Eylül 03

İslamcılar, İslam ve İslamokrasi


Artık İslamcılık devri bitti. Bu bakımdan özgürlükçü Müslümanlar da liberal demokrasi, özgürlükler, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve birey hakları gibi birçok evrensel kavram üzerinde ciddi çalışmalar yapabilmeli.

İslam dini, hayat, insan, kâinat, siyasi ve sosyal birçok alanda ihtiyaçlara cevap verebilen, özgürlükçü ve aynı zamanda sivil bir dindir. Bu bakımdan Müslümanlar karşılaştıkları farklı kültürlerle tanışmaktan, hesaplaşmaktan ve onlarla bilgi, ahlak ve erdem alışverişinde bulunmaktan hiç çekinmedi. Eski Mısır , Mezopotamya, Hint, İran ve Grek uygarlığına ait fikir ve düşünceleri tercüme edip insanlara sundular. Özellikle 9. yüzyıl bu tercümelerin en yoğun yaşandığı dönemdi. Batlamyus ve Öklides’in eserlerinden Aristo ve Eflatun’a varıncaya dek birçok alanda tercümeler yapıldı. Bu kişilerin eserlerinin üzerinden çok ciddi kazanımlar elde edildi. Bu tercüme faaliyetleriyle birlikte Bağdat dönemin bilim, kültür, din, dil, felsefe ve hukuk araştırmaları merkezine dönüştü. Bu bilimlerin, farklı kültürlerin ve uygarlıkların harmanlanmasında İslam dinini getiren Hz. Muhammed’in düşünce yapısının çok önemli bir yeri var. Zira o, “Hikmet müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır” buyuruyor.

 

İslam dünyası neden düşünce üretemiyor

Bu geniş bilgi ve tecrübe birikimi maalesef zamanla yok oldu ve bu özgürlükçü ve sivil ortam yerine insanları ilkeler ve Allah adına tahakküm eden totaliter ve kolektivist bir anlayışa bıraktı. İslam ’ın yaygın olduğu coğrafyalarda eskiden olduğu gibi yeniliğe, bilime, farklı kültürlerin bilgi ve hayat tecrübelerine açık ilim irfan sahibi insanlar artık yetişmiyor. Örneğin 12 yy’da ünlü Tefsirci İmam Razi “Geometri öğrenmek farzdır” derken, 1600’lü yıllarda yine ünlü İslam alimlerinden İmam Rabbani “Mektubat” adlı eserinde “Geometrinin ne bu dünyada ne de ahirette bir işe yaracağını” ifade ediyordu. Taha Akyol “Bilim ve Yanılgı” adlı kitabında İstanbul Kadısı olan Tekfurdağı Müftisizade Efendinin kızaktan indirilen bir geminin yol açtığı kazaya dönük olarak, kadının olayla ilgili verdiği şu ilginç yorumu aktarıyor. Aynı zamanda üç kişinin öldüğü bu gemi kazasıyla ilgili olarak Kadı, “Evet, bu kalyonu melekler indirmiş olması muhtemeldir. Lakin şeytan da işe karışmış olacak ki birkaç kişinin helakına badi oldu”. (Miladi 1857)

Bugün gelinen noktada da İslam dünyası çok kısır bir düşünce dünyasına hapsolmuş durumda. Bugün artık dünya, Müslümanların ürettiği düşünce ve değerlerin etrafında dönmüyor. Ekonomileri zayıf, açlık ve sefalet içerisinde bir yaşam sürüyorlar. Günümüzde yaklaşık 6,5 milyar olan dünya nüfusunun neredeyse 1,4 milyarı (yüzde 22’si) “Müslüman” ülkelerde yaşıyor. Bu insanların dünya ekonomisine katkıları ise yüzde 2 ile 4 arasında değişiyor. İhracatta da toplam 10 trilyon dolarlık uluslararası ticaretin sadece yüzde 10’u Müslüman ülkelere ait. Bunun da önemli bir kısmı Suudi Arabistan, İran ve diğer körfez ülkelerinin petrol ihracatları. Bunun yanında teknoloji üretemiyorlar ve siyaset mekanizmaları da bir hayli ilkel ve otoriter. Örneğin bugün peygamberin yaşadığı, onun evinin ve mezarının bulunduğu topraklarda krallık rejimi hâkim. İslam dünyasının bugün düşünce, fikir, teknoloji, sanat, felsefe ve bu çerçevede bir değer üretememesinin en önemli nedenlerinden birisi de özgürlükçü düşüncenin ve demokrasinin yeterince sindirilememesi ve İslamcılık adı verilen kolektivist bir yapının işlevselliğidir.

