Kasım 01

Cihad


I. TANIMI

A. Sözlük Anlamı

Bir amaca yönelik olarak olanca gücünü kullanmak. “Olanca çaba” anlamındaki “cehd”den gelir.

B. İslamda Yüklendiği Anlamı

1. “Tanrı uğruna silahlı savaş.”

a) Genel Tanımı: Tanrı yolunda ve din uğrunda kutsal savaş. Amacı: “İlay-ı kelimetü’llah”(Tanrının sözünü yüceltmek) yani “Kuran’ı ve hükümlerini tüm düşünce, inanç ve dinlerin üstüne çıkarmak” ve “Karşı konulmaz biçimde egemen kılmak.” Ayet ve hadislerdeki özel anlatımıyla “Tanrı yolunda, kâfirlere karşı İslam’ı üstün ve yenilmez duruma getirmek için canla ve malla birlikte savaşmak.” Tanrı yolunda savaşa, öldürmeye girişen inanırların canlarını ve mallarını, karşılığında CENNET’i vererek Tanrı SATIN ALMIŞTIR(Tevbe Suresi, Ayet 111). Ayet ve hadislerde, çoğu yerde “Cihad” bu anlamında, yani “Tanrı yolunda ve din uğrunda silahlı kutsal savaş” anlamında kullanılmıştır. Bu anlamında kullanıldığı da açıkça belirtilmiştir.

b) İslam Hukukundaki Anlamı: “Kafirlerle savaşmak, onları öldürmek, onların elindeki mallarını, mülklerini almak, yağmalamak, tapınaklarını yıkmak, putlarını kırmak.[1]”

2. Tanrı ve Din Uğrunda Manevi Savaş

Silahlı savaşla birlikte bu da istenir.

a) İnsan ve Cin Şeytanlarıyla Savaşmak:

Her tür şeytanın oyununa karşı uyanık olmak, ödün vermemek, “Şeytanı savaşta yenmeye çalışmak.”

b) Nefisle Savaş:

Dünyanın çekicilikleriyle, “nefis arzuları” ile savaşmak. Kimi ayetlerdeki “Cihad” bu anlamıyla yorumlanır[2]. “Cihad”ın bu anlamını benimseyen gelende İslam gizemcileridir(tasavvufçular).

 

II. SÜRESİ, KİMLERE KARŞI OLACAĞI VE HÜKMÜ

A. SÜRESİ

1. Genel Olarak:

Peygamber, ümmetinin cihadının “kesintisiz” olacağını ve “Kıyametin Alametlerinden” olan “Deccal öldürülünceye kadar” süreceğini bildirir[3].

2. Özel Durumlarda:

Devlet “Cihad”a çağırır. Çağrılan “cihad” savaş durumuna göre sürer ya da sonuçlanır. Yani “süre”, savaş durumuna ve savaşanların durumlarına, kararlarına bağlıdır.

B. CİHAD’IN KİMLERE KARŞI OLACAĞI

1. Genel Olarak Tüm Kâfirlere Karşı:

Cihad’ın kimlere karşı olacağı genel nitelikleri ile kesin olarak belirlenmiştir:

(Hadis) “Tek Tanrı’dan başka tanrı bulunmadığına, Muhammed’in de O’nun kulu ve Peygamber’i olduğuna inanıncaya, bizim kıblemize dönünceye, kestiklerimizi yiyinceye ve namazımızı kılıncaya kadar (bütün) insanlarla savaşıp, öldürüşmem buyruldu. İnsanlar, ne zaman ki bunları yerine getirirler, o zaman kanlarını(canlarını) ve mallarını –kimi haklı nedenlerin dışında- kurtarmış olurlar[4].”

Kimi hadiste, yerine getirilmesi istenen koşullara, zekât’ın da eklendiği görülür[5].

