cin’lerin, “şeytan”ların bulundukları “azap ülkesi”. Yani “cehennem”.405 Vendidad’dan ve içerdiklerinden daha çok söz etmeye yerimiz elverişli değil. Ancak şunu bir daha belirtmekte yarar görüyorum: “Tanrı ve şeytan krallıkları” üstüne, bilinen “kutsal kitaplar”da yer alan uydurmaları, kaynaklarıyla görüp iyi kavrayabilmek için Zerdüştçülüğü ve özellikle önemli kutsal kitaplarından Vendidad’ı gözden geçirmek şart. Anlatılanlar, çok iyi incelenmeli, karşılaştırmalar yapılmalı. Bu olmadıkça, Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslam’ın “amentü”sündeki “inanç öğeleri’ ve bu öğelerin çok önemli bir kaynağı kavranamaz.

Bir de şunu yinelemek gerek: İyibir inceleme ve karşılaştırma” sonucu, Zerdüştçülükte de, öteki üç dinde de yer alan “vazgeçilmez inanç temelleri”nin başkaynağı, gözden kaçmıyor: Güneş Kültü,”Ay Kültü” ve bunları da içeren
sabiilik. Çok büyük bir ırmaktır bu ana kaynak.En ilkel dönemlerin ilkel inançlarını da taşıyıp getiren bir kaynak. Bu kaynak, çok eski çağlardan taşıyıp getirdiği mikroplu inanç sularını, bilinen “kutsal kitaplara” boşaltmıştır. Bunlar arasında
Tevrat var, İncil var, Kur’an var.

Bunu bir de “ad”ların, sözcüklerin diliyle algılayalım.

TANRI-ŞEYTAN KRALLIKLARI İÇİN ANLATILANLAR, ADLARIN VE SÖZCÜKLERİN DİLİ

“Ahura Mazda”: Anlamında “gök” anlamını bulanlar var.406 Clement Muart ise, “Ahura Mazda”mn, “Güneş Tanrısı “nın ta kendisi olduğunu yazar.407

“Hürmüz” (Ahura Mazda): Romalıların etkisiyle “Hermes”ten alındığını ileri sürenler var.408 “Gece”yle “gündüz”ü, “uyku”yla, “uyanıklık”ı, “ölüm”le “yaşam”ı meydana getiren iş ve davranışların, mitolojideki simgesi sayılır. Romalılar bu Tann’ya “Merkür” derler.409

“Mithra”: Kutsal kitap Vendidad’da, bu Tanrı, “geniş tarım alanlarının efendisi” diye nitelenir ve bu “efendi”yi çağırarak işinde, uğraşında bulunan bir tarımcıdan övgüyle söz edilir.410 Birçok inceleyici, bu arada Felicien Challaye, şu bilgiyi aktarmakta: “Hindulara ve İranlılara özgü bir Güneş Tanrısı olan Mitra ya da Mithra, ışık ve hak tanrısıdır.”411 Bir “Mihtra dini” vardı. Ve Hıristiyanlığın bu dinden çok şey aldığı saptanmıştır.

“Zerdüşt”: Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisinde şöyle der: “… Bu adın aslı, Sanskritçedeki Zuryastara’dır ki, bu, ‘güneş tapımı olan’ demektir.”412

“Cemşid” (Yima): Zerdüştçülük inancında önemli bir ad. “Yima” adıyla da geçer. Vendidad’da “Yima”dan nasıl söz edildiği yukarıda görülmüştü. “Cemşid”, “Cem” ve “Şid” sözcüklerinden oluşuyor. “Cem”, “ulu hükümdar” demek. “Şid”se “Pehlevi” dilinde “ışık” anlamındadır. Cemşid adlı efsane hükümdarı, Güneş oğlak burcuna girdiği zaman, kendisine bir taht kurulmasını buyurur; kendisi de, başına mücevherler takarak otururmuş. Ve Güneş, bu görkemli taht ve hükümdar üzerine doğarmış. Böyle inanıldığı için, söz konusu hükümdara “Cemşid” adı verilegelmiş.413

“Tichtrya”: Ahura Mazda, Zerdüşt’e; ona sığınıp onun aracılığıyla dilekte bulunmasını öğütler.414 “Merkür”dür o.415 Ünlü doğubilimci Prof. Dr. Philip K. Hitti, onun, Nabatlılarda “Güneş Tanrısı” olduğunu belirtir Ve adını da şu biçimiyle yazar: “Dusares” (=Du şara=Zuşşara). Hitti’nin anlattığına göre Nabatlılann Tanrıları arasında önemli bir yeri olan bu Güneş Tanrısı için dörtgen tapınak yapılmış ve tapınılagelmiştir.416 “Tüm öteki “Güneş Tanrısı” tapınaklarında olduğu gibi…

Bu “yıldız”, Kur’an’da. “Necm (Yıldız) Suresi”nin 49. ayetinde “Şi’râ” diye geçer- Ve bu ayette, Kur’an’ın Tanrısı için, “O, Şi’râ’nın da efendisidir (Habbi)” denir. Kur’an’daki, söz konusu “yıldız”a ad olarak verilen “Şi’râ” sözcüğünün Arapça olmadığı kanıtlanmıştır.417 Phlutarque, “Şi’râ” ile Tichtriya” denen yıldızın aynı “yıldız” olduğunu yazar ve “Sirius” diye gösterir.4’8 C. Schoy adlı doğubilimci de, İslam Anisklopedisi’nde bunu böyle belirtir-419 Bilindiği gibi, “Sirius” adlı yıldız, “Büyükköpek” adı verilen takım yıldızı içinde bulunan en parlak yıldızdır.420

“Saoka”: Hürmüz’ün öğüdüyle, Zerdüşt, “Saoka”ya da sığınır. “Saoka”‘ “Güneş Tanrısı” Mithra’nın bir elçisi olarak ve “iyilikler için “gökten inen” bir iyicil melektir (iyicil cin).421

Zerdüşt Hürmüz’ün öğüdüyle “güzel gök”e de sığınır.422 Ebur-Reyhani’l-Bîrûnî, Zerdüşt’ten önceki dönemden söz ederken; “Onlar, Zerdüşt’ten önceki zamanlarda, Güneş, Ay, gezegenler ve ilk unsurlara taparlardı”423 der. Zerdüşt’ten sonra da bu “kült”ler, tapınma ve inananlarda çok etkin bir rol oynamışlardır.

Kur’andaki Ad ve Sözcüklerden Bir Dizi

“Rahman”: Tanrı’ya “Rahman” denir. Arapça değildir. Celaleddin E’sSüyûtî 1(1445-1505), El ttkân adlı ünlü ve önemli kitabında, “Rahman”ın Arapça olmadığını belirttikten sonra İbranice olduğuna ilişkin görüşler aktarır24 “Rahman”, aslında “Süryani”cedir. Ve aslı Rahmono’dur. “Acıyan” anlamında.425 D.B. Macdonal, İslam Ansiklopedisinde, “Peygamberin bu cümleyi (Bismi’r-Rahman cümlesini), Güney Arabistan’dan aldığı sabit gibi görülüyor” demekte.426

“Melekût”: Süyûtî’nin “Arapça olmadığını” belirttiği sözcükler arasında. Birçok’larından aktardığı görüşlere göre, “melekût”, Nabatça’dır.421 Kimi Arapça sözcüklerdeyse bu sözcüğün “Süryanice” olduğu yazılıdır.428 Anlamına gelince; “Krallık”, “gök krallığı”, “Tann’rının Krallığı” demektir.

