Nisan 30

Kıble-Shiva-Allah ilişkisi


Allah’ın orijinali Ay tanrıçasıdır. Adını bir kenara bırakırsak, kendisi tüm Aşya’nın ve eski Mısır’ın bereket, gıda, aş tanrıçasıdı. Aşya’ya bu ismi veren de odur. (Aşya: Aş diyarı. Bereket, bolluk ve gıda diyarı).

Pekiyi gerçek adı nedir bu tanrıçanın? Gelmiş geçmiş zaman uzunca bir süre dilimidir. Bu uzun tarih boyunca, çok geniş bir coğrafyada çok çeşitli milletler yaşamış ve çok çeşitli diller kullanmışlardır. Bu sebeple, bu tanrıçaya tapınan her millet kendi dilinin kendi döneminde kullanılan adıyla ona tapmıştır. Millet aynı millet olsa dahi çeşitli zamanlar içinde yine farklı veya benzer adlarla bu tanrıçaya tapmışlardır. Kendi dilinizi düşünün. 2500 yıl önceki Türkçe ile şimdiki Türkçe aynı mı? O halde tek bir millet bile ona farklı zamanlarda farklı isimlerle tapmıştır. Aşya’nın farklı farklı milletlerini ve onların farklı kabilelerinin lehçelerini ve farklı mezheplerini vs. düşünürsek; bu tanrıçanın yere ve zamana göre farklı isimlerinin olması normaldir.

Önemli olan, Allah adlı tanrıçanın muhadili olan diğer tanrıçaların hangileri olduğudur.
Örneğin yere ve zamanna göre bunlar hep aynı tanrıçayı işaret etmiştir: Kıble, Kıbele, Kubbeba, Cybele, Ella, Elle, Alla, Allah, Shin, şin, Shella, Shiva(Şiva). Yunanlılarda Aphrodite.

Lafı uzatmadan; Rahman ve de rahim olan yüce Shiva’ya geçelim. Çünkü bu tanrıçaya yukarda saydığım isimlerden, günümüzde sadece Rahman, Rahim, Allah ve Shiva(Şiva) adıyla tapınılmaktadır.
Fakat lafa başlamadan, Şiva’nın, Arapların Allah’ı ve Mezopotamya’nın Kıble’sinin(kıbele), Hinduizm versionu olduğunu tekrar belirtlelim. Yani neticede bunların üçü de aynı tanrıçalar.

Önce vajinalarına bakalım. Bakalım bunlar aynı tanrıça mıymış?

Evet, aynı tanrıça olduklarını vajinalarından tespit ettik.
Önceki topicte Kıble’nin kara taşını, Aphrodite’in kara taşını ve Allah’ın kara taşını göstermiştik. şimdi ise Shiva’nın kara taşını görmüş oldunuz.
Vajina, doğumu/doğuranı/yaratanı, kara taş ise doğan’ı temsil eder. Neden beyaz değil de kara olduğu konusunda tarihçilerin çeşitli teorileri var. Fakat ben o muğlak konuya girip birilerine konuyu dağıtma fırsatı vermeyeceğim. Çünkü gereksiz yere bu konuya girersem, ben A derim, o da gelir sanki konuyla direkt alakası varmış gibi, sırf mevzuyu dağıtmak için hikayenin B versionunu bulur getirir kasten konuyu dağıtır.

Shiva kimdir?
Köken olarak Hindu Ay tanrıçasıdır. En az 5-6 bin yıldır Hindular tarafından hala tapınılmaktadır. Arap yarım adası, Mezopotamya’da Şin (Sin) ve Hubal olarak bilinirdi.
Kılıktan kılığa giren son derece esnek bir tanrıdır. Çok geniş bir coğrafyaya ve uzun bir zaman dilimine yayılabilmesinin sebebi de bu esnekliğidir. Çünkü hangi milletin dinine girse, bukalemun gibi o milletin eski tanrısının renklerini almıştır. Üstün yetenekli bir tiyatrocudur. Zaman zaman erkek kılığına bile girmekten çekinmemiştir. Hatta yarı erkek yarı kadın olarak shemale kılığında bile sahneye çıktığı olmuştur. fakat çoğunlukla kadın versionu mevcuttur.
Öyle bir tiyatrocudur ki, sadece Hindu tapınaklarının üzerindeki formlarının çeşidi bile 30 milyondan fazla olduğu söylenmektedir. (Hinduların kendi iddası).

Aşağıdaki resimde görüldüğü gibi, tıpkı Kıble(Kıb-el-lah) ve Arap’ın putu Allah gibi onun da simgesi hilaldir. Çünkü bunlar zaten birbirlerinin biraz farklı versionlarıdır:

Burada da shemal kılığında:

En güzel isimler onundur demiştik değil mi? Demediysek diyelim ve duaya başlayalım:

Rahman ve de rahim olan yüce Shiva’nın adıyla,
Sivastakam (Stanza 8):
Haram sarpa haaram chitta bhu viharam Bvaham veda saram sada nirvikaram Smashane vasantam manojam dahantam Sivam shankaram shambu meshan meday.

Türkçesi:
Sana sığınırım Şiva! Sen Haram olarak da tanınırsın. Sen ki yılanların çelenklerini giyinen(taşıyan), ölülerin yakıldığı yerlerde gezen, kainatın kendisi olan, Vedalar’ın özü olansın.

Bu dua M.Ö. 1500 yıllarında yazılmış olan, Vedalardandır. Vedalar tıpkı Kuran gibi Hindu kutsal metinleridir ve vahiy yoluyla gelmiştir.

Şiva’nın doğuran vajinasını/Rahimini gördünüz değil mi? Pekiyi evinin adı nedir?
Garbha griha : Rahim evi. Sanskritçe : garbha=rahim , griha=ev.

Garbha griha, Hindu tapınaklarının tam ortasında bulunur. Mescid-i Haram’ın tam ortasında bulunan Kabe gibi.
Garbha griha küb,kab,kare şeklindedir. Tıpkı Kabe gibi.
Garbha griha’nın tek girişi vardır. Tıpkı Kabe gibi.
Garbha griha’nın pencereleri yoktur. Tıpkı Kabe gibi.
Garbha griha’nın içine sıradan halk giremez. Tıpkı Kabe gibi.
Garbha griha’nın Sanskritçedeki diğer adı Haram. Tıpkı Mescid-i Haram gibi.
Hindular, Garbha griha’nın etrafında, 7 kez dönerek hacı olurlar. Tıpkı kabe’nin etrafında 7 kez dönen hacılar gibi.
Hindu hacıları Tirtham denen kutsal suyu içerler. Tıpkı zemzem gibi.
Hindu hacıları saçlarını traş ederler. Tıpkı putperest islam hacıları gibi.
Hindu hacıları tavaf esnasında iki parçadan oluşan beyaz çarşaf giyerler. Tıpkı putperest müslümanlar gibi.
Hindular sabah ve akşam “namazkar” kılarlar, tıpkı müslümanların namaz kılması gibi:

Şimdi de şu hacıların resimine bakın bakalım, hangileri Müslüman hangileri Hindu anlayabilecek misiniz? :

Evet şimdi de Rahman ve de Rahim olan yüce Şiva’nın Haram’daki kara taşına bakalım:

Bu taşa hala tapınmaktadırlar. Tıpkı putperest müslüman hacılar gibi.
Fakat bu taş sadece …. filan fişmandır, biz bu taşın kendisine tapmıyoruz diyorlar. Tıpkı putperest müslüman hacılar gibi.
Yani her ikisi de gerçekte neye taptığının farkında değil.