2. Durumlarına Göre Puta Taparlara ve “Kitap Ehli”ne Karşı:

a. Müslümanlarla Aralarında Saldırmazlık Antlaşması Bulunmayanların Durumu:

Bu durumda olanlar, iki şeyden birini seçmek zorundadırlar: Ya İslam ya da ölüm. Ya İslam’ı seçer, Müslüman olarak çatının altına girerler ya da öldürülürler. “Bunları yakalayın, nerede bulursanız öldürün.”(Bakara Suresi 191. Ayet; Nisa Suresi 89, 91. Ayetler; Tevbe Suresi 5. Ayet)

Bu hüküm, dinden dönenler için de geçerlidir. Arap olmayan puta taparların bu hükmün dışında tutulması ve onlardan “İslam’ı kabul etmemeleri durumunda” “Cizye(bir çeşit vergi)” alınması yoluna gidilebileceği görüşü de vardır. Hanefi fıkhında bu görüşün benimsendiği görülür[6].

b. Müslümanlarla Aralarında Saldırmazlık Antlaşması Bulunanların Durumu:

Antlaşmanın gereğine uyulur. Ancak bu durum, Peygamber döneminde, İslam’ın güçlenmesine kadar sürmüştür. Sonrası için söz konusu değildir(Bkz: Tevbe Suresi Ayet 1-9). Aralarında antlaşma olan puta taparlarla “yeryüzünde dolaşabilmeleri için 4 ay süre” verilmiştir(Bkz: Tevbe suresi Ayet 1). Bu Süre geçtikten sonra, onlara karşı Müslümanların ne yapmaları gerektiği bildirilmiştir:

“Nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve tüm gözetleme yerlerinde bekleyin yakalamak için. Eğer tövbe eder, namaz kılarlar ve zekât verirlerse serbest bırakın. Tanrı bağışlayan ve acıyandır(Tevbe Suresi Ayet 5).”

c. Müslümanlarla Aralarında Saldırmazlık Antlaşması Bulunmayan Kitap Ehli’nin Durumu:

Bunların önlerinde 3 seçenek var; Ya İslam, ya “cizye”, ya da ölüm.

d. Müslümanlarla Aralarında Antlaşma Bulunan Kitap Ehli’nin Durumu:

Antlaşma hükümlerine uyulur. Ne var ki, Peygamber döneminde, arada “Saldırmazlık Antlaşması” bulunan kimi kitap ehline “Antlaşma hükümlerini bozuyorsunuz, kimileriniz gidip şurada, burada aleyhimizde bulunuyor…” denilerek saldırılmış ve çoğunluğuyla öldürülmüşlerdir. “Benu Kurayza (Kurayza Oğulları-Yahudiler) ” bunlardandır. Bunlar kılıçtan geçirilirken, Peygamber de başlarında beklemiş ve tüyler ürpertici durumlar sergilemiştir[7].

 

C. CİHAD’IN HÜKMÜ

YANİ, Cihad farz mıdır, ne zaman farzdır, nasıl farzdır?

1. Düşman’ın saldırısı söz Konusu Değilken: “Kifayeten Farz”

Başlangıçta, “Barış” önerisi sunmak kâfirlere düşer. Sunulduğunda görüşülebilir, görüşülmez, kabul edilebilir ya da kabul edilemez. Bu, Müslümanların bileceği iştir. Barış önerisi gelmemişse ya da kabul edilmemişse, arada da bir saldırmazlık antlaşması yoksa “Cihad” gereklidir. “Farz”dır, ancak bu farz olma durumu “kifayeten”dir, yani toplumdan bir kesimin unu yerine getirmesi yeterlidir. Toplumun başındakiler, gerekli Cihadı açarlar. Gerektiğinde de güç toplarlar. İlgililer, Cihadı başlatmak ve gereğini yerine getirmek zorundadırlar. “Kâfirlere” seçenekleri göstermelidirler: Kâfirler, durumlarına göre seçeneklerden birini kabul etmek zorundadırlar. Kabul etmiyorlarsa, Müslüman ilgililere düşen “Cihad”dır. Eğer Cihad hiç yapılmıyorsa, başka bir deyişle toplum “Cihadsız” kalmışsa, o toplum, bütünüyle “sorumlu ve suçludur.” Çünkü kişilere değilse bile toplumun tümüne yüklenmiş olan “farz” yerine getirilmemiştir[8].