Müslüman âleminin özelliklerinden birinin “ümmet” yapısı olduğu bilinen bir gerçek. Şerif Mardin “Din ve İdeoloji” adlı çalışmasında İslam dininin özellikle Türkiye ’de halk arasında almış olduğu şekiller üzerinde durur. Ayrıca ümmetin bir yapı ve davranış türü olarak özelliklerini irdeler. Mardin, “İslami toplumlarda, Batı toplumlarında çok daha önemli olan değerlerin yerine normlar geçmektedir. Kişisel planda tercihler azdır. İnsanlar dışa dönüktür. Ne yapmaları gerektiğini, kendi vicdanlarıyla yaptıkları bir muhasebeden çok, toplum normlarında ararlar” der. Bu psikolojiyi Türkiye ’de yapılan bir araştırmayla örnek verir Mardin. Araştırma Kore’de esir düşen Türk askerlerinin davranışları üzerindedir. Türkler bir grup halini muhafaza ettikleri ve hiyerarşik yapılarını sakladıkları derecede esir kamplarında diğer milletlere göre daha kolaylıkla kaldırabilmektedirler. Ancak hiyerarşik yapısı kaybolunca diğer milletlerden daha dağınık olmakta ve daha kolayca beyin yıkamasına tabi tutulabilmektedirler. Cemaat hissinin içselleştirildiği bir ortamda Mardin örneğin “utanç” duygusunu şu şekilde yorumlar. Utanç insanın kendi yaptıklarından utanması değil. Toplumun beğenmediği bir hareketi yapmış olması dolayısıyla toplumun gazabına uğrayacağı korkusu şeklinde belirir. İşte takiyye denilen kendini saklama davranışı da tam olarak bu psikolojiden çıkıyor. Kişi kendi öz inançlarını saklamak mecburiyetinde kalıyor. Dolayısıyla birey başlı başına bir değer olarak algılanamıyor. Onun mahiyetini, yeryüzünde bulunuş nedenini sağlam ahlaki ilkeler üzerine oturtarak ele almıyorlar, aksine birey İslamcılığın kolektivist dünya görüşü içerisinde eritiliyor.

 

“Özgürlükçü Müslümanlar” büyük işler yapabilir

Müslümanlar liberal demokrasi ile İslam ’ın ilkelerini bir arada pratik edebilmelidirler. Ali A. Mazrui bir ara “İslamocracy” kavramını bu çerçevede yönetsel bir form olarak gündeme getirmişti. Kavram İslam ile demokrasinin bir sentezi değil. İslam dünyasının liberal demokratik değerleri dışlamak ya da bu değerleri batının birer icadı olarak görmesi yerine, bunlardan faydalanmaları gerektiğini ifade eden bir kavram. Müslümanlar ideolojimize, ilkelerimize ve dini inancımıza uymuyor gerekçesiyle bu değerlerle aralarına aşılmaz engeller koyuyor. Batının ürettiği tüm değerlerin batıl olduğu inanılıyor. Teknolojiye bile kapitalizme hizmet ediyor gerekçesiyle pek sıcak bakılmıyor. Daha çok İngiliz siyaset bilimcisi Norman Barry’in “Devlete itaat ve kanunlara riayet mistisizmi” olarak tanımladığı “muhafazakâr düşüncenin” (conservatism) etrafında dönen bir yaşam anlayışını tercih ediyorlar.

Bu anlayış yüzünden olsa gerek ne toplumun vicdanı olabilecek çapta düşünce/fikir adamları yetişebiliyor ne de eskiden olduğu gibi İbn-i Sinalar ve Farabiler çoğalabiliyor. İslam tarihinin ilk filozoflarından biri olan El Kindi, “Bize hangi kaynaktan gelirse gelsin, ister önceki kuşaklarca ister yabancı halklarca bize sunulmuş olsun, gerçeği itiraf etmekten ve özümlemekten utanmamalıyız” der. İslamcıların tüm dünyayı saran evrensel değerleri görmezden gelerek kendi kabuklarına çekilmeleri, zihinlerini dünyaya kapatmaları, sürekli kendilerini bir kurtarıcı aramaları ya da beklemeleri bu vakitten sonra yararlarına olmayacaktır. El Kindi’nin ifade ettikleri iyi anlaşılmalı. El Kindi günümüz İslamcılarına bir mesaj veriyor. Raşid Gannuşi “ İslam , İslamcılar ve Demokrasi” adlı makalesinde, “Demokrasinin bir siyasi sistem olduğunu vurgular. Ayrıca İslam ’da yöneticilerin yetkileri sınırlandırılmıştır. Yargı yetkisi iktidar mücadelesi ile meseleler hariç âlimlerin elindedir. Vergi koyma yetkisi ise yöneticilerde değildir. Kültür eğitim alanında da yöneticilerin hiçbir yetkisi yoktur. Yönetim idarecilerle âlimler arasında bir nevi ortaklık durumundadır” diyor. Bunun yanı sıra Gannuşi, İslam ’da şura sisteminden de bahsediyor. Sonuç olarak İslam ’ın kendisine yeniden bir denge sağlaması gerektiğini ifade ederek, demokrasinin asla İslam ’la çatışmadığını, aksine ona hizmet ettiğini ifade ediyor.

Kısacası artık İslamcılık devri bitti. Bu bakımdan özgürlükçü Müslümanlar da liberal demokrasi, özgürlükler, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve birey hakları gibi birçok evrensel kavram üzerinde ciddi çalışmalar yapabilmeli. Özgürlükçü Müslümanların bu anlamda Müslümanların düşünce dünyalarının genişlemesinde ve zihinlerin açılmasında çok büyük katkıları olacaktır.

 

* Sivil Düşünce Platformu/Yazar

Radikal

Reklamlar