Bu bilgilerin çoğuna, geçen sene bir Hindu’nun yardımıyla ulaştım. Adını hatırlamasam da kendisine çok teşekkür ederim. Gerçi onun maksadı bana yardım etmek değil, beni Hindu dinine çekmekti ama yine de sağ olsun. Bir de çok ilginç bir şekilde Big-Bang patlamasını kendi dinine yontuyordu. Tıpkı müslümanlar gibi fakat daha sağlam argümanlarla.

Bankamatikler arası anlaşma yapıldı. Hangi bankanın olduğu fark etmeksizin istediğin bankamatikte işlem yapabiliyorsun. Şimdi sıra tapmatikler arası anlaşmaya geldi. Bu yapılırsa çok büyük bir tasarruf sağlanacak. Mesela Hint tapınaklarına yakın olan müslüman Hint tapınağındaki kara taşın etrafında dönüp onu öpecek, buna mükabil, Hindulara da müslümanların putunun etrafında dönme hakkı verilecek. Namazı kaçıran müslüman, Şivaya yönelip Hint manazı kılacak, kurban bayramında koyun kesemezse, Hinduların keçi bayramında Rahman ve de rahim olan yüce Şiva’nın adına keçi kesecek. Ne güzel kolaylık değil mi?
Nasıl olsa Hindu dininde hemen hemen hepsi var. Bir tek şunlar yok:
* 9 yaşındaki kızlara sarkıntılık yapmak.
* El, bacak, kol kesmek.
* Yol kesmek.
* Cizye ve haraç kesmek.
* Kan davası gütmek.
* Başlık parasıyla öz kızını satmak.
* Kadını dövülmesi gereken eşek olarak görmek.
* Ramazanda oruç tutmuyorlar diye McDonald’sı bombalamak.
* Mini etek giydi diye küçücük kızların bacaklarına kezzap atmak.
* Allah adına yapılan her türlü dolandırıcılığı, yalancılığı, sahtekarlığı mübah saymak.
* Bunları da saydığın zaman bir o tarafa, bir bu tarafa kıvırtmak.

Olsun bunları da artık kendi tapmatiklerinizde yaparsınız.

Şimdi bir müslüman gibi konuya hazır cevap vereyim:
e nolcek ki bütün dinler aslında islamdı ama deiştirdiler öle ibadetlerin olmasıda normal bu benzerliklerde normal siz zaten bunları hıristiyan sitelerde buluyosunuz ibatetler normal

Hindular da aynısını söylüyor. 2 farkla:

1- Konuştuğu dilin imla kuralarını azıcıkta olsa uyarak.

2- Yeninin eskiden değil, eskinin yeniden türediğini bilerek.

*********************************************************************************

Muhammet, eleştirdiği putları; sanem, vesen, cibt olarak 3’e ayırıp kümeleştirmiştir. Bunu kafasına göre değil, yaşadığı günayın ekinçsel içreğinde olanlara göre yapmıştır.

Sanem; Heykelsi putlar gibin biçimsel simgedir bunlar.
Enam 74’den bir örnek sanem’e (صَنَم);
ve iz qale ibraimü li ebi-hi Azere, e tettehizu esnamen aliheten.
demişti İbrahim, babası Azer’e, ediniyormusun putları ilahlar.

Vesen; Yalnıksal (İnsani) görünüşte figürlerdir bunlar. Uygulanımı, etkisel iz bırakmak içindir. Örneğin bugünkü müzik klipleri, kaleografi ve dansları, eğer ilahlara atıf için yapılsalardı vesen kümesi içinde değerlendirilmesi gerekirdi.

Ankebut 25’den bir örnek vesen’e (وَثَن);
ittehaztum min düni allahi evsanen meveddete. (مَوَدَّة).
edindiniz allahın berisinden putları sosyalbağ. (samimi toplumsal sevgi).
Açıkca hoşbeş edinilen sosyal bağlar, vesen putunun çoğulu olan evsan için kullanılıyor. Siyasal koşuşturma da bu kümededir.

Cibt; Kahin uğraşı ereğince bildikleri şeylerde kullanılmıştır. Bugün kısaca bu sözcük, büyücülerin yaptığı işlerin boş uğraşıları ilen ölçülebilir etmenlerdir. Ayrıca; dövme, arma, amblem ulayu imzalar da, kullanımına göre bu küme içindedir.

Nisa 51’den bir örnek cibt’e (جِبْتِ);
yü’minüne bi el cibti ve el tağuti. (et tağuti/الطَّاغُوتِ).
iman ediyorlar bir kahinlikle ve bir allahkarşıtlığıyla.

Hub-El ile El-İlah birbirlerinin rakibi idiler ulayu (ve) her ikisi de ilah familyasındandı, put familyasından değillerdi. Tıpkı El-İlaha atıf put yaptıkları gibin Ortadoğulular, Hub-El’e de atıf put yapmışlardı. Gerçekte putlar, ilahların öz kimlikleri değil, atıf kimlikleridirler.

El-Lat ; Bereketin kaynakçası sayılan dişi İlah. El-İlah’ın kızı. Lat’a atfedilmiş put’un bulunduğu ev (beyt), Mekke’ye 150 km. uzaklıktaki Taif bölgesindeydi.

El-Uzza ; Bereketin kaynakçası sayılan dişi İlah. El-İlah’ın kızı. Uzza’ya atfedilmiş put’un bulunduğu ev (beyt), yine Mekke’nin 150 km. güneydoğusunda yeralan Taif bölgesindeydi. Bu ilahı Nabatlılarda bilirdi ancak onlar, Uzza adlı ilaha, araplar gibin put atfı yapmamışlardı anlaşılan.

El-Manat/Manah ; Nabatlılarca bilinen adı ilen Manavat. Yunan benzeri (Greko-Romen/Helenistik) ekinçlerdeki adı Nemesis idi ulayu bu da dişi idi. Ayrıca Helenistik ekinçlerde Manat, Hub-El ilahının karısıydı. Menat ilahına da atfen yapılmış Taifte evi bulunuyordu.

*************************************************************************

Ömer bin Hasnam’ın birinci gelen ve Kabe duvarına asılan şiiri:

Kefa vinek zikra min ulumin tav eseru kaluben ayetül heva ve tezekkuru
Ve tezekkuruha uden ilel vedae lilvara veluk yank zatullahe yum tab aseru
Ve ehluleha ezahu ermiman mahadev o menazel ilamuddine minhum ve seyattaru
Ve sahabi kiyem feem kamil hinde yovmen ve yakilun lete hazan feynnak tevajharu .
Meyasseyare akhalekan hasenen kullahum naimun azaed summ gebul Hindu. 

Bir adam ki, tüm yaşamını günah ve erdemsizlikle geçirip tutku ve öfke ile harcasa,
Bir yol var mıdır kurtuluşu için, sonunda pişman olup erdemliliğe dönmeyi istese?
Dürüstlük yolunda en yüksek konuma ulaşabilir, bir kez bile içtenlikle Mahadeva’ya ibadet etse,
Ah tanrım! Tüm yaşamımı al, yeter ki ruhumun özgür olacağı Hint’deki kutsal topraklarda bir günlük kalış ihsan eyle;
Soylu davranışların mükemmelliğini kazanır insan ve ideal Hindu hocalarla dindarlığın ayrıcalığını elde eder, Hint’e bir hac sayesinde.