2. Kâfirlerin, İslam Ülkelerinden Herhangi bir Kesime saldırmaları Durumunda

Bu durumda “Cihad” herkese ayrı ayrı farz (aynen farz) olmuş olur. “Kadınlara” ve “Kölelere” bile bu farz yönelir. Kadın kocasının izni olmadan, köle de efendisinin izni olmadan bu cihada çıkabilir. Hiç kimse, İslami açıdan geçerli bir gerekçesi olmadan bu Cihadın dışında kalamaz[9].

 

III. CİHAD SIRASINDA NELER OLUR

1. KİMLER ÖLDÜRÜLÜR

a) Eli Silah Tutan Tüm Erkekler:

“Savaşır Durumda” olan herkes. Savaşır durumda olan ve daha “aklını-belleğini yitirmemiş” olan “yaşlı kişiler” bile. “Deliler” bu hükmün dışında tutulur. Ama “deli”, savaşır durumdaysa veya “zengin” ise ya da hükümdarlık makamında bulunuyorsa öldürülür.

Karşı tarafta olan “yakın akrabalar”, aileden kişiler de öldürülür. Ayetlerde, “iman”ı bırakıp kâfirlik yolunu seçen “babaların, kardeşlerin” “dost” edinilmeyeceği, “cihad” söz konusu olduğunda da “babaların, oğulların, kardeşlerin, eşlerin (karı-kocanın)” ve “aşiret(kabile)” üyelerinin artık Tanrı ve Peygamber karşısında önemlerini yitirecekleri, bunlara karşı savaşılması gerektiği bildirilir(Bkz: Tevbe Suresi Ayet 23-24). Ve hep böyle olmuştur: baba oğlu, kardeş kardeşi öldürmüştür. Yalnız İslam hukukunda bir istisna göze çarpıyor: Cihadda karşı karşıya gelen baba-oğuldan, oğul babayı öldürmeye girişmemelidir. Ama baba oğlunu öldürmeye yönelmişse, Müslüman olan oğul artık babasını öldürme hakkını ede etmiştir. Baba Müslüman ise kâfir olan oğlunu öldürebilir. Oğul Müslüman ise kâfir olan babayı öldürmeye atılamaz ama cihad sırasında başkasının, onu öldürmesine engel olmaz, olmamak zorundadır[10].

 

b) Kimi Durumlarda, Çocuklar, Kadınlar, Köleler, Kötürümler, Yatalaklar

Bunlar genellikle öldürülmezlerse de bunlardan savaşır durumda olan “görüş sahibi” olan, mal sahibi olan, yetki-hükümdarlık makamında olan öldürülür[11]. Peygamberin Şöyle bir buyruğu var:

-“Puta taparların yaşlılarını öldürün de çocuklarını bırakın![12]” Kurayza Yahudilerinin öldürülmesi sırasında bu buyruk verilmişti. Çocukların bırakılması isteniyordu çünkü elde bulunan çocuklar, köleler arasındaki yerleri alacak ve işe yarayacaklardı. Hepsi ele geçirilmiş “değerli mal” türündendi. Kaldı ki, o sırada yüzlerce kişi öldürülürken, bunları öldüren “Müslüman Öldürücüler” adamakıllı yorulmuştu. Öldürülecekler, elleri bağlı öldürülmeye hazır bir şekilde, uzunca bir çukurun önünde hazır bulundukları halde… Herkes bitkin bir duruma gelmişti, adam kesmekten. (Öldürücüler arasında Muhammed’in damadı Ali de vardı, Peygamber de başlarındaydı.) Bu sırada, peygambere dil uzattı diye bir de kadın öldürülmüştü. Kadınların sağ bırakılmasına hükmedildiği halde…[13]

