Haziran 19

Tanrı Transları Sevmiyor


Tanrının trans bireylere sevgisiyle veya dini inançların trans kimliklerle uyumuyla ilgili önermeleri sorunlu bulmamın sebebi, çoğu ana akım semavi dinlerin LGBTQ kişileri hedef göstermeleri ya da onlara zulmetmeleri gibi doğrudan ve temel değil (gerçi bu kesinlikle alakalı ve yukarıda da değindiğim üzere bunun özellikle trajik bir boyut eklediğini düşünüyorum). Öyle olsaydı, bu ayrımcılık tarihine sahip olmayan alternatif dinler sunmak, benim dini inancın bizzat kendisinin tehlikeli ve zararlı olduğu iddiama yeterli bir meydan okuma olurdu. Ve eğer öyle olsaydı, kueer kimlikleri tanıyan yeni din varyantları yaratmak yararlı ve yapmaya değer bir şey olurdu.

***

O kimseyi sevmiyor. Zaten tanrı yok ki.

Kusura bakmayın.

Son zamanlarda trans blogosferde, tanrının trans evlatlarını sevdiği ve kabullendiği ve trans olmanın dindar olmakla (ve giderek, Hıristiyan, Müslüman veya Yahudi olmakla) çelişki içinde olmadığı yönünde bol miktarda yazıyla karşılaştım. Her ne kadar bu yazıların ardındaki motivasyonu ve insanların neden böyle bir mesaj vermek için yanıp tutuştuğunu anlasam da, yine de bunu ciddi anlamda sorunlu buluyorum ve bu konuya değinmeye kendimi birazcık mecbur hissediyorum. Demem o ki: Ben açıkça dini inançların tabiatları gereği tehlikeli ve zararlı olduklarına inanıyorum. Bizlerin, yani kueer topluluğunun; onlardan özellikle mağdur olduğumuza ve potansiyel zararlarını özellikle anlamamız gerektiğine, tehlikenin dini inanışın tanımında gizli olup o ya da bu mezhep, inanç veya kurumla alakalı olmadığına ve kimliklerimizle inançlarımız arasındaki uyumsuzluğu gidermek için tasarlanmış savunular üreterek (ya da onları cesaretlendirerek) kendimize bayağı büyük bir kötülük ettiğimize inanıyorum.

O uyumsuzluk, bir lütuftur.

Ayrıca ortada hem trajik hem de insani bir şey olduğuna inanıyorum. Bir taciz mağdurunun, uzun süre ilişkiden kaçtıktan sonra yine de bir ölçüde tacizciden affedilme ve sevgi istemesini andıran bir şey.

Mühim bir “yeni ateist” ağda yazan ve düşüncelerinin o tarafına kendini adamış bir ateist blogcu olarak, bu konuya er geç temas etmem gerekmesi hemen hemen kaçınılmazdı – her ne kadar PZ Myers ve Greta Christina gibi kişilerle kıyaslandığında oldukça tatlı dilli, çıtkırıldım, kılçıksız bir ateist olsam ve öfke ve kızgınlığımı nadiren dışa vursam da. Ama şimdi bunu yapmamın ve yaratacağı papaz olma riskini almamın sebebi şu: Geçtiğimiz hafta, tanrının trans kişilere sevgisi ya da sevgisizliği ve transgenderizm-din ilişkisi tartışmaları alışılmadık ölçüde öne çıktı. Şu anda mesele ürkünç bir arka plan gürültüsü olmaktan ziyade üzerime atlayan büyük korkunç bir canavar halinde.
[Türkiye’de 1 Mayıs’taki anti-kapitalist müslüman gençler vakası da bende aynı hissi yaratmıştı. Aslında tam da bu bağlamda bir not düşmek istiyorum. Natalie her ne kadar trans bireylere odaklanıyor görünse de, argümanını okuduğunuzda tüm LGBT, giderek tüm muhalif hareketler için geçerli olduğunu göreceksiniz.]

