Eylül 04

Etiketler

Bir aydınlanma savaşçısı: Turan Dursun…


“Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?” diyerek katledilişinin kısa hikâyesini anlatan yazar Turan Dursun, bundan tam 22 yıl önce katledildi.

22 yıl önce bugün gericiler tarafından katledilen yazar Turan Dursun cinayeti, Türkiye’de “faili meçhul” cinayetler dosyasının bir halkası olmayı sürdürüyor…

Dursun’un din ve müftülükle başlayan yaşamı…
Küçük yaşlarda babası tarafından “gavur okulu” denilerek ilkokula gönderilmeyen ve çocuk yaşta pek çok din hocasından, şeyhten din konusunda eğitim alan Dursun, babasının hayali olan “Basra’da ve Kufe’de bile görülmeyecek bir alim” olmak istiyordu.

Önce kimi medreselerde ders veren Turan, daha sonra müftülük sınavını kazanarak 1958 yılından-1966 yılına kadar bu görevini ülkenin çeşitli yerlerinde sürdürdü.

Alışılmadık bir müftü
Daha sonra kendi deyimiyle “alışılmadık bir müftü” olmaya başlayan Dursun bir röportajında konuya ilişkin şu sözleri dile getiriyor:

“62-65 yıllarına. Alışılmadık bir müftü olmuştum. Nedeni şuydu: Ben, Sivaslı sayıyordum kendimi. Sivas camilerine gidip gördükçe bakıyordum rahleler oraya buraya asılmış, çok berbat. Bunlar niye burada duruyor falan diyordum. Ondan sonra imamları vardı. Abdestlerini tutamayacak kadar yaşlıydı bunlar. Daha göreve gelir gelmez, haftasında 15 tane imamın görevine son verdim. Bunlar zengin insanlardı. Bunların çoğunun oğulları yargıç, doktor ve daha başka etkin görevlerdeydi. Tabii, bunlar bana orada sorun çıkardılar.

Çirkinlikleri gidermek, camileri park yerine getirmek, Sivas’ın köylerini ağaçlandırmak yoluna gittim. Müftülük lojmanı yapmak yerine, hastane önerdim. O hastane, göğüs hastalıkları hastanesi, ki, şimdi çok güzel bir hastanedir… Sonra onlardan, imamlardan, beklemedikleri şeyleri isteyince söylenmeye başladılar. Toplu halde sinemaya götürüyordum. Kurs açmıştım. Onlara konferans vermeyi, grup çalışmalarını öğretme yoluna gitmiştim. Milli Eğitim’ ile işbirliği yaparak diploma sağlamaya yönelmiştim ki,.. ve sıkıcı bulununca söylendiler, “Bu müftü kafirdir,” dediler. Hatta, “Komünisttir,” dediler. Arkasından bir baktım nakiller. En büyük darbeyi ben Halk Partisi’nden yedim. Şaşılası bir şeydir ki, kendim de Halk Partili olarak ileri sürülüyordum. O zaman “Yeni İstanbul”, “Yeni İstiklal” diye bir takım gazeteler, mecmualar falan vardı. Orada komünistliğim, içkiyi severliğim yazıldı, sabaha kadar içki içmişim ki, ağzıma damlasını koymuyordum. Yani, içkiyle miçkiyle hiç tanışmamıştım.”

Devrim Ocakları’nın kurucusu bir din adamı
Yine bir başka röportajında ise Dursun, sıra dışı müftü kimliğini şöyle anlatıyor:

“Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya’nın başkanı olduğu Devrim Ocakları’nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği’nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş. Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Adama su verecek bardağımız yoktu evde. İbrikle vermiştik utana sıkıla. Sinop’un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Onada komünist diyorlardı. Ben de “keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış” diye düşünüyordum. Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı’ya “Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam” dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım.”

“Turan’ın inanç devrimi ya da inançsızlığı”
Müftülük yıllarında yoğun olarak diğer dinleri ve dinlerden önceki efsaneleri inceleyen Dursun, yaptığı bu incelemelerin ardından dini kimliğinden uzaklaştı.

“… Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim: Doğru bilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben İslam’ın kökenini gördüm, okudum. Söylencelerden de okudum. Bir gün “Sümer Efsanesi” ile karşılaştım. Sümerler’de bir Tufan efsanesi. Baktım, Tevrat’ta var, Kur’an’da var. Bu bir efsane, nasıl olur da Tevrat’ta, Kur’an’da olabilir? Milattan önce 3000 yılında kaleme alındığı sanılıyor. İslam’ dan, hatta Kur’an’dan çok önce. Peki, bunlarda olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor? Sonra, Hammurabi Yasaları’nın kimi maddeleri Tevrat’a aynen geçmiş, ondan sonra Kur’an’a da yansımış, yani sarsılmalar benim öyle başladı.

… Bence din insanlığa çok şey yitirtmiştir. Dinsizlik ne kazanır? Önce bu yitirilen şeyleri bir daha yitirme durumuna düşmemeyi kazanır. Dinler neyi yitirtmiştir? Bana göre dinler insana gözyaşı getirmiştir, ölümler getirmiştir. İslam da bunların arasındadır. Bugün Yahudiler eğer Filistinlilere birtakım zulümler yapıyorlarsa, bence bunların Yahudiliğin içindeki Yehova’nın, Tevrat Yehovası’nın insanların kafasına aşıladıklarının çok büyük etkisi vardır. “Gidin, vurun, acımayın.” en büyük etkisi vardır. İslam öyle olmuştur. Muhammed döneminde de öyle olmuştur. Ebu Bekir döneminde de, daha sonraki dönemlerde de. Ebu Bekir döneminde, “Riddet” (dinden dönme) olaylarında, belgelere göre, ateş havuzları açılmıştır. O ateş havuzlarına insanlar inançlarından dolayı atılmış, yakılmışlardır.”

Gericiler öldürdü, polis kitaplarını yok etti
Daha sonra aydınlanmacı kimliği ile birçok yazı ve makale kaleme alan Dursun, gericilerin iyiden iyiye hedefi haline gelmişti.

Sonunda 4 Eylül 1990’da gericiler tarafından yapılan silahlı saldırı sonucunda aldığı 7 kurşun yarası ile hayatını kaybetti.

Cinayetin dört yıl sonrasında, “İslami Hareket Örgütü”ne yönelik operasyonda cinayetin çözüldüğü açıklandı. Buna karşın cinayetin arkasında gerçekte kimlerin var olduğu, o dönem devlet güçlerinin bu suikastteki parmağı hiçbir biçimde gün yüzüne çıkarılamadı…
Üstelik olayın ardından yaşananlar ise durumun vahametini ve devletin bu cinayetin neresinde durduğunu gayet net şekilde özetliyor. Oğlu Abit Dursun’un anlattıkları şöyle:

“4 Eylül 1990’da Turan Dursun vurulduktan 40 -45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağan ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, ‘Kulleteyn’ isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasadışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti.”

Yani Dursun hem öldürülmüş hem de cinayetin hemen arkasında suçluymuş gibi evi basılmıştı. Bununla da yetinmeyen polisler Dursun’un önemli pek çok eserini almış ve yok etmişti.

Turan Dursun’un kitapları, onun ölümünden sonra yayınlanabildi. İlk kitabı, ölümünden iki ay sonra yayınlanan “Din Bu 1” adlı kitabıydı…

Dursun’un katledilmesinin ardındaki gerçek ise yine Dursun’un sözlerinde saklı:

“Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?”

(soL – Haber Merkezi)

Reklamlar