********************************************************************

Hacdaki “niyet etmek” budizmde “cetana”ya denk gelir.

Hacda yasak olan şeylere örnekler: “avlanmak, ot koparmak, böcek öldürmek, koku sürünmek, cinsi münasebette bulunmak“. Sanki bir budist rahibin yapmaması gereken şeyler sıralanıyor. İlginçtir; bir budist rahibin sahip olabilieceği çok az eäyalardan birisi de bir süzgeçtir. Su süzgeci. Dereden aldığı suyu bu süzgeçten geçirsin ki, yanlışlıkla böcek öldürmesin. Yoksa kötü bir „karma“ya neden olur.

Hacılar Safa ve Merve arasında gider gelirler, acemi budist rahip namzetleri iki nokta arasında (iki direk, taş/kaya vs) gidip gelerek „yürüyüş meditasyonu“ öğrenirler.

Muhammedin doğumu, ölümü ve ve ilk vahiy aldığı gün aynı gündür. Budanın doğumu, gezginciliğe çıkması, ermişliği, ölümü (pardon nirvanaya girişi) aynı güne denk gelir.

Muhammed küçük yaşta yetim kalır, amcası ve dedesi tarafından büyütülür. Budanın annesi doğumda ölür, kızkardeşi tarafından büyütülür. İsa babasız doğar# başkası tarafından büyütülür.

Doğum öncesi Budanın annesi rüyasında fil görür, Muhammed ise “fil yılında” dünyaya gelir.

Muhammed daha çocukken Bahira isimli bir hristiyan rahip onun büyük adam olacağını bilir (bahira zaten rahip anlamına gelir. :D ). Buda daha çocukken Asita isimli ve yine başka bir inancın rahibi tarafından büyük adam olacağı ile müjdelenir . İsanın büyük adam olacağı ise “doğu ülkelerinin büyücüleri” tarafından anlaşılır.

*******************************************************************

İslamın ritüel uygulamalarının budizm ile benzeşmesinin altında, islam ritüellerinin, budizm kaynakçalarını kullanması yatmaktadır büyük olasılıkla. Kaldı ki kur’an içeriğinin azımsanmayacak kadarı Sanskrit kökenlidir. Muhammetten önce İbrahim, Brahma öğretisinden bıkarak Arap yarımadasına gitmişliği, yadsınamayacak kadar ciddidir. Dolayısıyla İbrahim, Kabe’yi Brahma öğretisinden edindiği esinle kurmuştu. Kabe’de Hindu kralı Vikramaditya’nın adına ithaf bulunması bunu kanıtlıyor.

Kur’an da salat sesleyişinde okunan namazın aslı, Sanskrit dilinde Namas, Namaste, Namaskar, Namaskara, ulayu (ve) Nama Yajna biçimleri ile bulunmaktadır. Muhammete öğretmenlik yapan, ona kaynakça sağlayan Bel’am, Yaiş, Addas, Yessar, Cebr ulayu İranlı Selman, salat tapınmasını, Sanskritçe namas sözcüğünün değişik eylem çekimlerinin islamın öngördüğü tapınma dizgesine tam uyum sağlamasını fırsat bilip Sanskritçe’den alıntı etmişlerdir. Böylece islamın dinsel ritüelleri de ambalajlanmış oldu.

Ayrıntısal Dipçeler; 01,02,03,04,05.

********************************************************************

Okudunuz mu? Nasıl? Beğendiniz mi yeni kara taşınızı? Yeni değil o, sizin putdan eski. Kab’e’ye kadar gitmişken, Hindistana devam edip 7 kez de yüce Şiva’nın Haram’daki kara taşının etrafında dönün; cennet süper garanti.

Yetmez mi diyorsunuz? O halde hazır dinler arası diyalog başlamışken size diğer putunuzu da tanıtayım da, gidip orda da 7 kez dönün, toplam 21 kez ile cennet multi garanti olur.

Buyrun yeni putunuz. Yeni dediğime bakmayın, bu da sizin putdan eski.

en kab ne demektir bilir misin ey mah Amid?

Kab; kab demektir. Kab-kacak, küp demektir. Kırk küp kırkının da kulpu kırık küp var ya hani! Hani şu kırk haramilerin haram ganimetlerini sakladıkları kulpu kırık küpler? İşte öyle küb.

Hala anlamadın mı ey mah Ammid? İşte şöyle küb:

O yukardaki küpler, Mısır’daki, El-Kab adlı tapınağınızda bulundular.

Hala anlamadın mı ey mah Ammid? İşte şöyle küp:

Üstteki küp ise Kıble tapınağınızdan.
Sen Kıble ne demektir bilir misin ey mah Ammid?
Kıble; Kıb-Elle demektir. Esası ise Küb-Ella’dır. Siz ona Küb-Allah veya Kab-Allah da diyebilirsiniz. Şiva, Rahim veya Haram da diyebilirsiniz. Farketmez, aynı kapıya çıkar. Nasıl olsa en güzel isimler onundur.

Ay tanrıçası Küb-Allah, küpleri koruyan bir tanrıçadır. O yüzden Hindistandaki bir adı da Haram’dır. Haram kutsal demektir.
Haram yeme: Kutsal bir hakkı yeme.
Haram aylar: Kutsal aylar.
Haram bölge: Kutsal bölge.
Mescid-i Haram: Kutsal mescid.
Harami: Kutsal hak yiyen şerrrrefsiz.

İşte bu yüzden, Rahman ve de Rahim olan yüce Şiva’nın bir adı da Haram’dır. O yüzden onun mescidinin adı da Haram’dır.

Eskiden kıymetli ziynet eşyaları küplerde saklanırdı. Küpünü iyice doldurmuş deyimi burdan gelmedir. Bu küpler ise başkasının bulamaması için genellikle gömülürdü. Fakat gömmek iyi bir çözüm değildi. En azından gömülecek kadar ziynet eşyası yoksa, yani çok aşırı değerli değilse, gömmeye değmezdi. Çünkü henüz tam dolmamış, çok değerli olmayan küpler sahibi zenginleştikçe devamlı çıkarılıp tekrar tekrar gömülmesi gerekiyordu. Oysaki onu devamlı gömüp çıkarmak büyük bir risktir. Zira her seferinde birisinin görme ihtimali olabilir.
Bu sebeple, henüz çok değerlenmemiş küpler bankaya yatırılırdı. Bu bankalara ise Kab(Kab’e) adı verilirdi. Herkes küpünü Kab’e’lere emanet eder ve yeri geldiğinde küpünü ister, içine bir şey koyar veya içinden bir şey alır, tekrar emanetçiye teslim ederdi. Emanetçiye de güvenilmeyecek kadar dolarsa, işte o zaman alıp bir yere gömerdi.

Bu emanetçiler kimlerdi? Elbette ki tapınak rahipleri ve rahibeleri idi. Çünkü en güvenilir kişiler onlardı. Gerek Hinduizm’de olsun, gerek İslamda olsun, Kab’elerin içine sıradan halkın girmesinin yasak olmasının sebebi budur. Çünkü içerde emanet küpler vardır.

Fakat sorun şu ki; Kab’elerin de soyulma ihtimali vardı. İşte buna karşı önlem olarak putları Kab’elere yerleştirerek orayı tamamen kutsallaştırıyorlardı. Yani putlar Kab’e denen bankalarda bekçi köpeği vazifesi görüyordu. Kab’enin içine ve üzerine yüzlerce put asılmasının sebebi de buydu. Birinden korkmayan öbüründen korksun da soyguna girişmesin diyedir.
Böylelikle, putların orada çoğalması, Kab’eleri en kutsal yerler yapıyordu. Ve böylelikle bu bankalar en önemli tapınaklar haline geliyordu.

