Ağustos 21

Dindarlar hadi bunu da açıklayın!


İktidar tarafından sürekli olarak ifade edilen “Burası Müslüman bir ülkedir” söylemi devam ettirildiği sürece, bir başka Malatya, Sivas vakasının yaşanmayacağına kim söz verebilir?

Malatya ’da yaşanan olaylar, Türkiye ’de yaşanan bir gerçekliğe göndermede bulunuyor. Bu gerçek, “gücün kitleselleşmesi”. Bu noktada önemli olan, gücün hangi noktaya işaret ettiği. Malatya ’da yaşanan olayların, temsili güç odağı, iktidar partisidir. Bu bakımdan “gücün kitleselleşmesi” denilen şeyin, “iktidarın kitleselleşmesi” şeklinde okunabileceğini de vurgulamak gerekir. Bu güç biçimi, tavandan tabana yayılarak, kitlenin eylemselliğini meşru kılıyor. Gücünü var olan düzenden aldığı için, çoğulcu bir yapıya sahiptir, düzeni korur ve en önemlisi de iktidarı meşrulaştırır. Burada görülmesi gereken şey, iktidar gücünün kitlenin eylemselliğini meşrulaştırırken, eylem gerçekleştirildikten sonra da iktidarın meşrulaştırılıyor olduğu gerçeği. Bu bağıntılı ilişki, totaliter rejimlerin doğasını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Böyle bir ilişki bir kere kurulduktan sonra, herhangi bir katliamın toplum nezdinde de aklanabilir hale gelebilmesi kaçınılmaz.

Kitlesel olanın kendini meşrulaştırdığı yer, iktidarın idealleri olması durumu, hiç kuşkusuz ki suçlamaların iktidara yönelik olmasına sebebiyet verecektir. Çünkü, iktidar tarafından böyle bir eylemselliğin zemini hazırlanmıştır. Eylemin aktörlerinden olan davulcunun da dediği gibi, olay artık kişisel bir husumet olmaktan çıkmış, “ İslam davası” haline gelmiş durumdadır. Söylemlerini “ İslam davası” üzerinden kuran iktidar partisinin, böyle bir durumda kendisini ikincilleştirmesi, eylemi sıradanlaştırmak adınadır. Şu nokta önemli: Eylemi gerçekleştirenlerin kendince haklı sebeplerini, kendileri dışındaki bir referansa bağlamaları, olayın kitleselleşebilmesine neden olandır. Kendileri dışındaki referansın bir güce işaret etmesi, onu hegemonya kurma aracına çevirir. Malatya ’da yaşananlar da bu durumun en somut örneği.

İnancın bir hegemonya haline gelmesi, inancın işlevselliğini ortadan kaldırır. Bir inancın hoşgörü, eşitlik, adalet kavramlarından yoksun bırakılması, inancın amacının saptırıldığını ve en kötüsü de araçsallaştırıldığını gösterir. İnancın araçsallaştırıldığı yerde, farklılıkların yok sayılacağını ve tek sesli bir kültürün oluşturulacağını belirtmek gerekir. Bu durumun en önemli örneği, Suudi Arabistan.

İktidar tarafından sürekli olarak ifade edilen “Burası Müslüman bir ülkedir” söylemi devam ettirildiği sürece, bir başka Malatya , Sivas vakasının yaşanmayacağına kim söz verebilir? Kimse! Bu yüzden inanç birliği üzerinden kurulan, geleneksel bir güvenceyi ülkenin bekası haline getirmeye çalışmanın akılsızlık olduğunu söyleyebilme cesaretini göstermemiz gerekiyor. Çağdaş bir devlette insanların birliğini ve güvencesini sağlayacak tek şey, anayasal güvencedir; din birlikteliği değil! Din birlikteliğinin oluşturulmaya çalışıldığı bir toplumda, ikincil konuma düşen bir güruhun doğacağını, din adına ahkâm kesecek bilginlerin çoğalacağını, dinin bir tahakküm meselesi haline döneceğini söylemekle olayı abartmış olmayız. Bilakis gerçekleri dile getirmiş oluruz. Ama bu durumu sadece iktidara yükleyemeyiz de, yazının başında da gücün kitleselleşmesiyle sözünü ettiğim şey, iktidar ve halk ikileminin olmadığıdır. İktidar halktan beslendiği gibi, halk da iktidardan beslenir. Bu yüzden yapılan hatalardan yalnızca iktidar değil, halkın kendisi de suçludur. Neden mi?

Bir kadın daha anne karnına düştüğü andan itibaren bu toplum içindeki yazgısı bellidir yani ikincildir. Kadının değerli olabilmesinin ölçütü üretim sahasındaki eylemliliğiyle değil, anne olup olmadığına, dul kalıp kalmamasına bağlıdır. Bir çocuk Alevi olarak doğduysa, yazgısı bellidir, ikincildir. Arkadaşları tarafından Aleviler hakkında duymadığı şey kalmaz, önce inancından sonra da inançlı olan herkesten soğur. Bir çocuk Kürt olarak doğduysa, ikincildir. Çünkü biz, mükemmel “Türk oğlu Türkler”, kendimiz dışında hiçbir şeyi beğenmeyi bir türlü beceremeyiz. Her defasında Anadolu ’nun çok farklı kültürlere ev sahipliği yaptığını söyler, fakat o farklılıklara hürmet gösterilmesi gerektiğini bir türlü öğrenemeyiz.

İslamiyet inancında belirli bir ruhban sınıfı olmadığı halde, din bilgiçliğinin tavan yapıyor olması inanılmaz bir durum. Daha da inanılmaz olanı, insanların bunun bilincinde değilmiş gibi, verilecek fetvalara aşırı önem vermeleri. Fetvaların akıl süzgecinden geçirilmemesi, günün şartlarına göre özne tarafından yorumlanmaması, kişinin kendi aklına olan saygısızlığıdır. Rasyonel aklın inatla reddedilmesi, bireyin her türlü yanlışında kendisini koruyan, güvenli ellere bırakmasına neden oluyor. Bu denli özeleştiri yoksunu olunursa, “Bizim toplumumuz böyledir, her zaman bir lidere ihtiyaç duyar…” gibi bir düşünceyi, haklı bulan insanlar toplum içinde cirit atmaya başlar. Bu mantık bir kez işleyince de, Ali Rıza Demircan gibi biri çıkar, “Bikini giymek ve epilasyon yaptırmak haramdır” diye, görüş bildirir.

Türkiye ’deki temel sorun, dinin eylemselliğini ve uygulanırlığını eleştiren kesimin, yine dindar kesim olmasından kaynaklanıyor. Dine karşı gerçek bir eleştiri gelecekse, dine bir sorunsal olarak bakan gerçek “bilim insanları” bunu yapmalı. Evrime inanmayan biyologlar tarafından değil! Veya bir bitkinin büyüyebilmesini coğrafi bir neden olarak gören değil de, “Allah’ın bir takdiri” olarak okuyan İbrahim Saraçoğlu gibiler değil! Kısacası, bu ülkede, din ve bilimin yollarını ayırmasının vakti çoktan geldi de, geçiyor. E hadi dindarlar, bunu da açıklayın!

Celal Can Toprak

* Dumlupınar Üni., Sosyoloji

Radikal

Reklamlar