Gece baskınında, kafirler toptan kılıçtan geçirildiğinde evler yakılıp yıkıldığında, öldürülenler arasında “kadınlar ve çocuklar” da bulunuyordu[14]. Arkadaşlarından biriyle peygamber arasında şyle bir konuşma geçiyor:

-“Ey tanrı elçisi! Evlere yapılan gece baskınlarında puta taparların kadınları, çocukları da öldürülüyor. Ne dersin?”

-“Onlar da öbürlerindendir(Kadın ve çocukların, öbürlerinden farkı yok. Öldürülebilirler!)[15]”

Peygamber böylece, bir yandan “kadın ve çocukların öldürülmemeleri” için buyruk verirken, öbür yandan da “toplu kırımlarda” bunların da öldürülmesinde bir sakınca olmadığını bildiriyor.

2. NASIL ÖLDÜRÜLÜR

Tanrı ve peygamberiyle savaşanların ve yeryüzünde fesatlık çıkaranların cezası; boğazlanarak öldürülmek ya da el ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onlar için dünyadaki rezilliktir. Ahretteyse daha büyük azap hazırlanmıştır(Maide Suresi, Ayet 33).

Demek ki, “boğazlama” var, “asma” var. Dahası “işkence” bile var. (Ellerin ve ayakların çapraz olarak kesilmesi, kuşkusuz bir işkencedir) Hadislerde daha başka öldürme biçimleri de yer alıyor: Tümü özetle şöyle sıralanabilir:

a) Kılıçla öldürme: Birden boğazlayarak… Ya da herhangi bir yere kılıcı sokarak, keserek, parçalayarak…

b) Asarak Öldürme.

c) İşkenceyle Öldürme.

Peygamberin işkence(müsle) yapılmamasını istediği aktarılır[16]. Burada sözü edilen işkencenin insanın orasını burasını örneğin burnunu, kulağını, kolunu, bacağını kesmek, gözlerini çıkarmak türünden olduğu açıklanıyor(Bkz. Aynı hadis, not 3). İslam hukukunda da işkence yapılmaması yönünde hüküm var[17]. Ne var ki, peygamberin kendisi işkence uygulamıştır.

Peygamberin Uyguladığı İşkence

Olayın Özeti: Ukül, Ureyne kabilelerinden birkaç kişi (kimilerine göre 7-8 kişi) peygambere gelirler. Müslüman olduklarını bildirirler. Renkleri sararmıştır, hasta oldukları anlaşılmaktadır. Peygamber, deve sütü ve “deve sidiği” içirerek bunları tedavi etme yoluna gider. Bir süre sonra iyileşmişlerdir. Medine’nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ve havası uygun bir kesime çıkmak istediklerini peygambere bildirirler. Peygamber de gereksinimleri karşılansın diye bir deve sürüsünü, başındaki çobanıyla birlikte bunların buyruğuna verir. Ve develerin bulundukları yere giderler. Bir süre, develerin sütüyle beslendikten sonra çobanı öldürürler; develeri de alıp götürürler. Olay öğrenilir, Medine’ye, peygambere iletilir. Peygamber öfkelenmiştir. Adamların yakalanması için buyruğunu verir, tümünü yakalattırır. Suçlular peygamberin huzuruna getirilirler. Ve peygamberin kararı: “elleri ayakları çapraz kesilsin, gözleri oyulup çıkarılsın.”

Peygamberin buyruğu uygulanır. Peygamberin buyruğuyla:

– Suçluların elleri, ayakları çapraz kesilir.

– Gözleri oyulur.

– Medine dışında, güneşin altında ateş gibi yandığı için “harre” adı verilen yere götürülüp koyulurlar.

– Suçlular su isterler, su verilmez.