O küpleri en iyi koruyan ise, en çok müridi olması sebebiyle, Rahman ve de Rahim olan yüce Şiva, yani; Sümer’deki(Babil, Anadolu vs.) adıyla, Küp-Elle(Küb-Ella, Küb-Alla , Kab-Allah) idi.

Kab-Allah(Kab’e Allah’ı , Küb Allah’ı) hepinizin kübünü korusun.

Bu resmini gösterdiğim son tapınağınızdaki kara taşınızı henüz bulamadım. Orada da bir kara taştan bahsediliyor ama resmi yok. Bilgiler de net değil. Hatta birden fazla kara taştan bahsediliyor.

Size Afrodit’in kara taşını, Kıble’nin kara taşını, Kab’e deki Arap’ın putunun kara taşını ve Hindistan’daki kara taşınızı gösterdim. El-Kab daki kara taşınızı ise artık oraya hacı olmaya gidince kendiniz bulun bir zahmet.

Nasıl? Beğendiniz mi kara taşlarınızı? Beğenmezseniz beğenmeyin. Ben Dilber hala gibi taşımı ortaya goruuuum, beğenen alur geder; begenmeyen bırahgır gaçar.

Kab kelimesinin, kab-küp- , kap-kacak olduğunu, Kab’e’lerin aslında ilk önceleri küplerin saklandığı bankalar olduklarını ve putları oraya küpleri korumaları için koyduklarını anlatmıştım. En kuvvetli putlar Kab’elere yerleştiği için, o bankaların kutsallaşarak, zamanla en önemli tapınaklar haline geldiğinden de bahsetmiştim.
Şimdi biraz hafıza tazeleyelim:
Kab = Kab,küb.
Kab’e = kab,küb, çanak, çömlek evi. (Küb bankası)
Al=Tanrı.
La= Dişilik eki.
Alla = Tanrıça.
Küb-Al-La = Küb tanrıça.
Kab-Allah = Kab-küp tanrıça. (Üsttekiyle aynı şey).

Pekiyi Allah orijininde bir küb tanrıçası olduğuna göre, o hangi küpleri koruyordu? Elbetteki Arab’ın Kab’esindeki küpleri koruyordu. Pekiyi o küplere ne oldu? Nerede Allah’ın koruduğu küpler? Nerede olabilir? Tabii ki; müslümanların Kab’esinde:

Buyrun, küpler burada:

Böylece tanrıçanın Yunan tapınağındaki küplerini, Mısır’daki El-Kab’daki küplerini ve Arap’ın Kab’esindeki küplerini görmüş oldunuz.

Şimdi size neden vajinanın öpülüp, penisin taşlandığını anlatacağım.
Önce şu M.Ö 7.yy Grek mitini okuyalım sonra devam edeceğiz:
(Gaia bir Ay tanrıçasıdır.)

“”Gaia çocuklarına dedi ki: “Günahkar babalı çocuklarım! Bana sorarsanız, babanızın aşağılık zorbalıklarını
cezalandırmalıyız ki, yaptığı utanç verici davranışları ilk kez olsun düşünsün.”
Sonra Gaia dedi ki: “Ama onların hepsini korku sardı, hiç birisi sesini çıkarmadı ama yüce ve şeytani Kronos cesaretini topladı ve sevgili annesine: “Anne! Babamızın adının kötüye çıkmasına sebep olmamak ve o yaptığı zorbalıklar hakkında ilk kez olsun düşünmesini sağlamak için bu işi yapmayı üstleneceğim.” dedi.””

Yukarıdaki bir alıntıydı ve Ingilizce’sinden tam olarak çevirdim. Devamını ise özet olarak vereceğim:

Kronus ve annesi Gaia bir plan yaptılar. Plana göre Kronus bir yere saklandı. Sonra babası Ouranos, gelerek, keyifli bir şekilde, soyunup, cinsel ilişki için tam Gaia’nın üzerine çıkmaya hazırlanmışken, Kronus aniden ortaya çıkıp,
elindeki keskin bir orak ile babasının cinsel organını kesti.

Mitten birebir alıntı burada bitiyor ve devamını ben anlatacağım.

Kronus, babası Ouranos’un cinsel organını keserek onu hadım eder. Böylece tanrıların kraliyet tahtına kendisi geçer. Fakat mitin bu döneminde Kronus’un kendisi de şeytani, kötü ruhlu, ahlaksız bir tanrıdır.

Tahta geçen Kronus’un karısı Rheia’dır. Rheia’nın büyük bir sorunu vardır ki o da şudur: Her ne zaman Rheia bir çocuk doğursa Kronus o çocuğu yutmaktadır.(Farklı mite göre, yutmaz ama Rheia’nın bağrındaki karanlığa hapseder.) Yani Kronus, yeni tanrı ve tanrıçaların doğmasına engel olur. Çünkü kendisinin babasına yaptığını, çocuklarının da kendisine yapmasından korkar. (Kişi, kendinden bilir işi).

Rheia, her doğurduğu çocuğun yutulmasına hayli üzgündür. Sonunda bir plan yapar ve bir tanrı daha doğurur ama o tanrıyı bir keçiye emanet ederek bir mağarada saklar. Çocuklarını yutan Kronus’a ise, içinde bebek olmayan bir kundak verir. Ağırlık çeksin de anlamasın diye kundağın içine bir de kara taş koyar. Kronus, bebek yerine o kara taşı yutar.

Aşağıdaki figürde Rheia’nın, içinde taş olan bebek kundağını Kronus’a vermesini görüyorsunuz:

Hangi taşı mı veriyor? işte şu kara taşı:

Bu taş müzelerden birinde ama sanırım Vatican müzesinde.

Böylece, Kronus bebek yerine kara taşı yutunca yeni doğan tanrı(Kim olduğunu sonra anlatacağım) kurtulmuş olur. Bu esnada, diğer tanrılar, Rheia’ya yardım etmek için, kılıçlarını çekip birbirleriyle savaşır gibi yaparlar. Maksat kılıç seslerinden dolayı, bebeğin gizlendiği mağaradan bebek ağlaması sesi gelmesin ki Kronus numarayı anlamasın.

Bu hikayenin Yunan versionunda Kronus’un kesilen penisi lanetlenmiştir. Kronus, Mısır mitinde Gebeb ile eşdeğer tutulmuştur. Fakat Arap mitinde Mısır’daki Seth(Sethan), Şeytan ile eşdeğer tutulmuştur. Mısır’da Seth, babası Gebeb’in penisini kesmiştir. daha sonra Seth’in de penisi kesilmiştir.(hiyerogliflerde anlatılmaktdır fakat Seth’in penisini kimin kestiği tıpkı Arap mitindeki şeytanın penisini kimin kestiği gibi belirsiz.)

Yani sizin anlayacağınız; orada şeytan diye taşlanan direk, aslında Şeytanın kendisi değil, pipisidir.

