Eylül 03

Laiklik ve düşünce özgürlüğü


Demokratik laiklik bugün insanların içki içip içmediği veya başlarını örtüp örtmediğiyle uğraşmaz.

12 yıllık kesintili temel eğitim planları ve Başbakanın dindar nesil yetiştirme projesi gibi konular üzerine tartışmalar şu soruyu önümüze koyuyor: Askeri vesayet-sonrası Türkiye ’de nasıl bir laiklik ortaya çıkacak? Daha demokratik ve özgürlükçü bir laiklik modeli mi, yoksa bir müdahaleci laiklik yerine bir başkası mı? Bugün Türkiye , Ortadoğu ’da resmen laik demokrasiyi savunuyor. Bu İslami kökenleri olan bir hükümet açısından evrensel önemi olan bir gelişme. Ama laiklikten ne anlaşıldığı pek belli değil. Başbakan’ın perspektifi, “devlet laik olmalı, yani şer’i hükümlerle yönetilmemeli, ama bireyler laik olmaz (olmayabilir değil)” söyleminde ifadesini buluyor. Bu tanım, devletin kendi yorumuna göre dindar nesil yetiştirmeyi teşvik etmesi gibi müdahaleci politikaları meşru kılıyor. Eğer bu laiklik anlayışı, daha çoğulcu laiklik anlayışları tarafından dengelenmezse, demokrasi açısından büyük sorunlar yaratacaktır.

Bu durumda eğer CHP daha sosyal demokrat bir parti olmayı başarabilirse -veya AKP ’nin yanında daha liberal bir dindar parti çıkarsa- nasıl bir laikliği savunmalı? Bu soruyu yanıtlamak için önce Türkiye ’deki laikliğin neden demokratikleş(eme)diğini doğru saptamak gerekiyor. Yani önce nasıl bir laiklik tanımının yeterli olmayacağını söyleyelim, sonra da nasıl bir tanım olması gerektiğini.

Maalesef uzun zamandır sorunun, Türkiye ’deki laikliğin Fransa ’daki gibi dini kamusal alandan silmesi olduğu iddia edildi. Ama Türkiye ’de devlet başta Diyanet İşleri eliyle olmak üzere Sünni İslam ’ın belli bir yorumunu kamusal alanda destekliyor ve siyasetçiler dindarlıklarını ve dini argümanları kamusal alanda her fırsatta kullanıyor. Aynı zamanda başörtüsü veya türban gibi bazı dindarlık yorumlarının birçok kamusal alanda yasaklanmaya çalışıldığı doğru. Otoriter devlet, 28 Şubat örneğinde olduğu gibi, siyasal İslam ’ın bazı yorumlarını hunharca cezalandırılmaya çalıştı. Bütün bu örneklerden şu sonuç çıkıyor: Bizdeki problem devletin dini ve dindar siyaseti kamusal alandan silmesi değil. Bazen desteklemesi bazen kösteklemesi, bunu yapma yetkisine sahip olması ve hem bu hem de başka şekillerde düşünce ve vicdan özgürlüklerini kısıtlaması.

Öte yandan laikliği kesin bir din ve devlet ayrımı olarak tanımlamak da mümkün değil. Öncelikle araştırmalar Batı demokrasilerinde de kesin bir ayrım olmadığını gösteriyor. İngiltere gibi ülkelerde devlet kilisesi var, Almanya ’da devlet kilise adına vergi topluyor. Ayrımın en kesin olduğu ABD ve Fransa gibi istisnalarda bile din ve devlet birçok yerde kesişiyor. Bu yüzden Alfred Stepan gibi birçok siyasal bilimci laikliği, din ve devlet işleri arasında her ikisinin de özerkliğini koruyan ve karşılıklı hoşgörüye dayanan bir siyasal ve kurumsal uzlaşma olarak tanımlıyor. Bu uzlaşmada demokrasiyi sağlayan anahtar kavram şu veya bu kurumsal kurumsal model değil. Devletin demokratik olması ve dindar veya değil herkesin vicdan özgürlüğüne ve hukukuna sahip çıkması.