“Melik”: “Kral” demek. Kur’an’da. geçen, ama Arapça olmayan sözcüklerden. Süryani dilindeki biçimi: “Melko”. Bu sözcük de Kral anlamında.429 Bundan, “melik” sözcüğünün Süryanice’den geldiği anlaşılıyor.

“Melek”: Bu sözcük de Arapça değildir. Süryanice biçimi “melaho”dur. “Melek” ve “melaho” aynı anlamdalar.430

“İli”: Arapça değildir. Nabatça olduğunu söyleyenler var. Süyûtî, bunu ve “Tann’rının adlarından olduğu”na ilişkin görüşü benimseyerek aktarır.431 Kimi Kur’an yorumcuları da görüşlerini şöyle açıklarlar: “‘İH’ sözcüğü, İbranicedeki ‘il’ sözcüğünün Arapçalaştrnlmışıdır. ‘İl’se, ‘Tanrı’ demektir.”432

“İl”=”İyl”=”El” (El wer): “Cebrail”, “Mikail” (Cebrael, Mikael)… gibi adlardaki “il”, ya da “iyl”= “el”dir. Arapça değildir. Ken’an’ca ve İbranice’dir. “Tanrı” adlarındandır ve Ken’an (Fenike) Tanrılarının “en önemlisi”nin adıdır. “Ugarit yazıtlarında bu Tann’nm adı yer almakta ve “Gök Tanrısı” olarak tanıtıldığı görülmekte. Bu “erkek” Tanrı’ya, karısı “Asherah’la birlikte rastlanmakta433 Eski Şam (Dımeşk) hükümdarlarından ve Tevrat’ta da kendisinden söz edilen434 bir hükümdann adı, “Ha-zail’dir (Hazael). (İÖ yaklaşık 905 dolaylan.) “Hazail”, “İl (Tanrı) gördü” anlamındadır.435 Yahudi peygamberlerinden birinin adının “Daniel” (Danyal) olduğunu biliyorsunuz. Bu adın anlamı da şu: “El (=İl=Tann) hükmetti.”436 Sonunda “il”=”el” olan, yani Ken’anlılann bu adlı tanrılarıyla ilişkisi var gösterilen daha nice adlara rastlanır. “El”in (İl’in) kulu”, “El’in bağışı” anlamına gelen adlar da var.437 “Kutsal kitaplar”ın “Tanrı”sını mayalayan “El=il”, kaynaklandığı ilkellerin “mana”sıyla da eşdeğerde.

“Cebrail”: Tevrat ve İncil’de de adı geçen438 ünlü “melek”. Arapça değildir. “Tann’nın kulu” anlamında.439 Ne var ki, bu ad, meleği, başka “tanrı”yla değil; Ken’anlıların ünlü tanrısı “EV’le (İl’le) ilişkili göstermekte!

“Mikail” (=Mikael=Mişael): Tevrat’ın Daniel bölümünde: “Yahudi oğullarından” ileri gelen bir kişi (1:16) ve “Birinci Başkanlardan biri” (10:13, 21) olarak tanıtılır. İncil’deyse kendisine bağlı “melek”lerini toplayıp Kral Şeytan ve yandaşlarıyla “savaşır” gösterilir. “Ve Başmelek Mikael, İblis’e karşı çıkıp…” (Yahuda, 9), “gökte savaş oldu. Mikael ve melekleri, Ejderle savaşmak için çıktılar. Ejder ve melekleri (kötücül cinler) ile savaştılar” gibi anlatımlar göze çarpar. (Vahiy, 12:7) Burada sözü edilen “Ejder” (Ejderha), bir masal canavarıdır. Zerdüştçülükten alındığı belli. Bu canavardan söz edilirken şöyle denir İncil’de,: “Ve işte yedi başı, on boynuzu ve başları üzerinde yedi tacı olan büyük, kızıl bir ejder…” (Vahiy, 12:3.) İşte “Mikail”, kral şeytan İblis’in yandaşı olan bu “canavar”la da savaşıyor! Ancak kimin adına? “Tevrat”ın, “İncil’in (dolayısıyla Kur’an’ın) Tanrı’sı adına” desek, sonundaki “el” (il) buna engel olmaz mı?!

Prof. Dr. Philip K. Hitti, “Mikael”in, aslında, Ken’an (Fenike) Tanrılarından birinin adı olduğunu yazar.’*40

Yahudilik’te, Hıristiyanlık’ta ve İslam’da önemli sayılan dört melekten yalnızca bu ikisi Kur’an’da geçer ve Muhammed bu iki meleği, “kendi Vezirleri” olarak niteler.441

“İblis”: Kral şeytan. Arapça değildir. Kur’an’da. da “Arapça olmayan” (a’cemî) sözcüklerin okunuş kuralına göre okunur.442 Şeytanın “özel ad”ı olarak yer alır. Rumca olabileceğini söyleyenler var.443 Bir kitapta şunlar yazılı: “İblis” adı, Yunanca diabolos sözcüğünden alınmıştır. Ve ‘sahte’, ‘ithama’, ‘tahrif edici’, ‘iftiracı’ demekir.”444

“Şeytan”: Arapça değildir. İbranice’deki “satan”445 ya da “haşatan”446 sözcüklerinden bozmadır. “Ulu Yahudi” Musa İbn Meymun (1135-1204), şunları yazmakta:

‘”Satan” (şeytan), ‘satah’tan gelmedir. ‘Satah’sa, ‘sakınma’, ‘bir yerden sakınarak, saparak geçme’ anlamını dile getirir. ‘Sen ondan sakın, yanından geçme, onun yanından, sap, öyle geç!’ (Tevrat, Süleyman’ın Meselleri, 4:15) ayetinde de bu anlamda kullanılmıştır. Yani ‘satan’

(şeytan) sözcüğünün kökünde, ‘geçip gitme’ anlamı var. ‘Satan’a (şeytana), şunun için ‘satan’ denmiştir: “O, kuşkusuz kişiyi doğru yoldan alıp götürüyor, sapkınlığın yoluna düşürüyor.”447

“Tâğût”: Arapça değildir. “Sapkınlık” anlamında.448 “Şeytan” için de söylenir.449 Süryanicedeki, yine “sapkınlık” anlamına gelen “togyuto” sözcüğünden bozma.450 Süyûtî’yse “tâğût’un “Habeşçe” olduğunu ve “kâhin” anlamına geldiğini yazar.451 Kur’an’daysa “şeytan” anlamında kullanıldığı anlaşılıyor.452

“Cibt”: Arapça değildir. Kur’an’da, “tâğûf’la birlikte geçer.453 Süyûtî, İbn Abbas’ın ve İkrime’nin, “Cibt, Habeşçe ‘şeytan’ın adıdır” dediklerini aktarır.454

Yukarıdaki birkaç sözcükten de açıkça anlaşılıyor ki; Muhammed, “Tanrı”sını nasıl yabancı toplumlardan almışsa, “şeytan”larını da (şeytan anlamına gelen sözcükleri) oradan buradan toplamış! Bu sözcüklerin toplanabildiği yer ve ortamın özelliğini de unutmamak gerekir kuşkusuz. Muhammed bir de tutup bunları “Arapça” diye Kur’an’a koymuş!