Şimdi bu aşamada kafanızın biraz karıştığına eminim. Çünkü diyorsunuz ki; “Rheia nerden çıktı? Hani doğuran tanrıça Kıble/Kıbelle/Kab Allah idi?”
Hiç kafanız karışmasın. Rheia=Kıble=Şiva=Allah. Sadece farklı dönemlerde ve/veya farklı milletlerindeki adları değişik. Günümüzde bile aynı tanrı diyerek dilden dile bir sürü farklı ad söylemiyorlar mı? Hatta aynı dinde aynı tanrının bir sürü adı yok mu? Neden binlerce yıl içinde, yüzlerce millet arasında aynı tanrıçanın farklı isimleri olmasın? Şimdi ne ise eskiden de öyleydi. Hatta mitler birebir tutmayabilir de. Şimdi bile aynı dinde dahi mezhepler birbirlerini tam tutuyor mu?

Bildiğiniz gibi, her çağın ve her milletin miyolojisi ayrıdır. Bu sebeple, bazen tanrıların adları, hatta tanrıların anasının babasının kim oldukları, mitten mite değişkenlik gösterebilir. Bu değişkenliğin sebebi sadece milletler arası veya çağlar arası farklılık değildir. Aynı zamanda da rejim değişiklikleri ve savaşların sonuçları da mitler arası farklılıklara yol açmıştır. Örneğin; yeni bir kral başa geçer ve radikal değişiklikler yapmak isterse mitlerde değişiklik yapmak zorundadır. Veya bir ülke ilhak edilmişse, ilhak eden millet, ilhak edilen milletin mitinde değişiklikler yaparak kendi mitine uydurur. Bu tamamen politik bir meseledir. Gerektiği zaman tanrılardan biri öldürülür veya daha önce olmayan bir tanrı doğdurulur. Sonra bir bakarsınız tanrılarından biri öldürülmüş olan bir millet yeniden güçlenir ve eski tanrısı yeni tanrılardan birinin çocuğu olarak yeniden doğdurulur. Bu sebeplerden dolayı, bazen bir tanrı bir tanrıçanın koca iken, bir de bakmışsınız ki başka bir mitte torunu veya oğlu olmuş. O yüzden biraz farklı adlar, biraz farklı mitler doğaldır.

Evet, söz verdiğim gibi, senin Kıble’ni yine değiştirdim ay mah Ammid?
Alın bakalım yeni kara taşınızı. Gidin Vatican müzesine, bol bol dönün etrafında.

Bir daha ki sefere, taşın renginin neden beyaz değil de siyah olduğunu anlatacağım.

************************************************************************

Bu hakikatten önemli bir başlıktır. Nedeni ise şu: Dinlerin masallardan, mitolojilerden türediğini hepimiz biliyoruz. Fakat mitleri bir çok insan, eninde sonunda okumaktan sıkılıyor. Çünkü okurken, bir yerden sonra kendisini kaybolmuş hissediyor. Çünkü bir mit öbürünü tutmayabiliyor ve tutmadığı zaman, birinden birinin, anlatan kişilerin yalanı veya yanlışı olduğu sanılıyor. Ve bunun neticesinde, hangisinin doğru olan, hangisinin yanlış olan olduğunu bilemediğinden, okuduklarının hepsine güveni kayboluyor. Oysa ki birbirini tutmadığı hallerde dahi, okuduklarının hemen hemen hepsi de doğru. Birisi İ.Ö falanca yılın, falanca mitinin doğrusu, diğeri ise İ.Ö falanca yılının falanca başka bir milletinin doğrusu. Bu önemli kriter göz önünde bulundurulmadığı için, bazen taşlar yerine oturamıyor, sinsileyi takip zorlaşıyor ve sonunda mitlerin içinde kaybolunup, sıkılıp okumaktan vaz geçiliyor. Ben bunu bildiğim için, her ne kadar sizlere mitlerden örnekler versem dahi, aslında en çok, tarihteki insanların zihniyetlerinin ve zanlarının neler olduğunun üstünde duruyorum. Çünkü o zamanın psikolojisini anlamak, o zamanki insanın ne anlatmış olduğunu anlamaktan daha önemlidir. Bunu anladıktan sonra her şey çorap söküğü gibi geliyor. O zamanın insanının psikolojisini anlamanın en iyi yolu ise, kendini o zamanın insanının yerine koyabilmektir.

Örneğin, bundan 10.000 yıl önce doğmuş olsaydınız, Ay’ın aslında bir gezegen olduğunu anlayabilecek miydiniz? Hayır, asla! Çünkü bakınca anlaşılmıyor. Pekiyi cansız olduğunu anlayabilecek miydiniz? Asla! Bütün insanlar onun canlı olduğunu söylerken, onun cansız olduğu aklınızın ucundan bile geçmezdi. Üstelik büyüyen, küçülen, oradan buraya hareket eden bir şeyin cansız olduğunu nasıl düşünebilirdiniz? Üstelik doğaya direk olarak gözle görülür etkileri varken? Mesela Ay, o koca denizleri çekiyor.(Gel-git olayı) Işık veriyor. Güneş, ısıtıyor.

O zamanlar size birisi Ay’ın cansız olduğunu söyleseydi, vereceğiniz cevap, biyük bir ihtimalle, “hadi ordan dümbük” olurdu.

Ay’ın canlı olduğu zihniyetiyle düşünmeye başlayalım;

* Ay neden bazen Dolunay, bazen ise Hilal şeklini alıyor?

Dolunay olduğu zaman, hamiledir. Hamile olması normal çünkü, o bir kadındır. Kadın olduğu nerden belli? Çünkü Güneş erkek boyutunda, Ay kadın boyutunda. Üstelik Güneş erkek gibi güçlü, kasıp kavuruyor. Ay ise narin, nazik; nur’u ile şefkat dolu. Kadın olduğu buradan belli. Kadın olduğuna göre, hamile olması da normaldir.

Pekiyi Dolunay iken, onun hamile olduğu nerden belli?

Çünkü sonradan içinden bir şey çıkarıyor da ondan. Pekiyi biz o çıkan şeyi niçin tam göremiyoruz? çünkü, gökyüzü siyah, o çıkan şey de siyah, o yüzden tam göremiyoruz. Ama Ay’ın içinden siyah bir şey çıkığını görebiliyoruz.

İşte şöyle:

Şimdi anladınız mı neden beyaz veya yeşil taş değil de kara taş olduğunu? Ay’ın içinden çıkan şey kara da ondan.
Ay dolunay olana kadar, o kara taşı doğurma sürecindedir.
Daha sonra, o kara taş ana tanrıçanın bilgeliği ile(Nur’u, ışığı ile), aydınlanarak ertesi gün, erkek ise yeni bir Güneş olarak doğar.(“1”)Kimdir bu doğan Güneş?
Zamana, döneme ve hangi milletin miti olduğuna bağlı.
Yunan mitinde Zeus. Mısır’ın eski mitinde Ra(Rah), farklı dönem mitinde Horus.
Allah’ın Rahman ve de Rahim olmasının sebebi de budur.
Rah= Güneş.
im veya A+m= Delik, yarık, kovuk.
Rah+Am= Güneşin deliği. (Güneşin çıktığı delik anlamında).
Ab-Rah-Am= Güneşin çıktığı deliğin kulu. (Abd-Rah-Am aynı şey)

Mısır’daki “Rah” ile Babil’deki “Al” özdeş tanrılardır. Her ikisi de, erkek olmalarından dolayı Güneş kökenlidir.
Al, tanrı demektir çünkü güneştir.
Allla, tanrıça demektir, çünkü Ay’dır.
Güneşin kuluna Abd-Al denir(Pir Sultan Abd-Al gibi), Ay’ın kulun ise Abd-Alla denir.(Abdallah/Abdullah)

Önceki iletide anlatığım mitte, o kara taş, Kronus’un karısı Rheia’nın doğurup mağarada sakladığı Zeus’dur. Kronus’a sahte bir kara taş yutturmuştur. Zeus’u bir mağarada bir keçiye emanet ederek gizlice büyütmüştür. Kronus(Şeytan) hadım edildikten sonra, Zeus tahta geçmiştir. Kronus(Şeytan) ise lanetlenmiş, ötelenmiş, hor görülüp yok sayılmış yani afaroz edilmiştir. İsa’nın babasının olmamasının sebebi budur; Kronus’u(Şeytan’ı) reddetmek, inkar etmek, lanetleyip yok etmek.
Birçok hristiyan mezhebinde, İsa’nın(=Zeus’un) tanrının oğlu sayılmasının sebebi budur. Çünkü onun babası tanrı, annesi de tanrıçadır.

