Eylül 03

Laiklik ve dindarlık


Hem muhafazakâr kesim hem de Kemalistler, ilke olarak din-devlet ayrılığı tezini hiçbir zaman benimsemedi.

Birkaç hafta önce Milli Eğitim Komisyonu’nda yaşananlar, parlamenter demokraside yeni bir aşamaya geçtiğimizin kanıtı niteliğinde. Hatırlanacağı üzere reform taslağı, AKP milletvekillerinin CHP ’li vekilleri dövmesi sayesinde komisyondan geçti. İhtimal ki, benzeri bir manzara genel kurulda da tekrarlanacak. Bahsi geçen bu kavganın görünüşteki nedeni, eğitim sistemi. Ama aslında herkes biliyor ki, tartışma özel olarak imam hatip liseleri, genel olarak ise laiklerle dindarlar arasında sürüp gitmekte olan kamusal alana yönelik çekişmeyle ilgili. Tabii Başbakanın bir süre önce yaptığı dindar nesil yetiştireceğiz açıklamasının hemen peşi sıra imam hatip liselerinin orta kısımlarının yeniden açılmasını öngören bir teklifin Meclis gündemine gelmesi, meseleyi reel politik açıdan daha da önemli hale getirdi. Gündelik polemikler bir kenara bırakıldığında dindar nesil ile başlayıp Milli Eğitim reformuyla devam eden bu olaylar dizisinin niteliğine yönelik olarak yorumlanmaya muhtaç bir manzarayla karşı karşıya kalıyoruz.

Hiç olmadı

Olası tartışma başlıklarının başında laikliğin ironik durumu geliyor. Laiklik konusundaki temel sorun, aslında hiçbir zaman olmadığı gerçeğinde saklı. Devlet ve din işlerinin birbirinden ayrı olduğu bir ülke olmadık tarih boyunca. Şu an iktidarda bulunan muhafazakâr kesim böylesi bir ayrımı gerekli görmüyor. Diyanet İşleri gibi bir kurumu yaratan ise Kemalist rejimdi zaten. Aslında cumhuriyet kurulurken devleti laikleştirmek yolunda iyi bir fırsat yakalanmıştı. Ama kurucu kadrolar, klasik Sünni formülün çekiciliğine kapılmaktan kendilerini alamadılar. Bu nedenle din devletin dışında, daha çok sivil toplumda yerleşik bir unsur olarak değil de, devleti meşrulaştıran ya da ona dahil ideolojik bir enstrüman olarak varlığını devam ettirdi. Demek ki, hem muhafazakâr kesim hem de Kemalistler, ilke olarak din-devlet ayrılığı tezini hiçbir zaman benimsemedi. Zaten Türk devletini gerçekten laik bir devlet olmaktan alıkoyan aralarında çatışma varmış izlenimi veriyor olmalarına rağmen Kemalist ve dindar kesimlerin aslında laiklik konusunda aynı şeyi düşünmeleri. Her iki çizgi de prensip olarak laikliğe karşı.

Bu tuhaf ittifak bir dizi arızayı beraberinde getiriyor. Her şeyden önce devlet ile dinin iç içe geçtiği bir siyaset tarzı pek popüler. Tüm ana akım sol ve sağ hareketler, din karşısında fazlasıyla saygılı. Böylesi bir saygının olası sonuçları ise dindarların kamu kaynakları dağıtılırken kontrolsüz bir şekilde kayrılması ve özel olarak muhafazakâr kesimlerin ama genel olarak aslında tüm toplumun kültürel kodlara karşı eleştirel bir bakışı içselleştirmekten sürekli bir şekilde sakınması halinde somutlaşıyor. Kadın-erkek eşitliği gibi en gerekli konular bakımından bile din ya da dinle meşrulaştırılan pratikler kamusal tartışmaya konu edilmiyor. Gelinen nokta ise düşündürücü. Din demokratikleşemiyor. Bu durum da ister istemez çoğulculuğu destekleyen tavır ve tutumların marjinal kalmasına ve baskın çoğunlukçu dilin kendini güçlü bir şekilde yeniden üretmesine yol açıyor.