– Zavallılar “taşları kemirirler”, “ağızlarıyla, dişleriyle toprağı kazarlar.”

– Ölünceye dek öylece bırakılırlar.

Buhari, bu hadisi yedi yerde ve dokuz yolla, Müslim bir terde ve yedi yolla, Ebu Davud bir yerde ve beş yolla, Nesei bir yerde ve dört yolla aktarıp yazmıştır. Bunu göz önünde tutan Ahmed Naim, hadisin sağlamlığı konusunda şöyle diyor:

– “Altı kitaptan sağlamlık derecelerine göre en sağlamları sayılan dördünde böyle yirmi beş yolla belirlenen, ayrıca Ebu Avane, İbn Sa’d, Taheri, Taberani, Abdurrazzak, İbnü’t-Talla, İbn İshak ve Vakidi bir çokları tarafından başka bir çok yollardan aktarıla gelen bu hadis hakkında (gerçek midir, değil midir diyerek) kuşkuya kapılmak hiçbir Müslüman için düşünülemez[18].” Görülüyor ki, olayı Ahmed Naim’in söylediği gibi altı kitabın (Kütüb ü Sitte) dördü değil, altısı da yazmıştır.

Kimi aktarmalarda, suçluların, çobanı işkence yaparak öldürdüklerinin de eklendiği görülüyor. Onlara da bu nedenle işkence uygulandığı açıklanıyor. Oysa aynı hadiste şu nedenler de belirtiliyor: “Suçlulara ayetin hükmü uygulanmıştır.” (Sözü edilen ayet, yukarıda anlamı verilmiş olan Maide Suresi Ayet 33’tür) “Peygamberin damızlık develerini alıp götürmeye yeltendikleri için bu ceza uygulanmıştır.”

Şaşılası durumdur ki, kimi Müslüman yazar, bu olayda suçlulara uygulananı işkence türünden saymamaktadır. Bu yazarlar arasında, Tecrid’in “mütercim”i Profesör Kamil Miras da vardır. Oysa hadisi aktaranlar da hadise kitaplarında yer verenler de bunun “işkence” olduğunu açıkça belirtiyorlar. Yalnız, “Peygamber işkence yapılmamasını istediği halde kendisi nasıl işkence yapmış olabilir?“ sorusuna uygun karşılık bulmaya çabalıyorlar. Kimileri, peygamberin bu işkenceyi, “işkence edilmesini yasaklamadan önce” uygulattırdığını ileri sürüyorlar. Kimi bunun bir “kısas” olduğunu savunuyor. Bu görüşte olanlara göre, suçlular da çobana işkence etmişlerdir. Kimileriyse, (genellikle bu görüş benimseniyor) söz konusu olayda, işkence uygulatırken, peygamberin Maide suresi 13. ayetin hükümlerini yerine getirdiğini savunmaktadırlar. Ne olursa olsun, gerçek saklanamıyor: Peygamber, en acımasızların bile kolay kolay yapamayacağı türden bir işkence uygulamıştır.

d) Yakarak Öldürme:

Hamza oğlu Muhammed aktarıyor: Peygamber bir gün Hamza’yı çağırır, bir savaş birliğinin başına komutan olarak atar ve şu buyruğu verir: “Falan kişiyi bulursanız ateşe atıp yakın!”. Hamza, birliği ile birlikte yola çıkmak üzeredir. O sırada peygamber hamzayı yine çağırır. Bu kez şöyle konuşur: “Falacayı bulursanız, ateşe atın yakın dedim. Ama önce öldürün, sonra yakın. Çünkü ateşte yakma cezasını, yalnızca ateşi yaratan verebilir[20].”

Ebu Hureyye anlatıyor: “Bir gün peygamber bizi bir savaş birliği olarak düşmana gönderiyordu. O sırada, Kurayş’ten iki kişinin adlarını vererek: ‘Bunları yakaladığınızda ateşte yakın, ikisini de!’ dedi. Bir süre sonra da dönüp şöyle dedi: ‘Size onları bulursanız ikisini de yakın dedim, ama yakmayın, çünkü ateşte yakma cezasını yalnızca Allah verir. Siz bu ikisini yakalayın öldürün yalnızca[21]’.”