“Adem”: Şu “Adem baba”mız Arapça değildir. Kur’an’da, Arapça olmayan (“a’cemî) sözcüklere özgü kurallara göre okunur.455 Bu ad, Tevrat’ta ve İncil’de de geçer.456 Süryanicedeki, aynı anlama gelen “Odom” sözcüğünden bozma olsa gerek.457

“Havva”: “Adem’in karısı. Arapça değildir. Tevrat’ın Tekvin bölümünde, 3. babının, 20. ayetinde şöyle dendiği görülür: “Ve Adem, karısının adını Havva koydu. Çünkü o, bütün yaşayanların anası oldu.” Tevrat’ın bu anlatışına göre; Havva, “hayat” ya da “hayatı olan” anlamında. Yunanca “gençlik” demek olan “Hebe” de, kimi yazarlarca “Havva” niteliğinde gösterilir. Hitit Tanrıçası “Hepa” da öyle. Bu görüşü yansıtan bir mitoloji yazarının şöyle dediği görülmekte: “Hebe, Hitit yazıtlarında Hepa, Hepat ya da Hepatu diye adlandırılan büyük Güneş Tanrıça Arin-na’nın Yunancalaştırılmış adı olsa gerek. Hitit yazıtlarında, bu Tanrıçaya, ‘sedir ağaçlarının ülkesinde’ tapıldığı belirtilir. Sedir ağaçlarının ülkesi, Lübnan, Filistin’dir.

Hepa=Hebe ise, Tevrat’ta ilk insanın, yani Adem’in eşi ve bütün insanların anası olarak gösterilen Havva’nın ta kendisidir…”458 Bununla birlikte “Havva”nın, Süryanicedeki, aynı anlama gelen “Havo” olduğu söylenebilir.459

“Sıra”: Çok önemli bir sözcüktür. “Yol” anlamında. Arapça değildir. Süyûtî bu sözcüğün “Rumca” olduğunu anlatır.460 Arapça sözcüklerde de “Yunanca” olduğu açıkça yazılıdır.461

“Salat”: “Namaz” ve “dua” anlamlarında kullanılır. Arapça değildir. A.J. Wensinck, “Salat sözcüğüne, görünüşe göre Kur’an’dan önceki eserlerde rastlanmaz” der.462 Ama “Kur’an’dan önceki eserler”den neyi amaçladığını belirtmez. Bununla birlikte şunları da yazar:

“Bu şekil imla… yalnızca Amini dilinde pek sık rastlanan ‘ât’ (veya öt) ile sonlanan sözcüklerin sonlarında görülmektedir. Bundan dolayı, ‘zekât’, ‘salat’ ve buna benzer sözcüklerin imlasında bir Arami etkisinin kendisini gösterdiği görüşü, gözden uzak tutulmamalıdır…” (Kimini Türkçeleştirdim-T.D.)463

Demek ki, yazarın burada üzerinde durduğu nokta, sözcüğün “imlası”. Öyleyse “Salat sözcüğüne, görünüşe göre, Kur’an’dan önceki eserlerde rastlanmaz” tümcesinde bir çeviri yanlışı olsa gerek. Tümce şöyle olmalı: “Salat sözcüğüne, bu imla biçimiyle, Kur’an’dan önceki eserlerde rastlanmaz.”

Yazar daha sonra şöyle der:

“Aramice Selötâ sözcüğünün türevli oluşu çok açıktır. Kökü olan ‘s-1’, Arami dilinde ‘katmak, bükmek ve germek’ anlamına gelir. ‘Selötâ1 bir mastardır… Çeşitli Arami lehçelerinde, namaz gibi, ayin şeklindeki dua anlamında da kullanılmıştır…” (Kimi sözcükler Türkçeleştirilmişir-T.D.)464

Aramilerle aynı dili paylaşan Süryanilerde de bir “Slutho” sözcüğü vardır ve bu sözcük de “namaz” anlamına gelir.465

Bu durumda, Kur’an’daki “namaz” ya da “ayin biçiminde dua” anlamına gelen “salat” sözcüğünün, “Arami”, “Süryani” dilinden biraz değiştirilerek alındığı belli olmuyor mu?

Daha önce belirtilmişti ki, “Arami”, “Süryani” toplumlarında, “Sa-biîlik” dini geçerliydi. Ve “Sabiîlik”te de “namaz”, “oruç” gibi “ibadetler vardı.466

“Sovm”: Bilindiği gibi, “oruç” demek. Arapça değildir. Süryanice’deki, aynı anlama gelen “savmo” sözcüğünden bozma olduğu anlaşılıyor.467

“Sicil”: “Çeşitli belgelerin yer aldığı, yazıldığı kitap, dosya, kütük”. Arapça değildir. Süyûtfnin aktarmasına göre, İbn Abbas, bu sözcüğün “Habeşçe” olduğunu söylerken, başkaları da “Farisî” (Farsça) olduğunu ileri sürerler.468
“Kitap” (kitab): “İçinde yazı bulunan”. Çoğulu “kütüp” (kütüb). “Sicil”le birlikte de kullanıldığı görülür Kur’an’da. Daha çok “kutsal yazı”ların bulunduğu “kitap” ve “kitaplar” anlatılır. Arapça değildir. “Kitab”ın, Süryanicedeki, aynı anlama gelen “ktobo” sözcüğünden bozma olduğu anlaşılıyor.469

“Esfâr”: “Kitaplar”, özellikle de “kutsal kitaplar” anlamında. Arapça değildir. Süyûtî’nin aktarmasına göre, kimi incelemeci bu sözcüğün, “Süryanice”; kimiyse, “Nabatice” olduğunu söyler.470 Bu sözcüğün tekili “sifr”dir. Süryanicede, “kitapçık” (broşür) anlamına gelen “sifro” sözcüğünden bozmadır.471

“Fur’kan”: Kur’an’da, “Musa ve Harun’a Fur’kan verildiği” bildirilir.472 “Kur’an’ın fur’kan olarak indirildiği” açıklanır.473 Buralarda “kutsal yazı”lann, “kutsal bildiri’lerin anlatılmak istendiği belli oluyor. “Fur’kan”ın, “fark”, “tefrik” sözcükleriyle ilişkili gösterilmek istendiği, kimi Müslüman Kur’an yorumcularınca “iyi ile kötüyü ayırt edici, yanlış ve doğruyu seçmeye yarayan” anlamı verildiği, kimi doğubilimcilerin bile bu anlamı önemser gibi göründükleri görülmekte.474 Ama gerçek olan şu: “Fur’kan” sözcüğü, “kurtuluş, esenlik” (“selamet”) anlamındadır.475 “Kur’an” ve öteki “kutsal bildiriler” için kullanıldığı yerlerde bile bu anlam var. Süryanicedeki “furkono” sözcüğü de aynı anlama (kurtuluş, esenlik anlamına) gelmekte. Demek ki, “fur’kan”, Arapça değildir. “Furkono” sözcüğünden bozmadır.476

“Fur’kan”ın Süryanicedeki sözcük gibi, “kurtuluş, esenlik” anlamına geldiği, Enfâl Suresi’nin 41. ayetinde şöyle denmesinden de açıkça belli olmuyor mu?