Rheia, Kıbele, Kıble, Ella,Allah, Şiva, Rahim, Afrodit; bunların hepsi farklı dönemlerin farklı mitlerinin ama aynı tanrıçayı ifade eden tanrıçadır. Bu tanrıça, eninde sonunda, kocası yok edilerek Meryem’e dönüşmüştür.

Buradan sonrası sır değil, çünkü hristiyan ülkelerin ateistlerinin ortaya çıkardığı, İsa=Zeus ve Meryem=Rheia bilgisini, internette resimleriyle ve fazlasıyla bulabilirsiniz.
Fakat ben üzerinde durulmamış bir isim aynıyetine dikkat çekmek istiyorum:
Yunanca: Zeus(Zeus için)
İngilizce: Jesus(İsa için)
Hollandaca: Jezus(İsa için)
Ermenice: Hisus(İsa için)
Eski Mısır: Horus(Horus için)
Isis, Mısır’da Horus’un annesidir. Fakat bu Grek dilinde ona devşirilmiş bir isimdir. Mısır’daki gerçek adı Ese’dir.
Grek dilinde, “İsis-os” , “İsis’in oğlu” demektir. Kısaltılmışı ise “İsos”dur.
Bazı dillerde, İsa hala İsos olarak geçmektedir. Yani, İsa kelimedindeki kök, “İs” dir, Yani tanrıça İsis’dir.

Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere, hristiyanlık, her ne kadar Yahudiler tarafından uydurulmuş olsa da, Helenist bir dinin devamıdır. Elbette ki, din akışkan bir şey olduğu için diğer bütün dinlerden de fazlasıyla etkilenmiştir.

Bunlar hep politik meselelerdir. Elinde nasıl olsa, hazır teist karakterleştirilmiş, milyonlarca insan var. Dinleri birbirine karıştır, kendi politikana uygun bir hap yap, sonra da o teiste o hapı yuttur. Al sana yeni bir inançlı. Karşındaki zaten teist karakterli. Ona din adına ne versen yutar. Yeter ki o nasıl yaşaması gerektiği hakkında kafasını yormasın, hazır lokma olarak dogma’yı kapsın.
Teist her dine müsatittir. Dedesi farklı hapı yutmakta biraz zorlanır ama kafasına sopayı yediği anda yutar hapı. Onun çocukları ise, yeni hapa öyle bir alışır ki; başka milletlerin din hapını saçma bulur.

Bu yazı dizisini bitirdikten sonra, daha derin araştırmak isteyenlere çeşitli kaynaklarla yol göstereceğim.

Devam edecek..
Hepinize teşekkürler, Saygılar, sevgiler.

1: Bu doğurma işleminin detayları da vardır. Örneğin her doğan tanrı güneş olmaz. Bazıları direkt yıldız olarak adı bile koyulmayan önemsiz bir tanrı olur. Doğan çocuk kız ise ve önemli bir tanrıça olacaksa, bu defa anası yıldız olur, kendisi ise bir dahaki seferki Ay olur. Önemsiz kız ise o da direkt olarak yıldız olur. Daha da detayı var ama gerek yok.

*****************************************************************
Kuranda adları geçen, Allah’nın kızları Lat , Uzza ve menat’dan bahsetmek istiyorum. Bu üç tanrı sadece İslamda yok. Başka adlarla başka mitlerde de “Triple goddess” olarak geçiyor. Ben bunun detayına girmeyip sadece aşağıda o tanrıçaların İslamda nasıl tasvir edildiğini vurgulkayan bir tarihi eser gösterip, Muhammed konusuna geçeceğim.
Bakınız: Allah ve kızlarının tasviri:
Daha önce başka konularda da anlattığım gibi, Mah/Muh kelimelerinin manası “aziz” , “yüce” demektir. Bu sözcük Sanskritçe’de aynen bu manada kullanılıyor fakat sadece Sanskritçe’de değil, bir çok Mezopatamya dilinde kullanılmış bir sözcüktür. Türkçeye bile (bazı sözcüklerde) girmiştir:
Muh-Hakeme: Yüce hakemlik.
Muh-Arrem: Aziz Aram.
Muh-Harebe: Kutsal savaş.(Cihat)Mah/Muh kelimelerinin yüce, aziz, ulu vs. gibi manalarda olduğuna şüphe yoktur. Fakat burdan sonrası şüpheli, bu sebeple, iyice araştırılmadan emin olunamaz.
Mah-Amid:

Amid, sözcüğü Hamid , Ahmet kelimesiyle aynıdır. Sanskritçe karşılığı Amith kökünden gelent, Amitabha’dır.
Amitabha sözcüğü, Sanskritçe’de, sınırsız aydınlanma manasına gelmektedir ve bu sözcük Amida olarak da kullanılmaktadır.
Amidah sözcüğü İbranice’de “dua eden/duacı” anlamına gelmektedir.

Japonlar Amid kelimesini hala isim olarak kullanmaktadırlar. Eski Tibet dilinde ise, “Ag-Med” olarak geçmektedir.
Hindu dininde, keşişlerin(Rahip), bir adı da Amid’dir. Hatta Hindu dininden çıkmış olan Budizm’in, bir kolu da Amida Budizm’dir. Kurucusu ise Amida Buda’dır.(Yaşadıysa tabii ki)
ibranice’deki Amidah(“dua eden/duacı”), sözcüğü ile Hinduizm ve Budizm’deki Amida(Rahib/Keşiş/Derviş), sözcüğü biribiriyle mana bakımından da uyuşmaktadır.
(Budizm’i araştırdım, orada İslam uyumu yok denecek kadar az.)

Bütün bunların ışığında, benim tahminimce, Mah-Ammed sözcüğünün manası, Aziz Rahib olmalıdır.
Fakat dikkat ederseniz, Mah ve Ammed olarak, bu iki sözcük, İbranice hariç, hepsi orta Asya ve (hatta) doğu Asya kökenlidir. İbranice’ye de bu dillerden girmiş olabilir.
Ve internette araştırırsanız, Muhammed tasvirleri hep Japon/Çinli/Hintli gibi çekik gözlüdür. Hatta bazı resimlerinde bire bir upuzun saçlı, up uzun “çift keçi sakallı”dır. Sadece Muhammed değil, yanındakiler de, hatta cennette tasvir edilenler bile, çekik gözlü tasvir edilmiştir.