Görülüyor ki peygamberin “ateşte yakma” konusundaki tutumu duraksamalı. Ne var ki, hadislerde anlatılanlardan anlaşıldığına göre, peygamberin kimi en yakın arkadaşları bile, “ateşte yakarak öldürme” cezasını uygulamışlar ve “fetvayı” peygamberden aldıklarını belirtmişlerdir. Ebubekir, peygamberin ölümünden sonra baş gösteren “dinden dönme (ridde)” olayları sırasında komutanlarına talimat vermiştir: “Daha da direnirlerse, demirle dağlayın, ateşte yakın![22]” ve bu talimat tüyler ürpertici biçimde uygulanmıştı: Halid İbn Velid (Ölm. 642. Mekke’nin fethinden bir süre önce Müslüman olmuştur) savaş sırasında, “ateş çukurları” açtırmış, yaktırdığı ateşin içine bir çok kimseyi diri diri attırtıp yaktırmıştır. Bunların içinde kadın da vardır. Bir tutsak kadına, Müslüman olması önerilir. Kadın kabul etmez. Önünde yanan ateşe atılacağı söylenir. Kadın, “Hoş geldin ölüm! Yakız ki başka kurtuluşum yok. O yüzden kendimi atıyorum ateşe” anlamındaki şiiri okuyup kendini ateşe atar. Ve tabii cayır cayır yanar[23].

Ebubekir’in ateşte diri diri yakma cezasını nasıl verebildiği sorulduğunda, peygamberin bu tür cezaya izin verdiği söylenerek karşılık verilir. İnsanları, inançlarından dönmüyorlar diye ateş çukurlarına attırıp yaktıranlardan birinin de Ali olduğu aktarılır: Buhari’nin de yer verdiği bir hadiste, Ali’nin “bir topluluğu ateşe attırıp yaktırdığı” İbn Abbas’a söylendiğinde, İbn Abbas’ın şöyle dediği belirtilir: “Ben olsaydım bunu yapmazdım. Çünkü peygamber; Tanrının verdiği ceza biçiminde ceza vermeyin! Demişti. Ben olsaydım öldürürdüm yalnızca[24].”

Peygamberin damadı olan Ali, nereden fetva almış olabilirdi? Fetvanın kaynağı peygamberden başkası olabilir miydi? Peygamber, kimi yerleşme bölgelerinin “yakılmasını” buyurmuştu[25]. Kuşkusuz, peygamberin yakılmasını buyurduğu yerleşim yerinde insanlar da vardı. Zaten İslam hukukunda da böyle durumlarda, “insanları yakmanın” “mekruh” olmadığı açıklanır[26].

 

B. YAKMA – YIKMA VE YAĞMA

1. Evler, Mahalleler, Köyler, Kasabalar Yakılır, Yıkılır, Yağmalanır

Birçok örneği vardır bunun. Peygamber döneminde de daha sonraki dönemlerde de…

Peygamberin döneminde peygamberin buyruğuyla “gece baskınları” düzenlenirdi. “Öldür, öldür” parolalı (şiar) olarak. Sonra da yağmalamaya girişilirdi[27]. İşte bir hadis:

“Filistin’de Übna(sonraları Yübna)” denen bir yerleşim yeri. Peygamber buraya baskın düzenliyor. Baskını düzenleyeceklere de buyruğu şöyle veriyor: ‘Sabahleyin Übna’ya (ansızın) baskın yap ve orayı yak!’

Buyruk yerine getiriliyor, Yani “Übna” köyü yakılıyor. İçindekilerle birlikte[28]. İslam hukukunda da düşman evlerinin yakılması caiz görülmüştür[29].