“Eğer Allah’a ve iki (savaşçı) topluluğun karşılaştığı gün (Bedir Savaşında), kulumuza indirdiğimiz “fur”kan’a (sağladığımız kurtuluşa, esenliğe) inanıyorsanız, elde ettiğiniz ganimetin beşte birinin; Allah’ın, Peygamberin, onun yakınlarının, öksüzlerin, düşkünlerin ve yolcuların olduğunu kabul edin…”

“Kur’an”: Kur’an’da., bu kitabın kapsamının “Arapça” olduğu sık sık bildirilir.477 Oysa “Kur’an”ın kendi adı bile Arapça değildir.

Konunun uzmanlarından sayılagelen ünlü doğubilimci F. Buhl, “Kur’an” için, “Nereden geldiği ve ilk anlamı kuşkulu” diyor.478 Bununla birlikte, Schwally, Wellhausen ve Horovitz gibi ciddi doğubilimci incelemecilerin, “Kur’an” sözcüğünde “okuma” ya da “okunan” anlamına gelen “keryani”, “kiryani” sözcüğünü gördüklerini, o nedenle, bu sözcüğün “Süryani” ya da “İbrani” dillerinden alındığını söylemek gerektiğini belirttiklerini ve “Kur’an” sözcüğünün kökü olarak düşünülen “kara’a” sözcüğünün bile “Arapça olmadığını ortaya koyduklarını” yazıyor.479 “Kıraat” gibi, Süryanicedeki “kıryono” da, “okuma” anlamına gelir.480 Ve dahası: Alak Suresi’nin “ilk vahiy” sayılan ayetlerindeki “ik’ra”‘ sözcüğü gibi, hemen hemen aynı biçimde kullanılan, Süryanicedeki “ik’ri” sözcüğü de “oku!” anlamına gelmekte.481 Buna göre; şu bizim “Peygamber Muhammed”, Süryanilerden […] bir Süryanice sözcükle başlamış “Peygamberliğe”!

“Sure”: Kur’an’ın bölümlerinden her biri. Arapça değildir. F. Buhl, “bu sözcüğün kökenini göstermek için yapılan denemelere karşın, nereden geldiğini bilmiyoruz” diyor. Ve, “Nöldeke, bu sözcüğün yeni-İbrani ‘sûra’ (sıra) olduğunu kabul etmek ister. Fakat ‘satır’ anlamında açıklansa bile, bu açıklama, sözcüğün ilk anlamına götürmez” biçimindeki görüşleriyle sürdürüyor konuyu. Bu arada, “Su-re”nin, Süryanicedeki “surta” (yarı satır, yazı parçası) sözcüğünden türemiş olabileceğini düşünen bir “öneri”ye de yer veriyor. Ama, surelerdeki “Tanrısal bildiri “lerin “parça parça geldiği” yolundaki inanca dayamak koşuluyla böyle bir önerinin kabul edilebileceğini öne sürüyor.482 Yani “Surelerdeki bildirilerin ‘parça parça’ geldikleri savı göz önünde tutulursa, “sure” sözcüğünün, Süryanicedeki ‘yarısatır, yazı parçası’ anlamına gelen ‘surta’ sözcüğünden türetildiği düşünülebilir” demek istiyor. Sonuç: “Sure” sözcüğü, “İbranice”den de, “Süryanice”den de gelmiş olabilir.

“Kırtas”: “Papirüs”, “parşömen” ve “paçavra”dan yapılan, “kutsal yazı”lann da yazılı bulunduğu nesne, “kâğıt” anlamında. Çoğulu “ka-ratis”. Kur’an’da. “tekil” olarak da, çoğul olarak da geçer.483 Süyûtî, bu sözcüğün de Arapça olmadığını belirtir.484 Konunun inceleyicilerinden Adolf Grohmann, “Yunanca” olduğunu ve İspanyolcaya “alcartaz”, Portekizceye de “cartaz” biçiminde geçtiğini yazar.485

Kur’an’da., “kutsal kitap”ları, “kutsal bildiri’leri ve bunların yazılı bulunduğu nesneleri anlatan sözcüklerin Arapça olmaması, tümüne yakın bir çoğunluğun İbrani, Arami-Süryani ve kiminin Yunan, kiminin İran kökenli oluşu çok düşündürücüdür. Bu durum, hem kaynağı yansıtır, hem de, “Arap Muhammed”in, “Arap toplumu”na “Tan-rı’dan bildiriler”i nasıl sunduğunu ortaya koyar.

“Cennet”: Ölümden sonra kavuşulabileceği ileri sürülerek yutturulan uydurma yer. “Mutluluklar dünyası” diye sunulduğunu bilirsiniz. İleride, üzerinde genişçe durulacak. Sözcük, “bahçe” anlamında. Arapça değildir. Süryanice olabilir ve Süryanicedeki aynı anlama gelen “gentho” sözcüğünden bozma olduğu düşünülebilir.486

“Cennet’in, Muhammed Suresi’nin 15. ayetinde şöyle özetlendiği görülür:

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennet şöyledir: Orada su ırmakları var. Suyunun tadı ve kokusu bozuk değil. Süt ırmakları var. Tadı bozulmuş değil. Şarap ırmakları var. İçenlere (doyulmaz bir) tat verir. Bal ırmakları var. Süzme bal. Onlar için her türden meyveler de var aynca. Efendileri (Rabbleri) tarafından da bağışlanma. Bunlara kavuşanların durumu, ateşte sürekli kalacak olanların bağırsaklarını paramparça edecek türden kaynar su içirilenlerin durumu gibi sayılabilir mi?”

Bununla birlikte, Muhammed’in burada sunduğu, eski bir […]. Benzeri Tevrat ‘ta da var. Hem de çeşitli bölümlerinde.487 Örneğin Çıkış bölümünün 3. bap ve 8. ayetinde “Efendi” (Rabb), Yahudilere, “süt” ve “bal” akan (bunlarin ırmaklarının bulunduğu) ülkeyi söz verir. Bu ülkenin de “Ken’an” yöresi (Filistin) olduğunu açıklar. Bu yörelerde “süt” ve “bal” ırmaklan bulunmadığını söylemeye gerek var mı?

“Adn”=”Adin”=”Eden”: “Cennet’in adlarından ya da “kesim”lerinden. Arapça değildir. Kur’an’da hep, “Adn bahçeleri” (“cennâtu Adn”) deyimi içinde yer alır.488 Tevrat’ta, da Adem’den söz edilirken şöyle denir: “Ve Rabb (efendi) Allah, doğuya doğru, Aden’de bir bahçe yaptı ve yaptığı adamı (Adem’i) oraya koydu.”489

Demek ki, Tevrat’ta, “Aden”, bir yer adı olarak geçmekte.