Türkiye ’de zaten, din ve devlet işleri hukukta kesin ayrımlar olsa bile siyasal ve kurumsal anlamda fazlasıyla içiçe girmiş. Diyanet İşleri’nin kaldırılması gibi radikal reformlarla bu içiçeliğin azaltılması entelektüel açıdan savunulabilir. Ama siyasal olarak böyle reformların seçmenler arasında pek bir tabanı yok. Dolayısyla başta tarafsız ve bağımsız yargı olmak üzere devletin demokratikleşmesi, Alevilere ve başkalarına eşitlik (örneğin Diyanet içinde temsil veya kendi kurumlarıyla) ve dini eğitimin zorunlu değil seçmeli derslerle verilmesi gibi reformlar daha mantıklı.

 

Cemaatler ve siyaset

Laikliği dindar cemaatlerin siyasal faaliyette bulunmaması olarak tanımlamak da sorunlu. Oy vermek bile bir siyasal davranış olduğunu düşünürsek, siyasal olanla olmayanı ayırmak çok zor. Demokraside her vatandaşın siyasete katılma hakkı olduğuna göre, bu demokratik bir tavır da değil. Ama şu vurgulanmalı: Demokrasilerde dindar hareketler farklı alanlardaki faaliyetlerinde farklı kurallara ve beklentilere tabi olacaktır. Manevi boyutta göreceli liberal olan ve bu yolla demokratikleşmeye katkı sağlayabilecek bir hareket, siyasal alanda farklı sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla siyaset alanında şeffaflık kurallarına tabi olması, demokratik topluma hesap verebilmesi, demokratik sistemin de buna izin vermesi gerekir.

 

Radikal laiklik

Türkiye , oldukça radikal bir laiklik anlayışının, dinle pek de fazla uzlaşma gereği duymaksızın egemen olabildiği istisnai tarihsel koşullarda kuruldu. Bu laiklik anlayışı dine karşı önyargılıydı, ama dünyadaki benzer örneklerle karşılaştırıldığında göreceli olarak barışçı ve saygılıydı da. Müslüman ve mazlum dünyadaki bu ilk laik devrimin, Türkiye ’deki modernleşmeye ve özgürlüklere büyük katkısı oldu. Arap ülkelerindeki benzerleriyle karşılaştırıldığında, bu Kemalist-laik ideolojinin göreceli olarak daha başarılı olmasını ve hayatta kalmasını sağlayan en önemli unsurlardan birisi de kısmen çok partili demokrasiye geçerek, barışçı yoldan iktidarı bırakma faziletini ve uzgörüşlülüğünü göstermesi oldu. Ama bu devrimci dönemden sonra laik ve muhafazakar partiler, bir türlü özgürlükçü demokrasiyle uyumlu, kişilerin kendi seçimlerini yapma ve farklı olma haklarını gözeten demokratik bir laiklik anlayışı üzerinde uzlaşamadı.

Dolayısıyla sorunumuz şu veya bu grup veya ideoloji olmaktan çok, toplumu kendi gerçeklik idealimize göre toptan dönüştürmeden “kurtulamayacağımız” ve “gelişemeyeceğimiz” anlayışı. Bu anlamda ne laiklerin ne de dindarlarin gerçek anlamda çoğulcu ve liberal bir zihniyet üretebilmiş olması. İfade özgürlüğü ve birey haklarını içselleştirememiş ve yerlileştirememiş olmamız.

Bu bağlamda Türkiye ’de ihtiyaç duyulan alternatif laiklik yorumlarının vurgusu demokratikleşme ve düşünce özgürlüğüne olmalı. Sekülarizm konusunda son yılların en etkileyici yapıtı ‘Seküler Çağ’ kitabını yazan ve dindar bir Katolik olan siyaset teorisyeni Charles Taylor’un vurguladığı gibi, laiklik hem inanç hem de inanmama özgürlüğünün teoride ve pratikte mümkün hale gelmesini içeriyor. Yani düşünce ve ifade özgürlüğünün sağlanmadığı yerde laiklik olamaz. Bu anlamda demokratik ve laik bir ülkede felsefe derslerinin konumunun din derslerinden daha önemli olduğu söylenebilir. Böyle bir laikliği birçok dindar insan da, insanların daha bilinçli olarak inanması ve dinin yozlaşmaması için savunabilir. Demokratik laiklik bugün insanların içki içip içmediği veya başlarını örtüp örtmediğine değil düşünce, ifade ve seçim özgürlüğünü herkes için savunup savunmadığına odaklanmalı.

 

MURAT SOMER: Doç. Dr., Koç Üni.

Radikal

Reklamlar