Bu tartışmayı başlatan yazıların ilki, Transgriot’tan muhteşem Monica Roberts’indi. Bu harika bir blog ve çok ihtiyaç duyduğumuz siyah trans kadın sesini ulaştırıyor bize. Yine de, saygı duyduğum insanlar benim son derece sorunlu ve tehlikeli bulduğum fikirleri alenen savunduklarında kafamı başka yöne çeviremiyorum. [Bunu ben de Kaos GL için tekrarlayayım.] Bunun hemen ardından Liar, Lunatic Or Lorax’ta, transgenderizm ile dini uzlaştırmaya dönük bir bağlantı derlemesini içeren şu yazı boy gösterdi. Aynı gün, şahsen tanışma fırsatı bulduğum çok hoş bir kadın olan Jillian Page, Montreal Gazette’de tartışmaya katkısını koydu.

Dürüst olmak gerekirse, bu yazıyı yazmakla ilgili çok gergindim, hala da çok ama çok gerginim. Dediğim gibi, Gnu Ateistler1 ne kadar ileri gidiyorlarsa ben de o kadar çıtkırıldım oluyorum. Bazı insanların buna çok kırılacağını ve kızacağını biliyorum. Bazıları tehdit edilmiş veya saldırılmış hissedecek. Bazı yazarlarımı ve destekçilerimi yabancılaştıracağım.

Bu yanıtı planladığımı twitter’da belirtmek bile, trans topluluğundaki bazı bağlaşıklarımın (Stephen Ira ve Ira Gray gibi) aşırı öfkeli tepkilerine yol açıverdi. Kibir, entik-merkezcilik, emperyalizm, sığlık, ateizm ve dinin sınıf veya ırk bakımından manasını hiç düşünmemiş olmak, teolojinin teodize gibi daha karmaşık yönlerine dair cahillik (ki eleştirilerimle zerre alakası yoktur) ve semavi dinlerin2 kurumlarıyla dinin kendisini karıştırmakla suçlandım. (ki bu sonuncusunu hiç de yapmıyordum… dini inancın tehlikeli olduğunu düşündüğümü söylerken, tüm dini inançların tehlikeli olduklarını düşündüğümü kast ediyorum – semavi olmayan, örgütlü olmayan ve giderek çok şahsi seviyedeki dini inançlar da dahil hepsinin.)

Ama bunu konuşmalıyız. Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sorunlu ve potansiyel olarak çok tehlikeli, zararlı fikirlerin topluluğumuzca eleştirmeden kabul edildiğini ve seslendirilen eleştirel yaklaşımların yekten düşmanlıkla karşılandığını gördüğümde, bu benim değinmem gereken bir şeydir – ne kadar anlaşmazlık riski taşısa da, ne kadar arkadaş kaybedeceksem de.

Tanrının trans bireylere sevgisiyle veya dini inançların trans kimliklerle uyumuyla ilgili önermeleri sorunlu bulmamın sebebi, çoğu ana akım semavi dinlerin LGBTQ kişileri hedef göstermeleri ya da onlara zulmetmeleri gibi doğrudan ve temel değil (gerçi bu kesinlikle alakalı ve yukarıda da değindiğim üzere bunun özellikle trajik bir boyut eklediğini düşünüyorum). Öyle olsaydı, bu ayrımcılık tarihine sahip olmayan alternatif dinler sunmak, benim dini inancın bizzat kendisinin tehlikeli ve zararlı olduğu iddiama yeterli bir meydan okuma olurdu. Ve eğer öyle olsaydı, kueer kimlikleri tanıyan yeni din varyantları yaratmak yararlı ve yapmaya değer bir şey olurdu.