Celaleddin Süyûtî, İbn Abbas’ın, Kur’an’daki “Adn cennetleri”ne, “üzüm bağlan” anlamını verdiğini ve “Adn” sözcüğü için “Süryanicedir” dediğini aktarır. Yine Süyûtî’nin aktarmasına göre, kimi Kur’an yorumcusu, bu sözcüğün “Rumca” olduğunu söyler.490

Ne var ki, “Adn” (Aden) sözcüğünün kökü, daha da eskiye dayanır; “Eski Babil” dilinde “bahçe” anlamına gelen bir “Edinu” sözcüğü var.491 “Aden”, bu sözcüğün biraz değişmiş biçimi olabilir.

“Firdevs”: Cennetin adlarından, ya da kesimlerinden. Arapça değildir. “Bahçe, bostan” anlamında. Süyûtî’nin aktarmasına göre, Mü-cahid, bu sözcüğün, “Rumca” olduğunu ve “bostan” anlamına geldiğini, Sûddi’yse “Nabatça” olduğunu ve “üzüm bağı” anlamına geldiğini savunur.492

Gerçekte, “Firdevs” sözcüğü, eski Farsçadaki “paradise” sözcüğünün bozmasıdır. Prof. Dr. Philip K. Hitti’ye göre, “duvarlarla çevrili bahçe, bostan” anlamını içeren “paradise”, İbranice ve Yunanca yoluyla Aramilere geçmiş ve dönüştüğü “Firdevs” biçimi de Aramice yoluyla gelmiştir.493 Buna göre, “Arami”, “Süryani” yoluyla Kur’an’a geçtiği söylenebilir. Süryanicedeki “Firdeyso”sözcüğü de, “bahçe” anlamındadır.494

Konuyu inceleyenlerden D.B. Macdonald, “Firdevs” sözcüğünde, Avesta’da yer alan kökündeki anlamın hiç değişmeden kalmış olmasını ilgi çekici buluyor.495 Prof. Dr. Philip K. Hitti ise, “Firdevs” sözcüğünde iki aşama bulunduğunu, birinci aşamasında “duvarlarla çevrili bahçe, bostan” anlamını içerdiğini, “aslı”nın anlamının bu olduğunu, ama ikinci aşamasında “ileri gelen göksel güçler”in, (yani Tanrı ve saray erkânının) “bulundukları yer” anlamına gelmeye başladığını belirtir.496

Gerçekten de Muhammed’in, “Firdevs “ten söz ederken şunları söylediği bildirilir:

“Tanrı’dan istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyin. Çünkü cennetin ortasıdır o. En yüksek yeridir. Onun üstündeyse Rahman’ın (Kral Tanrı’nın) Arş’ı (sarayı, tahtı) bulunur. Cennetin ırmakları da oradan akar.”497

“Firdevs, Rahman’ın makamının bulunduğu kesimdir. Irmakları ağaçlan vardır.”
“…Firdevs’te olanlar, Arş’ın (Tanrı’nın tahtının) gıcırtısını işitirler.498
“Firdevs”, Zerdüştçülükte de Kral Tanrı’nın “makam”ının bulunduğu kesimdir. Bu dinin “kutsal kitap”ı Avesta’ya, Avesta’nın en önemli bölümü olan Vendidad’a göre: Kral Tanrı “Hürmüz” =”Ahura Mazda”, yardımcısı durumundaki “melek”leri ve öteki “saray erkânı’yla birlikte, “Firdevs”in görkemli yöresinde yer alıyor.499 Demek ki, kaynak; “Zerdüştçülük”. “Firdevs” sözcüğünün “aslı”nın bu dinin “kutsal kitap”ında bulunuyor olması da bunu göstermez mi? “Firdevs”, bu dinden, doğrudan da alınmış olabilir, dolaylı yoldan da…

Kur’an’da, “cennet”te giyileceği bildirilen giysiler de “Arapça olmayan” sözcüklerle anlatılır:

Cennettekilerin, birtakım kumaşlardan giysiler giyecekleri anlatılır: “Sündüs” olacak! “Sündüs”, Süyûtî’nin aktarmasına göre “Farsça” ya da “Hint” dolaylarında (eskiden) kullanılan bir sözcük.500 “İpekli türünden ince bir kumaş”ın adı. (Bir tür atlas) “Istebrak” olacak! “Farsça” bir sözcük.501 “İpekli türünden kalın bir kumaş”ın adı. “Harir” giyecek cen-nettekiler.502 “İpek, ipekli kumaş” anlamında, “Farsça” bir sözcük.503

Cennettekilerin “gümüş” ve “altın” “bilezikler” takacakları da bildirilir.504 “Erkek, kadın herkes takacak”! “Erkek”lerin de “gümüş” ya da “altın” “bilezikler” takarak süslenir olmalarını düşünebiliyor musunuz? Belki siz yadırgarsınız ama, Muhammed düşünmüş “cennettekiler” için!

Ve cennettekiler, giysilerini giyip süslendikten, takacaklarını da taktıktan sonra “erike”lere oturacaklar.505 Kur’an’da bu sözcük çoğul olarak (“erâik”) kullanılır. Sözcük, Arapça değil, Süyûtî’nin aktarmasına göre “Habeşçe” bir çeşit “taht”, özellikle de “Kral tahtı” anlamında bir sözcük.

Cennette “içileceği” bildirilen şeyler anlatılırken de daha çok “Arapça olmayan” sözcükler seçilmiş:

İçilecek şeylere “kâfur” katilmiş olacak!506 “Kâfur”: “Hindistan’da yetişen bir ağaçtan elde edilme, ak, sert kokulu bir madde.”507 Süyûtî’nin de aktardığı gibi, “Farsça” bir sözcük.508

İçilecek şeylere “zencebil” (zencefil) katılmış olacak.509 “Zencebil”, “Güzel kokulu bir bitki”.510 Celaleddin Süyûtînin aktardığı incelemeciler, bu sözcüğün “Farsça” olduğunda görüşbirliği etmekteler.511

İçilecek şeylere, “sonunda kokusu” duyulacak türden “misk” katılacak.512 “Misk”, “Özellikle Türkistan ve Tibet dolaylarında bir tür ceylanın erkeğinin karın derisi altındaki bir bezden çıkarılan güzel kokulu madde.”513 Farsçadaki kökü: “Müşk”.514 Süyûtî’nin aktarmasına göre de, “misk” sözcüğü “Farsça”dır.515

Anlaşılan “Cennet’te “içilecek şeyler” hep “kokulu” olacak!
Bir ayette anlatıldığına göre, cennetteki “pınar’lardan birinin adı, “Selsebil”dir.516 Kimi Kur’an yorumcularının da ileri sürdüklerine göre, bu sözcük, Araplar arasında ilk kez “Kur’an’dan işitilerek” yayılmış.517 “Selsebil”in “içimi kolay tatlı su” anlamında olduğu belirtilir.518 Süyûtî, hangi dilden olduğunu belirtmese de, “Arapça olmadığını” aktarır.519

Kur’an’da, cennetteki (şarap türünden) içkilerin, kimi zaman “ibrik”lerle içileceği açıklanır.520 “İbrik” de “Farsça”dır. Süyûtî de böyle aktarır.521 “İbrik”, bilindiği gibi, “su ve sulu şeyler koymaya yarayan kulplu ve emzikli kap”tır. Ve Türkçede de aynen kullanılır.