2. Düşmanın Bulunduğu Yerdeki Ağaçlar, Ürünler Yakılır ya da kesilir

Örnek:

Peygamber, Benu Nadir kabilesinin hurmalıklarını yaktırmıştı, ayrıca kestirmişti. Haşr suresinin 5. ayetinde bu olaya kısaca değinilir. Bu ayetin diyanet çevirisindeki anlamı şöyledir: “İnkarcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah’ın izniyledir. Allah yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır.” Bu ayette geçmeyen yakma olayı, hadislerde yer alır[30].

İslam hukukunda da Cihad sırasında, düşman kesimindeki yaş ağaçların kesilebileceği, kesilmeden yakılabileceği hükme bağlanmıştır[31].

C. YALAN, HİLE, TUZAK

Hadis; “Savaş hiledir![32]”

Yani, “Cihad” sırasında “her türlü yalan, aldatma, hile, tuzak mübahtır.” Buhari, buna bir örnek olarak, Eşref oğlu Ka’b’ın “hileyle” öldürülüşünü gösteriyor. Eşref oğlu Ka’b (ölm. 625), genç bir şairdi. Peygamberi ve inanırları eleştiriyordu. Peygamber bir gün arkadaşlarına “Bu adamı öldürecek kimse var mı?” diye sordu. Muhammed İbn Mesleme ortaya atıldı: “Ben varım!” dedi. Eşref oğlu Ka’b’ın nasıl öldürüleceği planlandı. “Yalanlar” uyduruldu, “tuzak” hazırlandı ve sonunda, bir gece, kalesinde bulunan şairin kafası kesilerek plan sonuçlandırıldı. Ve baş, peygambere alınıp götürüldü[33].

 

IV. CİHADIN “FAZİLETİ” (ÜSTÜNLÜĞÜ, SEVABI, ÖDÜLÜ)

Ayetlerde, hadislerde ve yorumcuların sözlerinde, “Cihad”ın inanırlara neler sağlayacağı uzun uzun anlatılır. Bu konuda bir ayetle bir hadisi hatırlamak yerindedir.

Ayet:

Yukarıda da değinilmişti. Diyanetin çevirisindeki anlamı şöyledir: “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp ölen ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını –Tevrat, İncil ve Kuran’da söz verilmiş bir hak olarak- cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü, Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse yaptığınız alış verişe sevinin! Bu, büyük başarıdır.”(Tevbe suresi, ayet 111)

Hadis:

“Kafirle öldüreni, Cehennemde birlikte bulunamaz[34].”

Yani “kafir” kesinlikle cehenneme gideceğine göre, onu öldüren Müslüman da kesinlikle cehenneme değil, Cennete gidecektir. Öyleyse, Müslüman, “kafir öldürmeye” bakmalıdır sürekli.

 

Dipnotlar:

1. Damad, c. 1, Sy:494.

2. Rağıb, el-Müfredat, “c-h-d”

3. Ebu Davud, Kitabu’l Cihad, 4-Babuun fi Devamı’l-Cihad, Hadis no: 2484, c. 3, Sy:11.

4.Buhari, Selat/28; Ebu Davud, Cihad/104, Hadis no: 2641.

5. Buhari, Zakat/1, Buhari, Muhtasar-ı Tecrid, Hadis no: 24; Müslim, İman/32, 36, Hadis no: 20, 22.

6. Damad, c. 1, Sy: 496.

7. Buhari, Kutabu’l-Meğazi/30, Tecrid, Hadis no: 1590-1591; Müslim, Cihad/64, Hadis no: 1768. Ayrıca Bkz. Siyer kitapları.