Ama, her ne kadar ateist hareketin genel bir kötü alışkanlığı olsa da, ben “din”i “Hıristiyanlık”la karıştırmıyorum. Duruşum, Hıristiyanlık’ı eleştirellik açısından ayrı tutmuyor. Eleştirim, dini inancın bizzat kendisine yönelik. Ve aslında, tavrım, dine herhangi bir özel veya yegane husumete değil; dini veya manevi ilan edilen inanç, fikir ve kavramlara hususi bir değerlendirme yapma hürmetini göstermeyi reddetmeme dayanıyor. Aksine bu inanç, fikir ve kavramlara, diğer tüm inanç, fikir ve kavramlara uyguladığım standartları uyguluyorum.

Kendimi öncelikle bir şüpheci, sonra bir ateist olarak tanımlarım. Şüphecilik, varsayımları sorgulamayı, tereddüt etmeyi, kuşku duymayı, başka olasılıkları hesaba katmayı anımsatan bir süreçtir. O olasılıkları kanıt ve düşünce temelinde tartar ve kesin olmayan (ve değişikliğe açık) bir sonuca ulaşırsınız. Beyinlerimizin ne derece irrasyonel ve abuk olabildikleri; görüşlerimizi neyin en akla yatkın olduğundan ziyade neye inanmak istediğimize göre temellendirmekte nasıl da acele ettiğimiz; ve algı, bakış açısı ve yorumlarımızın ne ölçüde hatalı olabildikleri göz önüne alınarak ve bunlarla başa çıkmak için tasarlanmış bir önlem sistemidir. Beyinlerimiz bir sürü tuhaf şey yapan ve onlara yüklediğimiz epistemolojik taleplerden oldukça uzağa düşen verimsiz vıcık vıcık şeyler. Yani… şüphecilik. İşe yarar.
Bu bizim düsturumuz olabilirmiş aslında. “Şüphecilik. İşe yarar.” Ne dersiniz?

Nasıl ki toplumsal cinsiyete şüphecilik ve eleştirel düşünce uygulayarak feminist olduysam, aynı şekilde kutsallık meselesine şüphecilik ve eleştirel düşünce uygulayarak ateist oldum. Bütün fikirleri aynı şekilde değerlendiririm. Ve tanrı ya da tanrılar meselesine kafa yorunca ve diğer her şeye uyguladığım standartları onlara da uygulayınca varılan nokta, tanrı inancının her ne kadar duygusal ve psiko-sosyal olarak ödüllendirici olsa da bu varsayıma güvenmek için tek bir iyi sebebine dahi bulunmadığıdır. Gözlemlenebilir dünya açısından, bu varsayımı destekleyen tek bir kanıt yok ve birçok dinin kavramsallaştırdığı şekline bolca karşıt-kanıt var. Ve “bilinemez” açısından, asla anlayamayacağımız ve gözlemleyemeyeceğimiz bakımından, endişeye mahal yok. Orada olmayabilir de gayet. “Eleştiremiyorsak baştan hiç açmamalıydık bu konuyu.”

İnanç3 şüpheciliğin zıttıdır. İnanç, “sadece bilmek”tir. İdeal şartlarda, bir kişi, gözlemlerden, olgulardan düşünce aracılığıyla sonuçlara ulaşır. Eğer yeni bakış açıları, yeni fikirler, yeni mülahazalalar, yeni argümanlar, yeni gözlemler ya da yeni gerçekler ortaya çıkarsa, sonucu adapte ederiz. İnanç tam tersi yönde gitmemizi ister. Sonuçla başlarız. Düşünce, bakış açıları, gözlemler, olgular ve yorumlar, sonucu destekleyecek şekilde yapılandırılır. Sonuçla çelişen olgular ya inkar edilir ya da ana sonuçla örtüşene kadar yeniden yorumlanıp yeni çerçevelere oturtulur. Örneğin eğer başlangıç sonuç, tanrının erkeği ve kadını yarattığı ve bir erkeğin kadın kıyafeti giymesinin günah olduğuysa, o zaman trans olduğunuzu fark etmek sizi inancınızın OLMASI GEREKENiyle çelişkiye düşürür. Böylece başlangıç sonucunuzu yeniden gözden geçireceğiniz, giderek bütün bu tanrı hikayesinin tam da öyle olmayacağını kabul edeceğiniz yerdee, ya olguları adapte edersiniz (trans kimliğinizi bastırarak ve normlara uyum sağlamayı deneyerek) ya da bakış açınızı yeniden yorumlayıp çarpıtarak her şeyin bir şekilde yerli yerine oturmasını sağlarsınız. Sizi böyle yarattı çünkü sizi seviyor. Sizi böyle yarattı çünkü sizin iradenizi test ediyor. Sizi böyle yarattı çünkü acı çekmek sizi ona yaklaştırıyor. vb.