İstenmeyen sonuç

Kemalistlerle dindarlar arasındaki anti-laik ittifakın bir diğer istenmeyen sonucu ise kamusal alanın niteliği üzerine yapılan tartışmalarda ön plana çıkıyor. Şöyle ki, devletin dinler ve mezhepler karşısındaki tarafsızlığı, yani laik ideolojinin özü bir türlü kabul görmüyor. Bu nedenle laiklik üzerine tartışmalar, iktidarın kimde kalacağı noktasında verilen büyük kavganın izdüşümünden başka bir şey değil. Kamusal alanı belirlemek ve kamu kaynaklarına el koyma noktasında öncelik hakkı gibi meseleler, laiklik çevresinde yaşanan çekişmenin en kısa özeti niteliğinde. Bu oyunda kavga ediyormuş gibi görünseler de aslında hep aynı şeyi yapanlar olduğu gibi bir de sürekli bir şekilde oyunun dışında kalanlar var. Mesela Alevilerin durumu son derece trajik. Hem Atatürk ’ün uçakları üzerlerine bomba yağdırıyor hem de Tayyip Erdoğan düşen Sivas davası karşısında hayırlı olsun diyerek acılarını aşağılayabiliyor. Gerçekten laik bir ülke olmayışımız, şüphesiz ki, hepimiz için sorun. Ama Aleviler bakımından bu sorun epey bir zamandır ötekileşmenin kurumsallaştığı bir hayat biçimine dönüşmüş durumda.

Tartışmayı bitirirken ülkenin laiklik bakımından geldiği yer hakkında da konuşmak lazım. Daha düne kadar din ve dindarlar aşağılanırdı. Dinin kamusallığı böyle bir şeye yeltenen kişi için kültürel bir gerilik ifadesiydi. İbadet etmeme, örtünmeme ya da örtülü biriyle evli olmama bürokraside ve siyasette yükselmenin yazılı olmayan kuralları niteliğindeydi. Yakın tarihe damgasını vuran Nur Serter gibi kişiler aslında bir istisna değil, kuralın kendisiydi. Şimdi ise durum değişti. Başbakan dindar nesil yetiştirmek istiyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakan ırkçılık dahil olmak üzere hayatı boyunca faşizmin tüm özelliklerini bilfiil savunmuş ve deneyimlemiş birinden, Üstat Necip Fazıl’dan dizeler okuyup alıntılar yapıyor. Yeni kahramanlarımız var artık. Said-i Nursi, Ulu hakan Abdülhamit, gizli kahraman Vahdettin, İskilipli Atıf Hoca, hatta Şeyh Said. Ama bu değişim sadece görüntüden ibaret. Nur Serter’lerin yerini Tayyip Erdoğan ’ların alması işin özü bakımından anlamlı olabilecek nitelikte bir fark yaratmıyor. Hâlâ İstiklal Mahkemelerimiz var çünkü. Bugün sadece isimleri değişik. Özel yetkili mahkeme diyoruz şimdi onlara. Hâlâ inançlarından dolayı hesap vermek zorunda kalıyor insanlar. Mağdur oluyor, ayrımcılığa uğruyorlar. Çünkü dinsel tercihler aslında bireyin seçimi olmaktan çok geleneğin devamı ve devletin buyruğu niteliğinde. Özgür değilsek, Başbakan aşağılıyor, savcı soruşturuyor, polis tutukluyorsa bizleri, nedeni önemli ölçüde işte bu olmayan laiklik. Bizde ekseri çoğunluk tarafsız devlete, yani barışa değil, devletin bir ideolojinin ya da inancın hizmetkârı olması gerektiği düşüncesine bağlı. Böylesi bir bağlılığın zorunlu sonucu ise sıradan insanın ezikliği ve onları ezen sistemik faşizm .

ARMAĞAN ÖZTÜRK : Ankara Üni., SBF

RADİKAL

Reklamlar