Bütün bunlardan ne sonuç çıkıyor?
* Mah-ammid aslında Asyalı/Hindu bir rahip/derviş miydi?
* Bildiğiniz gibi, dervişler devamlı gezerdi, acaba orada yaşamadı da sadece bir süre bulundu mu?
* Mekke ve Medine çevrelerinde yaşayan orta Asya’lı kavimler de mi vardı? Yoksa sonradan mı geldiler?
* Yoksa o yerlerde orta Asyalılar yaşıyordu da, Sami ırkı orayı sonradan mı işgal etti?
* Yoksa Sami ırkı zaten ilk önceleri çekik gözlü, orta Asya ırkı mıydı? Ya da çekik gözlü Hintlilerden miydiler? Biz nasıl çekik gözden şimdiki ırka döndüysek, onlar da mı öyle oldular?
* Eski mısır tabletlerine, papiruslarına ve heykellerine bakıyoruz, neredeyse tamamı çekik göz olarak tasvir edilmiş. Yoksa bizim beyaz ırkın tamamı çekik gözden mi dönüştü?
* İskandinav ülkelerinde, (Finlandya, İsveç, Norveç) Sami’ler denen bir ırk var. M.Ö 2000 yıllarında oraya yerleşmişler. Ve bunlar bildiğimiz eski çekik göz Türklerin tıpkısının aynısı. Bunlara neden Sami deniyor?

İşte bu sorular çıkıyor. Benim bu konuda tahminlerim var fakat hem emin olmadığım için hem de biraz da evrimin konusuna girdiği için bu başlıkta yazmak istemedim. Fakat gerek Muhammed konusu olsun, gerek buna benzer konular olsun, merak edip araştırmak isteyenlere bir kıvılcım atmak istedim.

*************************************************************
Bu Shiva Lingam meselesi sadece Hacerul Esvedle bitmiyor. Şeytan taşlama ritüelinde taşlanan yapının ne olduğunu biliyor musunuz?Ama bundan önce söylemem gereken bir şey var. Saygı hürmet gören Hacerul Esved tamamen Yoni yani dişi formunda olup taşlanan şeytan ise lingam ve yoni yani dişi ve erkek cinsel organları şeklindedir. Bu sonuç olarak İslam ın Tanrıça kökenli olduğunu gösterir.

**********************************************************
Kaynaklık edecek bilgiler verecektim ama Arap’ın kim olduğu bilgisini vermeyi unutmuşum. Şimdilik onu anlatayım, sonra kaynakları yazarım. Ama önce şu cemaat-i müslüm’ün Kıbele’sini bir daha değiştirelim de iyice dön baba dön olsunlar.
Kıble’nizi yine değiştirdim ey cemaati müslüm! Buyrun yeni Kab’eniz:
Yeni Kab’eniz Suriye’de, Palmyra denen tarihi bir antik şehrin içinde. Adı da Allat tapınağı. Tıpkı Mekke’deki Kab’eniz gibi tek kapılı, penceresiz, ve tablo temel üzerinde yükseltilmiş. Hık demiş putunuzun evinin burnundan düşmüş.Kusura bakmayın biraz harap vaziyette ama sizde para boldur, tamirini yaptırırsınız. Nasıl olsa yüzyıllardır, cizye yediniz, haraç yediniz, kan içtiniz, ganimet yediniz. Nasıl olsa hala Ermeni’nin Rum’un, Alevi’nin, Ateist’in, laik dinlinin, dinsizin ekmek parasını.. Yetimin, öksüzün, evsizin, garibanın evlat parasını, süt parasını; Diyanet yoluyla, vatana millete hıyanet yoluyla, zorbalı din dersleri nemalanmaları yoluyla, her yıl devletten katrilyonlarca lira haraç kesme yoluyla, hırsızlık yoluyla kazandığınız tonlarca paranız var. Tamir yaparsınız yeni kab’enizi bir zahmet. Yabancı da yer değil hee! Putunuzun kızı Allat’ın evi. İstediğiniz kadar dönebilirsiniz, helal mal yani.

Şimdi şu Arap kimdir, ona gelelim. İlk önce şu Ella’nın kızı Allat’ın resmine bir bakın:

Şimdi de tanrıça Hera’nın resmine bakın:
Hera ve Allat eşdeğer tanrıçalardır. Yunan mitindeki anasının adı, önceki iletilerimden birinde bahsettiğim Rheia’dır. Hera, Rheia’ın(“Arap mitindeki Alla(h)’ın”) en büyük kızıdır. Aynı zamanda da güzellikte ikinci kızıdır. Yine Yunan mitinde Zeus’un hem karısı, hem de ablasıdır. O da şöyle olmuştur. O şerrrrefsiz Zeus, havanın çok soğuk olduğu bir gün, yolda tir tir titreyen, soğuktan donmak üzere olan bir guguk kuşu kılığına girer. Zavallı Hera (Arap’ın Allat’ı) onu alıp ısıtmak için kollarıyla göğüslerinin arasına alır, sarılır. Tam o sırada o alçak Zeus, aniden tekrar kendi kılığına girerek, hazır sarılmışken, Hera’ya tecavüz eder. Böylelikle, Hera utancından onunla evlenmeye mecbur kalır.Rheia Hera’yı doğurmadan önce, Arap yarımadasında ona tapıldığı için, diğer milletler o bölgeyi “Rhebia” (Rheia’nın diyarı) olarak andılar. Türkçe aksanla “Rehabiya” diyebiliriz. Daha sonra Hera doğunca, zaten yakın bir ad olmasından dolayı bazı milletler onun adıyla da anmaya başladılar:Herabia. Ve sonunda, yüzyıllar içerisinde;
Herabia > Erabia > Arabia
oldu.
Ve orada yaşayanları, hangi milletten olursa olsun, ırkı ne olursa olsun, ülkelerinin adından dolayı;
Herab > Erab > Arab
olarak andılar.

O bölgede yaşayanlar, yoğunluklu olarak, anaerkil, Ay dini insanı oldukları için, meseleleri kadınca çözen, şiddete mümkün olduğunca başvurmayan, (Kadın elinden geldiğince şiddete başvurmaz, güç kullanmaz, çünkü zaten güçlü olmadığı için uyumdan, anlaşmadan yanadır) insanlar idiler. Daha sonra Asur’un Güneş tanrıları etkisiyle, Allah da erkekleştirildi. Allah da Asur’un tanrıları gibi, vurdulu kırdılı, kapitalist, kavgacı, pislik bir tanrı haline geldi. Dolayısıyla, o bölgenin insanları da bu hale geldi. Yani esasında bu pislik kültürü yayanlar, Aşiretçi(Asuriyetçi), kavgacı ve özellikle kinci, rezil Asur milletidir. Ortadoğudaki en kanlı savaşları, kavga kültürünü bu Asurlular başlatmıştır. Bu millet, dünyanın gelmiş geçmiş en zalim milletidir. Şimdiki mirasçıları da öyle.

Arap, ırk olarak İbrani/Nebati ırkıdır. İlk önceleri tıpkı İsrailoğulları gibi, fakat ondan çok daha küçük bir kabile olarak Arapoğulları adıyla, İbrani/Nebati milletinden çıktı. Asur’un bu vurdulu kırdılı, el-kol ve bacak kesen, haraca bağlayan kültürünü ilk kapanlar İbranilerdir. Hala da bu huylarından vazgeçmemişlerdir. Bu kültür yüzünden, öz kardeşi Arap’la birbirlerini yemektedirler.
Dinsizin hakkından imansız gelir; karışmayın, yesinler birbirlerini.