Cennette, erkeklere “huriler” verileceğinin bildirildiğini bilirsiniz. Bu cennet kızları, sık sık övülür Kur’an’da.. Bir övülüşleri de şöyledir:
“Onlar, birer yakut ve mercan gibidirler.”522

“Yakut”: Bilindiği gibi “değerli bir taş”. Süyûtî’nin aktardığına göre, incelemeciler, bu sözcüğün de “Farsça” olduğu konusunda görüş birliğindedirler.523

“Mercan”: “Çoğu kırmızı renkte, ince dal gibi, süs olarak kullanılan bir madde.” Bu sözcüğün de “Arapça olmadığı”nı aktarır Celaleddin Süyûtî.524

Cennet kızları, bir de “inci”lere benzetilirler. Aynı benzetme, cennette erkeklerin “hizmetlerinde” bulunsunlar diye verileceği bildirilen “oğlanlar” için de yer alır.525

Görülüyor ki, “cennet’te neler bulunacağı anlatılırken, sözler, “Arapça olmayan”, özellikle de “Farsça” olduğu görülen sözcüklerle örülüp donatılmış bulunuyor. “Cennet” düşüncesinin nereden geldiğini oldukça ortaya koyan bir durumdur bu.

“Cehennem”: Arapça değildir. Halim Sabit Şibay, İslam Ansiklopedisinin “cehennem” maddesinde şöyle der: “Ahirette, azap yerinin adı. * İbranice ‘gehinnom’dan (gihinnam) geldiği söylenmektedir.”526 Şunu ekliyor: “Kimi doğubilimciler, bunun, Kudüs’ün yanında eski çağlarda Mo-loch adına yapılan kurbanların yakıldığı kuyunun adından (Hinnom Vadisi) alındığı görüşündedirler. Cihinnam, eski metinlerde bir kelimesine sıfat olarak, ‘çok derin’ manasında kullanılmaktadır.”527 Hayrullah Örs ise Musa ve Yahudilik adlı önemli yapıtında, şunları yazmakta: “Kötülerin gittikleri azap yerinin adı, ‘Hinnom oğullan vadisi’ anlamına gelen ‘Ge bna hinnom’ iken, sonraları ‘Gehenna’ olmuştur. “Gehennd olmuştur. ‘Ge bna hinnom’, Ken’ânilerin (Tanrı) BaTe, kurban edilen çocukları yaktıkları bir vadinin adıydı.”52*

“Asıl Tanrı”yı, dahası: “Tek Tanrı’yı, “Bal” simgeliyordu. Bu “Tanrı”yla ilgili daha önceki açıklamalarda da belirtilmişti bu. Ancak, Tevrat’ın çeşitli bölümlerinde belirtildiğine göre; çocukların “kurban” edildikleri “Tann”nın adı: “Moloch” (Molech) idi.529 Prof. Dr. Philip K. HM, bu “Tanrı’nın, eski Ken’an (Fenike) kentlerinden “Sur” kentinde bir “Kent Tanrısı” olduğunu düşünüyor.530 Ama çocuk kurbanları bu “Tanrı” adına da sunulsa, asıl düşünülen “Tanrı”; “Asıl Tanrıydı, “Ba’l” di. Ben bu görüşteyim.

Çocukların kurban olarak sunuldukları “gehinnom” ya da “gehenna” deresine gelince:

“Kurban’ların “Tann’ya bir “dere”de, bir “çukur”da, “kutsal sayılan” bir “kuyu”nun yanında sunulmaları eski ve epeyce yaygın bir gelenekti. Araştırmalar gösterir ki, “Zemzem Kuyusu” da bu türden bir kuyuydu.531

Sunulan kurbanların sonradan aynı yerde yakılmaları da eski bir gelenek olduğuna göre, sözü edilen “gehinnom” ya da “gehenna” adlı çukurun “ateş çukuru” diye düşünülmesi ve bunun “cehennem” düşüncesine kaynak olması doğaldır.

Burada “dehşet’le görülen o ki, bir “kurban çukuru”ndan, var olmayan bir “cehennem” uydurulup konmuş ortaya. Uydurma “Tanrı Krallığı” adına, sahte umut kaynağı uydurma “cennet” yanında, insanları bir de “korkutarak” işler “tezgâhlamak” için… Ve çağlar boyu inandırılan milyarlarca “insanı kurban etmek” için. Buna ne denir, adını sen koy; ama, “utanıyorum senden” ey “insanoğlu”! “İnanan”ındanda, “inandıran”ındanda!!!

Kur’an’da, “cehennem” anlatılırken kullanılan sözler de, “Arapça olmayan” sözcüklerle donatılıp özellikleştirilmiş bulunmakta.532 “Farsça” olan var yine.533 Dahası, kimi incelemecilerin “Türkçe” saydığı ve “pis kokan soğuk su” anlamına geldiği söylenen “gassak” 534 sözcüğü bile var içlerinde. Geçelim:

“Tanrı Krallığı”nı anlatan “Arş”, “Kürsî”, “melik”, “melek”, “Cebrail”, “Mikail”, “melekût” (Tanrı Krallığı)… gibi sözcüklerin, ayrıca “karşı güç”ü oluşturan “İblis”, “şeytan”, “cibt”, “tâğût” gibi sözcüklerin Kur’an’da. yer aldıkları halde “Arapça olmadıkları”na, çoğunun “İbrani”, “Arami-Süryani”, kiminin “Nabat”, kiminin “Habeş”, kiminin “Yunan” çevrelerinden alınma sözcükler olduğuna “dikkat” çekilmişti. “Tanrı” ve “şeytan” krallıklarında önemli yerleri olan ve değişik konuları içeren başka sözcüklerden de örnekler sıralandı ve bunların da Kur’an’da. geçen önemli sözcükler oldukları halde “Arapça olmadıkları” belirtildi. Bu konularda, gerçeği bir de “sözcüklerin dilinden öğrenmek isteyen herkes, yeterince durup düşünmek zorunda bunlar üzerinde.

Şimdi, Kur’an’ın “Tanrı”sını ve “nitelikleri”ni anlatan sözcüklerden birkaçına göz atalım:

“Allah”: Bu sözcük, İslam öncesi Araplarda da vardı.535 Bunu, Kur’an’ın kendisi de belirtir.536

Bilindiği gibi Arapça’da, katıksız Arapça olmayan bir “ilah” sözcüğü var. “Allah” sözcüğü bu sözcükten değişerek oluşmuş olabilir. Bu görüşün savunucuları var.537

Bir de “Arami-Süryani” dilinde bir sözcükle karşılaşılmakta: “Alaha” (Aloho).538 Aynı anlamda.