İnanç tehlikelidir çünkü düşüncenin tersidir. Çünkü bilinçli olarak düşünceyi susturur, durdurur ve bastırır. Bizden öylece kabullenmemizi ve sorgulamamamızı ister. Kanıtın gereksiz olduğunu söyler. Eleştiriler “üstü” bir görüşe dönüşür. Dolayısıyla o inanca dayalı olarak yapılan hiçbir eylem, sonuçlarını, tehlikeleri ya da kimlere zarar verdiğini düşünmek durumunda değildir. Bizleri hata yapmaktan alıkoyan tüm alışageldik düşünsel ve etik önlemler kenara atılır. “Sadece bilirsiniz.” Tıpkı George W. Bush’un Irak’ın işgalinin yapılacak doğru şey olduğunu “sadece bilmiş” olduğu gibi.

Ben dinin tüm kötülüğün kökeni olduğunu düşünmüyorum. Ancak mutlak kesinliğin, büyük bir kısmının kökeni olduğunu düşünüyorum. Hata yapma ihtimalinizi kabul edememek, korkunç şeyler yapmaya giden en kısa yoldur. İnanç, bilinçli olarak, bizleri mutlak kesinlikten koruyan mülahazalaları ve kontrol mekanizmalarını baskılar.

Sorgulamak son derece önemlidir, tıpkı fikirlerimizi adapte edebilmek gibi. Uzun, ama çok uzun bir süre boyunca, inanç yoluyla kabul edilmiş temel varsayım, insanların iki ayrık cinsiyete ayrıldığıydı. Biz trans bireyler, bu incelenmemiş varsayımı korumak adına verilen zarar ve çekilen acıların derinlemesine farkındayız. Birçok durumda incelenmemiş varsayımların tehlikesini, sorgulamanın önemini ve görüşlerimizi gözden geçirmeye açık olmayı kabul ederken; konu tinsel meselelerle ilgili olunca tamamen karşı pozisyona geçip inanca, “sadece bilme”ye kucak açmak neden? Hani mesela, nasıl oluyor da başkaları penisin var diye erkek olduğunuzu ya da vajinanız var diye kadın olduğunuzu “sadece biliyorlar” (“Sağduyu böyle söyler!”) ? Dini görüşleri diğerlerinden ayıran ve onları değerlendirirken farklı standartlar uygulanmasına yol açan nedir? Neden onlara özel bir hürmet gösterelim? Sırf insanların güçlü duyguları var diye mi? Kimileri de translara karşı çok güçlü bir nefret duygusuna sahip.

[Birinci kısmın sonu. Metni toplam dört parça halinde yayınlamayı uygun bulduk.]

1 Yeni Ateizm üyelerinin bazılarının görüşlerine “yeni” hiçbir şey olmadığı düşüncesinden hareketle kendilerine daha uygun gördükleri bir söz.
2 “Abrahamic religion” sözünü “semavi dinler” olarak çeviriyoruz. Çok uygun olmadığını kabul etmekle beraber, Türkiye’de görece genel kabul görmesinden hareketle bu çeviriyi tercih ettik.
3 Burada ve devamında “faith” sözcüğünü “inanç” olarak çevireceğiz.

Out for Beyond

Reklamlar