*******************************************************************

Karataş/Linga ve Yoni sembollerinin esas manası Hinduizm’de şu şekilde açıklanmış:

Linga kelimesi hindu din lisanı olan Sanskritçede işaret ve penis olarak iki anlama gelir. İşlemesiz düz bir sütun veya oval bir taş ile temsil edilir. İşlemesiz olması Tanrı’nın cisimsiz ve gerçeğin yalın olduğunu bildirir. Sütun olarak ise Tanrı’nın en derini de en yüceyi de ihata ettiğini bildirir. Penis olarak ise Tanrı’nın yokedici, dönüştürücü, yaratıcı güçlerini , ayrıca her insanda uyandırılmadıkça pasif durumda bulunan tanrısallığı simgeler.

Hinduizm derin sırları halka , halkın tanıdığı, bildiği objeleri araç olarak kullanarak sembollerle anlatır ve Hinduizm sembollere oldukça fazla yer veren bir dindir. Bu sembolizm anlaşılmadan Hinduizm de anlaşılamaz.

Şimdi Hinduizm’deki fallik sembolizmi inceleyelim.

Diyebiliriz ki penis bir vajinaya girdiğinde bir kızın cinsel cehaletini ve ataletini yokeder. Onu üretken bir kadına dönüştürür. Spermlerin vajinaya girip rahimdeki yumurtanın döllenmesiyle de o kadını bir anaya dönüştürür ve o anneden yeni bir hayat çıkmasına sebep olur. Yani yokeder, dönüştürür, yaratır. Bu sebeple penis Tanrı Şiva’nin simgelerinden biri olmuştur.

Penis her erkekte bulunmasına rağmen ve daima bedende durup ayrılmamasına rağmen normalde uykudadır. Harekete geçmesi ve işlev görebilmesi için uyarılması gerekir. Uyarıldığında ise tum duyguları etkisi altına alır ve kişiye hayatının içinden yeni bir hayat çıkarabilme gücü sağlar. Her insanın ruhu tanrısaldır yani iyi biri de olsa kötü biri de olsa her insanın içinde tanrısal bir öz vardır ve asla ondan ayrılmaz. Fakat normalde uykudadır. Bu tanrısal özun harekete geçebilmesi için uyarılması gerekir. Bu tanrısalliı irfan, hikmet ve ilahi aşk sayesinde bir kez uyandırılırsa bu tanrısal öz kişinin tüm duygularını etkisi altına alır ve ona cuzi varlığını Külli ve Mutlak Varlık ile birleştirme gücü sağlar. Bu sebeple penis Tanrı Şiva’nın simgelerinden biri olmuştur.

Bazı insanlarda ise bu tanrısal özün bu ömürde uyandırılması mümkün değildir. Tıpkı iktidarsız insanların penisleri olduğu halde uyarılmalarının mümkün olmaması gibi.

Tüm kadim (antik) dinlerde ilahi gücün ve bereketin simgesi sayılan penis , sembol olarak ortadoğu dinlerine de girmiştir. Bu sembolizmin en bariz göründüğü yer ise İslam mimarisindeki minarelerdir. Ayrıca pagan Ana tanrıça inancında başka bir bereket sembolü olan kadın memesi de once Bizans mimarisine oradan da İslam mimarisine kubbe olarak girmiştir. Bunun farkında olunmaması ve mukaddes olan “hayat”ın basladığı iki organın 2000 yıldır ayıp ve tabu sayılması ise ironiktir.

Yoni kelimesi ise sanskritçede vajina anlamına gelir. Vajina her şeyin başlangıcı olan karanlıktır. Hayat vajinayla başlar, tüm potansiyeli içinde bulunduran rahim ağzıyla. Yaratılış meydana gelmeden önce yaratılacak ve yaratılmayacak her şeyin potansiyel varlığını (ayan-ı sabitesini) içeren , dıştan sakin göründüğü halde içinde kaotik bir düzen olan ilksel okyanus gibidir. Vajina yani rahim, yumurtalarla yani potansiyel varoluştan fenomenal varoluşa geçmeyi bekleyen ayan-ı sabitelerle d oludur. Tek bir penis tek bir orgazmda vajinaya milyonlarca sperm bırakır. Bu spermlerden biri hariç hepsi ölür. O tek sperm ise seçtiği tek bir yumurtayı döller ve bir canlı oluşturur. Hayat vajinada başlar oysa milyonlarca sperm de vajinada ölür. Döllenmemiş yumurtalar ise adet kanı yoluyla atılır. Yaratılacak olan yaratılmış, yaratılmayacak olanın ise potansiyel varlığını fenomenal varlığa döndürebilme imkanı yok edilmiştir. Bu haliyle vajina yaratılışın ve yok edilişin belli olduğu ve vuku bulduğu yerdir. Diğer bir deyişle neyin dünyaya geleceğinin neyin ise hiçbir zaman dünyaya gelmemek uzere yok edileceğinin belli olduğu yerdir. Tıpkı kainat gibi. Bu sebeple vajina, hem kainat olan hem de kainatın Şahsı manevisi olan Tanrıça Kali’nin simgelerinden biri olmuştur.

Hinduizm’de “can” kutsaldır ve hayata zarar vermek kesinlikle yasaktır. Bu sebeple “hayatın ve canlanmanın” başladığı yer olan vajina ve penis de dinsel sembolizmde yerini alır. İnsani olan hiçbir duygu tabulaştırılmaz, derinlemesine içine dalmak ve tefekkür öğretilir.

(Ayan-ı sabiteler aslında Tanrı’nın isimlerinin ve sıfatlarının suretleridir. Bu bağlamda kainatı oluşturan her bir varlığın Tanrı’nın ilmindeki suretleridir, yaratılmadan önce de sonra da. Fiziksel boyutta varlık kazanmaları ancak Yaratıcı Brahma’nın tecellisi ile ve birbirinden farklı sayısız varoluş aşamalarından geçerek mümkün olmuştur. Fiziksel boyutta varlık kazanmamış olanları ise henüz yaratılmamış olan, ancak İlahi Zihin’de potansiyel olarak var olanlardır.)

Kısaca Hindu mitolojisinde vajina karanlığı ; penis ise ışığı simgeler.
Bir başka deyişle vajina uzayı, penis ise zamanı sembolize etmektedir.

Karanlık ile ışığın, uzay ile zamanın, madde ile ruhun veya sembolik olarak Tanrıça ile Tanrı’nın birleşmesinden ise ‘hayat’ doğar.

Muhammed ise, büyük ihtimalle bu sembolizmden habersiz ancak sadece işin dışsal yönüyle ilgilenmiş ve hadislerde dendiği gibi karataşın kutsal olduğunu söylemiş.

Ali ise bu konuda Muhammed’ten ve Ömer’den daha bilgili bu sembolizmi biliyor gibi bir hali var hadislerde:
Ömer’in “Hacerül Esved” için şöyle dediği söylenir:

“Allah’a yemin olsun ki sen ne zarar ne de kar verirsin, Şayet Allah’ın Resûlünü seni öperken görmeseydim, seni opmezdim.” Buhârî, hac 50; Müslim, hac 248-251

Bu anda Ömer’in yanında bulunan Ali şöyle der:

Ya Ömer Onda saklı sırları bilseydin şimdi ona böyle seslenmezdin!” ez-Zeylaî, Nasbu’r-râye, 3/38; el-Kazvînî, et-Tedvin fî ahbari Kazvîn, 3/150

Sonuç olarak Hacerül Esved teki penis vajina sembollerini Muhammed ya da Ömer değil de bir tek Ali anlamış gibi görünüyor.

Ateist Forum

Reklamlar