“Allah” sözcüğü, bu sözcüğün de değişmiş biçimi olabilir. Çok daha haklı olarak bu görüş de savunulur.539

Arap mitolojisini yazanlardan Dr. Muhammed Abdulmuid Han’ın aktarmasına göre Aramı dilinde, “Elah” biçiminde ve “Tanrı” anlamına gelen bir sözcüğe rastlanmıştır.540 Yine bu yazar aktarır ki, eski “Nabati” yazıtlarında da “Hallah” biçiminde bir sözcük görülmekte. “Tann’nın özel adı” gibi kullanılmış bulunmakta.541

“Allah”, sözcüğünün bu sözcüklerden alınmamış olmasını düşünmek kolay mı?

Prof. Dr. Philip K. Hitti’nin de, “Allah’la ilgili şunları yazdığını görüyoruz:

“Bu ad, hayli eskidir. Bu sözcüğe, Güney Arabistan Arapçasındaki kitabelerde rastlanır. Örneğin, el Ula’da bulunan bir Ma’in kitabesinde ve Sebe’den kalma bir başka kitabede olduğu gibi. Fakat İÖ 5. yüzyıldan kalma Lihyâni kitabelerde ‘HLH’ biçiminde, pek bolca görülmektedir. Bu tanrıyı, gerçekte Suriye’den elde etmiş olan Lihyan, Arabistan’da, bu tanrıya ibadetin ilk merkezini oluşturuyordu. Bu ad, Safa kitabelerinde, İslam’dan beş yüzyıl kadar önce, Hallah biçiminde geçmektedir. Aynı biçimde, Suriye’nin Um-mu’1-Cibâl kesiminde bulunmuş, 6. yüzyıla dayandırılan İslam öncesi bir başka Hıristiyan Arap kitabesinde de görülmektedir… “542

Wellhausen de, “Allah sözcüğüne, kitabelerde sık sık rastlarız” diyor.543

Açıkça görülüyor ki, Kur’an’ın “Allah”ı da Arapça değil. “Arap”lara, “Nabati”, “Arami-Süryani” çevrelerinden gelip girmiş bulunmakta.

“Allah sözcüğüne, kitabelerde sık sık rastlanır” dendikten sonra şu özetin eklendiğini görüyoruz:

“Miladi 6. ve 7. yüzyıllarda O, bütün putların başını yemiştir. İşleri ciddileştiğinde, büyük tehlike ve yokluk anlarında putataparlar daima, Allah’a yönelirlerdi. Herhangi bir puta değil. Pu-tataparlar için de Allah, Tanrılığın asıl sahibiydi. Muhammed’e gereken, sadece, onların, putları, Allah’ın Allahlığına ortak etmeleriyle savaşmaktı.”544

Bence onun bu “savaş”ı bile, birtakım işleri kotarmaya yönelikti. Sonrakiler tarafından da amaçlı olarak abartılagelmiştir.

“Melik”: Bu sözcüğün “Kral “demek olduğu ve “Arapça olmadığı” yukarıda geçti. “Süryanice”sinin “Melko” olduğu da belirtilmişti.545

İşte bu sözcük, Kur’an’da, tam bu biçimi ve bu anlamıyla beş yerde “Tanrı” için kullanılıyor. Yani “Tann”ya “Kral” deniyor.546 Beş kez. Birkaç yerde de yine “Tanrı” için “Kral” anlamına gelecek nitelikte başka biçimlerinin kullanıldığı görülüyor.547

Haşr Suresi’nin 23. ve Cum’a Suresi’nin 1. ayetlerinde, “Tanrı”nın “sıfat’ına “Melik” sıfatıyla başlanmakta.

“Kuddûs”: Yukarıda gösterilen ayetlerde, ikinci olarak da “Kuddûs” deniyor “Tanrı”ya. Bu sözcük, “çok kutsal” anlamını içermekte. Bu sözcük de Arapça değildir. Süryani dilinde, din “Aziz”ine, “ermiş kişi”ye “kadiso” (sanctus) denir.548 Hıristiyanlıktaki “Baba-Oğul-Ruhu’1 Kudüs) üçlüsünde yer alan “Ruhu’l-Kudüs”ü anımsayın. Oradaki “kutsal ruh”un (Tanrı’nın soluğunun), Muhammed eliyle “Kuddûs” yapıldığını ve “Tanrı”sına bir “sıfat” olarak verildiğini niçin düşünmeyelim?

“Cebbar”: “Zorba” anlamında. Haşr Suresi’nin 23. ayetinde, “Tanrı’nın bir de “Cebbar”, yani “zorba” olduğu bildirilir. Kur’an’da. bu sözcük, hep “zorba” anlamında kullanılmıştır.549 Örneğin Kaf Suresi’nin 45. ayetinde, Muhammed’e:”.. .Sen onların üzerinde bir cebbar (zorba) değilsin…” denir. Gerçekteyse Muhammed’in yaşamını ve herkesi “cihat” yoluyla savaşarak “Müslüman etme çabası”nı düşünürsek, “Pekâlâ zorbaydı!” diyebiliriz. Tann’sına “zorba” dedikten sonra; doğaldır kendisinin de öyle olması.

“Cebbar” sözcüğü de Arapça değildir: İbranicedeki “geburah”dan gelmiş olabilir. “Geburah”, “güç=kudret” anlamındadır. Ve bu, İslam tasavvufuna da “Tanrı’nın gücü” anlamında, “ceberut” biçiminde geçmiştir.550

Tevfik Fikret de (1867-1915), ünlü “Tarih-i Kadîm” adlı şiirindeki; “Sahib-i kâinat olan ceberut” dizesinde “ceberuf’u “Tanrı’nın gücü, zorbalığı” anlamında kullanmıştır. Bu dizenin biraz üstünden, biraz da altından alalım; A. Kadir’in Türkçesiyle okuyalım:

“Çok sürmez, köhne kitap (Kur’an, öncekiler),
fikri gömen sayfaların,
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu işi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar, ben yaparım, der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, işte oldu şimdi!
Yeri göğü elinde tutan, o kibirli,
O somurtkan ve dokunulmaz!
Bütün kavgalar onun yüzünden değil mi?”551

O “köhne kitap”, bütün gücüyle, bütün “dehşet”iyle sürüyor yazık ki!..
“Vedûd”: “Seven-sevilen” anlamında. Kur’an’da. “Tanrı” böyle de nitelenir. İki kez.352

Bu sözcük de Arapça kökenli değildir. Eski çağlardaki bir “Tanrı”nın adı yansır bu sözcükle:

Arapların İslam’dan önce tapındıkları, adı Kur’an’da. da yer alan “Vedd” adlı bir “Tanrı”ları vardı.553 Araplar, öteki “Tanrıları gibi bunu da başka toplumlardan almışlar, ileri sürüldüğüne göre, Nuh döneminden, İslam’a değin tapınagelmişlerdi.554 “Nuh” uydurmasını bir yana bırakırsak, bu “Tanrı”ya Arapların uzun süre tapınageldiklerini gerçek saymamak için bir neden yok. “Sevgi Tanrısı”ydı “Vedd”. Eros gibi.555

İşte bu “Tanrı” da, adını daha önceki sözcüklerden almış bulunmakta:

İbranice’de “Devd=Dod” diye bir sözcük var. “Ved”deki “vav” harfi yer değiştirmiş. Bu harf, İbranicedekinde “başta” değil; ortada yer alıyor. Ve “Devd=Dod” sözcüğü de, “sevgi” anlamı içeriyor. Dahası, “Sevgili” anlamında.556 Yani, Kur’an’ın “Tanrı”sının “sıfat’larından olan “Vedûd”un anlamını içermekte.

