Mayıs 02

Etiketler

Hz. İsa’nın pipisi, Rönesans ve biz…


Ortaçağ papazlarının neleri tartıştıklarını bilmem hiç merak etiniz mi?Apple-tab-span” style=”white-space:pre”> Bu tartışmalardan biri Yahudi olarak doğmuş olduğu için sünnetli olan Hz. İsa’nın sünnetiyle ilgiliydi.

* * *
İsa göğe uçtuktan sonra, vaktiyle pipisinden kesilen parça da göğe uçmuş muydu, uçmamış mıydı?
* * *
Papazların bir bölümü, parçanın da uçtuğuna inanıyorlardı. Bir bölümü de inanmıyordu. Onlara göre kesilen pipi parçası İsa’dan ayrıldıktan sonra peygambere ait olma niteliğini yitirmişti.
O nedenle de İsa göğe uçtuğu zaman, pipisinin parçası yerde kalmıştı.
* * *
Bu iki zıt görüşün kiliseler arasında yüzyıllar boyu ne derin ayrılıklar yaratmış olduğunu düşünebilmek dahi zor bugün.
* * *
Yine ortaçağda dünyanın bir de arka yüzü bulunduğuna inanılırdı.
Bazı papazlar, dünyanın arka yüzünde yaşayanların, ön yüzündekilerin tam tersi bir görüntüde olduğunu iddia ederlerdi.
* * *
Arka yüzde ağaçların dalları toprakta, kökleri havadaydı.
İnsanlarla hayvanların da başları aşağıda, ayakları yukardaydı.
* * *
Papalık sonunda, böyle bir iddiayı benimseyen papazları aforoz etmeye başlamıştı.
* * *
Ancak bu aforozlarda bazı orostopolluklar oluyordu.
Vatikan, bilimle -örneğin astronomiyle- uğraşırken, kutsal inançları ırgalayan papazları da halkın gözünde küçük düşürmek için, “dünyanın arka yüzündeki ters görüntülü hayatlara” inanmakla suçluyordu onları.
* * *
Ortaçağdaki bir başka tartışma konusu da, “Dünyayı yaratmadan önce Tanrı’nın ne işle uğraştığı” idi.
* * *
Bize sorarsanız:
-Dünyayı yaratırken, Türkleri de yaratayım mı, yaratmayayım mı, diye düşünüyordu.
Çünkü bundan Türklerin mi, yoksa kendisinin mi pişman olacağını kestiremiyordu.
* * *
“İlkçağ”, “Ortaçağ”, “Yeniçağ”, “Yakınçağ”, “Uzayçağı” ayrımları, bizim ortak bilincimizde gerektiği kadar billurlaşmış değil.
Ne tarihin niçin böyle “çağ” ayrımlarına uğradığını tam kavrayabilmişiz, ne de aralarındaki farkların neler olduğunu tam görebilmişizdir…
* * *
Bunun da nedeni, Batı Roma İmparatorluğu’nun batışıyla kapanan “İlkçağda”, Türklerin bulunmayışı…
* * *
Oysa çok tanrılı dinler dönemi olan ilk çağlar, olağanüstü bir uygarlığın örnekleriyle doluydu.
* * *
Türkler 8. yüzyılda çıktılar tarih sahnesine. O yüzdende ilk çağlardan uzanan kentli bir birikimleri olmadı.
* * *
Ortaçağ hayata sadece kilisenin tek ve dar penceresinden bakılan bir çağdı.
Kendisinden önceki dönemleri de, bilimsel kuşkuculuğu da, akılcı tutarlılığı da reddeden bir çağdı. Bin yıl sürdü.
* * *
Ama papazlar Latince ve Yunanca biliyorlardı. İsa’dan önceki çağlarda neler olup bittiğini gizli gizli öğrenmeye çalışacak bir dil anahtarı vardı ellerinde.
* * *
Derken ilk çağları, yani “Antikite”yi yeniden değerlendirme dönemine geçildi.
Buna “Rönesans” diyoruz işte… Ve “Ortaçağ” kapandı, “yeni bir çağ” başladı…
Kendi tabularıyla dogmalarını eleştirmeye başlayan bir akıl çağı… Bir çeşit “ortaçağ”ın kendisine karşı yaptığı “özeleştiri” evresi…
* * *
Türkler, insanlığın yaşadığı bütün çağ serüvenlerinin dışında, bir türlü kentlileşemeyen bir göçebelikte kaldılar.
Bunun sıkıntılarını bugün dahi çekiyoruz. Şifahilikten, belgeselliğin ağır bastığı yazılı bir döneme hâlâ daha geçemeyişimiz ve ilkel kurnazlıkla yetinip, Rönesans’ın başlattığı akılcı tutarlılıklarla bütünleşemeyişimiz, büyük ölçüde bundan.
* * *
“Düşünce”, “fikir”, “akıl”, eksi değer sayılır günlük dilimizde…
* * *
“Düşün düşün boktur işin” gibi.
“Fikir”in çoğulu olan “efkâr”ın “karamsar bir bunalımı” anlatması gibi.
“Akıllı”nın çoğulu olan “ukala”nın, “gereksiz öneri ve anlatımlarla sevimsizlik etmek” anlamına gelmesi gibi…
* * *
Hem ortaçağdan kurtulmak isteyip, hem de tutarlı bir akılcılığa ve “tabulara karşı çımaya” kızmak, hâlâ daha en temel çelişkimiz.
* * *
Yoksa kitaplara ve yazı adamlarına hâlâ daha yasakçı davranmayı bu kadar doğal mı karşılardık?
Üstelik “çağdaş uygarlık düzeyine mutlaka varacağız” diyerek…
Çetin Altan
Reklamlar