8. Dürer, Arapça, Cihad, c. 1, Sy: 282; Damad, c. 1, Sy: 494-495.

9. Düder, c. 1, Sy: 282; Damad, c. 1 Sy: 495-496.

10. Düder, c. 1, Sy: 283-284; Damad, c. 1 Sy: 497.

11. Dürer, aynı yer; Damad, aynı yer.

12. Ebu davud, Cihad/121, Hadis no: 2670; Tirmizi, Siyer/29, Hadis no: 1583.

13. Karar için bkz. Buhari, Kitabu’l Meğazi/30, Tecrid, Hadis no: 1591, Müslim, Cihad/64, Hadis no: 1768, Tirmizi, Siyer/29, Hadis no: 582. Söven kadının öldürülmesi olayı için bkz: Ebu Davud, Cihad/121, hadis no: 2671.

14. Davud, Cihad/102, Hadis no:2638, Cihad/121, Hadis no: 2672; İbn Mace, Cihad, Hadis no: 2840; Ahmet İbn Hanbel, 4/46; Tirmizi, Siyer/19, Hadis no: 1570.

15. Hadis için bkz. Ebu davud, Cihad/121, Hadis no:2672; Tirmizi, Siyer/19, Hadis no: 1570.

16. Ebu Davud, Cihad/120, Hadis no: 2667.

17. Dürer, c. 1 Sy: 497.

18. Sahih-i Buhari Mustasarı Tecrid-i Sarih Rercemesi, c. 1, hadis no:172, not 2.

19. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, İstanbul, 1938, c. 5, Sy: 473.

20. Ebu Davud, Cihad/122, Hadis no:2673.

21. Buhari, Cihad/107, 149; Ebu Davud, Cihad/122, Hadis no: 3674; Tirmizi, Siyer/20, Hadis no: 1571.

22. Taberi, Tarih, 1/1881-1885; Leoni Caetani, İslam Tarihi, Çeviren Hüseyin Cahid, İstanbul, 1926, 8/276.

23. Habiş, Yaprak 28-34; Caetani, aynı kitap, 8/306.

24. Buhari, Cihad/149; Tecrid, Hadis no: 1264; Nesei, Tahrimu’d-dem/14.

25. Ebu davud, Cihad/91, Hadis no:2616; İbn Mace, Cihad, Hadis no: 2843.

26. Ebu davud, Cihad/122, Hadis no:2673, Not 2, c. 3, Sy: 124-125.

27. Ebu davud, Cihad/102, Hadis no:2638; İbn Mace, Cihad/30, Hadis no: 2840.

28. Ebu davud, Cihad/91, Hadis no:2616, c. 3, Sy: 88, Ayrıca Sy: 124’teki 2 nolu not; İbn Mace, Cihad/31, Hadis no:2843, c. 2, Sy:948.

29. Bkz. Damad.

30. Buhari, Cihad/154, Hars/6, Meğazi/14, Tesir/59/2, Tecrid, Hadis no:1576; Müslim, Cihad/29-31, Hadis no: 1746; Ebu Davud, Cihad/91, Hadis no: 2615, Tirmizi, Siyer/4, Hadis no: 1552; İbn Mace, Cihad/31, Hadis no:2845; Darimi, Siyer/22; Ahmed İbn Hanbel, 2/8, 52, 80.

31. Damad, c. 1, Sy:496.

32. Buhari, Cihad/107, Tecrid, Hadis no: 1268; Müsim, Hadis no: 1739; Ebu davud, Cihad/101, Hadis no: 2636-2637; İbn Mace, Cihad/28, Hadis no: 2833;Ahmed İbn Hanbel, 1/81, 90.

33. Buhari, Cihad/158/1, Rehn/3, Tecrid, Hadis no: 1578; Müslim, Cihad/119, Hadis no:801; Ebu Davud, Cihad/169, Hadis no: 2768.

34. Müslim, İmaret/130-131, Hadis no: 1891; Ebu Davud, Cihad/11, Hadis no: 2495; Nesei, Cihad/9; Amhed İbn Hanbel, 2/263, 340, 342…

 

Turan Dursun, Din Bu 2, Sy: 327-337.

Hazırlayan: İstatistik

Reklamlar