Bir de “sevgi ağacı” anlamına gelen bir “Babil’li sözcük var: “Dodaim” ya da “Du-Du”.537

Ve eski Babil’in “Yüce Tanrı”sı “Marduk”un da, “Du-Du” sanıyla anıldığı belirtilir.558

Aramilerin “Ulu Tanrı”sının adının da “Eded” (Addu=Hadad) olması, burada anılmaya değer. “Eded”, “yağmur ve gök gürültüsü” Tannsıydı. Tüm “Ulu Tann’lar gibi o da “iki yönlü”ydü; “yağmur” göndererek “yararlı” ve “sel” göndererek “zararlı” olduğuna inanılırdı. Bununla birlikte, özellikle Suriye tarımcılarının “sevgilisi” sayılmaktaydı. Ona olan tapınma, Güneş’e tapınmayla iç içeydi.559 Fenikelilerin “göklerin efendisi” diye nitelenen ünlü “Tann”sı “Ba’l”, bir yönüyle korku, öbür yönüyle umut kaynağı görülen bir “sevgili” Tanrı’nın Aramilerdeki karşılığıydı.560

Kur’an’ın “Tanrı”smı da, bunlar göz önünde tutularak değerlendirmek gerek: Bu Tanrı, bir yandan “zorba” bir “Kral” diye tanıtılıyor, öbür yandan “seven, sevilen”; kısacası, “Sevgili” diye niteleniyorsa durup düşünmek gerek üzerinde. Alındığı kaynaklardaki “Tanrı”ların “nitelikleri, “iki yönlü” oluşları gözden kaçırılmadan…

“Kayyûm”: “Hiç yitmeyen, uyumayan bir bekçi” anlamı verilir.561 “Tanrı”rının, Kur’an’daki en önemli sayılan “ad” ve “sıfatlarından.562 Arapça değildir.

Celaleddin Süyûtî, bu sözcüğün “Süryanice” olduğunu ve “uyumayan” anlamına geldiğini aktarır.563

Arapça olmayan, “Arami-Süryani” ya da “İbrani” (Yahudi) çevrelerinden alınma sözcüklerle “Tanrı ad ve sıfatları”, yalnızca bunlar değil kuşkusuz. Ama bu birkaç örnek bile, Muhammed’in “Tanrı”sının, “sıfatlarıyla birlikte nereden, nerelerden gelme olduğunu göstermeye yeter.

Kur’an’daki “Tanrı’nın ad ve sıfatları”, Tevrat’la ve İncil’de sunulanlardan farklı değiller gerçekte. Tümününki de, daha öncekilerden… Yeterli bir inceleme ve karşılaştırmada bu açıkça görülür.

“Tanrı ad ve sıfatlarından her biri, “Putataparlar”ın, “Tanrı”larından birine karşılıktır.
Üç “kutsal kitap”taki “melek”lerden her birinin, yine “Putataparlar”ın “Tanrı’larından birinin karşılığı olduğu gibi.

Bu durum, bir gerçeği, tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: Söz konusu kopyacı “kutsal kitaplar”, ileri sürüldüğünün tersine, “Tektan-rıcı” değil; “Çoktanrıcı”dırlar. Varlıkları için “asıllarını inkâr etme” çabasında olsalar da…

Başka türlü olsalardı, insanlık için durum çok mu değişik olacaktı? Elbette ki, hayır.
Ben burada, sürdürülegelen bir yalanın, altını çizmiş oluyorum yalnızca. Yineleyerek de olsa…

“Başka türlü olsalardı” diyorum. Olamazdı ki, zaten. Yani bu kitapların sundukları “Tanrı”, gerçekte “Tek” olamazdı. Çünkü, iki şey var ortada: Korku ve umut. Daha önce de üzerinde durulduğu gibi, bunun ikisi de sömürü konusudur ve hiçbirinden vazgeçilemez.
Böyle olunca da, “görünmez güç’lerin, birden çok olması; hangi ad ve nitelik alırlarsa alsınlar iki karşıt çizgide yer almaları şart:

İster “birden çok Tanrı” öne sürersiniz. Kimine “şu Tanrı”, kimine “bu Tanrı” dersiniz.

İster “ikici” olur, birbirine “karşıt” iki “Tanrı” gösterirsiniz. Bunlardan birine “şer”li, öbürüne “hayır”h işler yüklersiniz. Buna göre sıralanan güçler de uydurursunuz: “İyicil’ler, “kötücül”ler, “melek”ler, “şeytan”lar gibi… Başlarına “amir”ler, “komutan”lar da korsunuz bunların.

Ama yaratıp yutturma yolunda olduğunuz “Tanrı”lar “iki” de olsa, “ikiden çok” da olsa, “en tepe”ye bir “güç” yerleştirmeniz gerekir. Toplayıcı olmak, kitleleri istenen yöne yönlendirmek için vazgeçemeyeceğiniz bir koşuldur bu. “Tepe”de öyle bir “görünmez güç” olmalı ki, “tüm güçleri kuşatmalı”. “Kuşatıcı” olması için de “iki yönlü” olmalı. Bir yönüyle, “korku”, öbür yönüyle “umut” vermeli. Yeri geldiğinde, herkese “dur!” yada “yürü!” diyebilmeli.

“İkici” dinlerde de, “çoktanrıcı” dinlerde de bu görülür. Daha “ilker’lerinde bile.565
Ya da ister “tüm tanrılar”a: “Hayır!” der, yalnızca “bir Tanrı” benimsemiş görünürsünüz. Öyle sunarsınız.

Ne var ki, vazgeçilemez bir koşul var önünüzde: Yaratıp “Tektanrı” diye yutturmaya çabaladığınız bu “Tanrı”ya öyle “ad”lar, öyle “sıfaf’lar vermelisiniz ki, her biri, bir “Tanrı”ya “bedel” olsun ve “iki grup”ta sıralansınlar: Bir kesimi, “korku”, öbür kesimi “umut” versin. Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olduğu gibi… Birincisinde ve üçüncüsünde özellikle…

“Tanrıya verdiğiniz “karşıt nitelikler” de yetmeyebilir. O zaman; “melek’ler, “cin”ler, “şeytan”lar uydurursunuz, sorun kalmaz. Böylece oluşturmak istediğiniz “krallığı” kurup tamamlamış olursunuz.

Üç “kitaplı” dinde olan, budur işte.

Yukarıdaki seçeneklerden hangisi olursa olsun; “fark” görünüştedir. Yalnızca “görünüş”te… “Yutturmadaki yöntem farkı”dır yalnızca.

Yazan: Turan Dursun (Kutsal Kitapların Kaynakları 1’den alıntıdır)

Yukarıdaki dipnot numaraları Turan Dursun’ un orijinal çalışmasında vardır ancak Turan Dursun’un öldürülmesinden sonra evine araştırma için giren polislerin götürdüğü pek çok yazılı çalışma arasında kaybolduğu tahmin ediliyor.

Reklamlar