Nisan 30

İSLAM ÖNCESİ ARAP ŞİİRİNDE BAZI DİNÎ MOTİFLER / ÖMER ÜNAL


Özet: Bu makalede, Câhiliye döneminin sonu, İslâmiyet’in ilk yıllarlına te­sadüf eden süreçte toplumda hakim olan inanç, duygu ve anlayışların ya­nında metafizik olayları değerlendirme ve hayata bakış gibi ana unsurların, özellikle Hanîfler denen grubun inanç prensiplerinin o günün şairleri tarafın­dan nasıl işlendiğini şiirlerinden örnekler vererek izah etmeye çalıştık.

 

Anahtar kelimeler: Câhiliye, Hanîfler, Arap şiiri, Put, Tanrı, İnanç Varaka b. Nevfel, Zeyd b. ‘Amr

Some Religious Elements in Pre-Islamic Arab Poem

 

Summary: In this article, we tried to explain with to give the examples how are realized by the poets of that age, the main concepts like the events of metaphysics and the view on life, specially the principles of the group that was called the Hanifies besides of the concepts of idea and sensation and belief which has been included the society in the age of the last of Jahiliya and the first Islamic years.

 

Keywords: Jahiliya, Hanifies, Arap poetry, pagan, Teo, belief, Varaka b. Nawfal, Zeyd b. Amr.

I-Müşrik şâirlerin şiirlerindeki dinî motifler : Câhiliye toplumunda putperestlik oldukça yaygındı. İslâm öncesi Arap Yarımadasında yaşayan toplumların birçoğunda puta tapma, ondan yardım dileme, istek ve arzuların yerine gelmesi için onu bir vesile ve bir anlamda kurtarıcı olarak görme gibi karmaşık tutarsız inanç ve düşünceler ha­kimdi. Câhiliye şiiri ve bazı Kur’ân ayetlerinden anlaşıldığı kadarıyla eski Arabistan­’ın muhtelif yörelerinde mevcut inanç ve dinî anlayış çok tanrıcılık (politeizm) üzerine kurulmuştu.[1] İleride verilecek şiir örneklerinden de anlaşılacağı gibi umumi putların yanında her bir kabilenin kendine özgü bir tanrısı da vardı; aynı zamanda bu tanrı veya put o kabilenin dini hayatının bir sembolü olarak kabul edilirdi.

Bu inançları yanında Câhiliye Arapları diğer tanrı ve put adlarından ayrı olarak en yüce yaratıcıyı ifade eden Allah kavramını da tanıyor, O’nu günlük hayatlarında sık sık kullanıyorlardı. Onların dua cümlelerinde “ya Allah” ve daha sık olarak “Allahumme” tabirlerine yer vermeleri; ayrıca Arap dilinde “rahmân” ismi gibi Allah isminin de çoğulunun bulunmaması Araplar’ın inançlarında bir olan yüce yaratıcıyı ifade ettiklerini göstermektedir. Nitekim Câhiliye şiirini incelediğimizde dehriyyûn (materyalist) denen grup hariç onların kahir çoğunluğunun Allah’ı tanıdıklarını ve O’nun için putlara kullandıklarından daha üstün sıfatlar kullandıklarını, O’nun adına yemin ettiklerini gösteren pek çok örnekle karşılaşırız..[2]

Câhiliye kültürü ve dinî telakkisinin yaygın olarak bilindiği İslâm’ın ilk dönem­lerinde bazı Müslüman bilginler, genel tarih kitapları yanında özellikle Câhiliye Araplarının inançları, ibadet şekilleri, putları ve put evleri (buyûtu’l-esnâm) hakkında müstakil eserler yazmışlardır. Fakat bunlardan sadece İbnul’l-Kelbî’nin (Kitâb’ul-Es­nâm) adlı değerli eseri günümüze gelebilmiştir. Bundan başka Ebul’l-Hasan Ali b. Fudayl ve el-Câhiz de aynı adla birer kitap yazmışlarsa da günümüze kadar ulaşma­mışlardır.[3]

Allah ve putlarla ilgili motifler: Câhiliye şâirlerinden olan Evs b. Hacer (ö.620 m.), Allah’a daha üstün bir rol biçerek inancını değerlendirdiği şiirinin bir beytinde şöyle der:

و باللهِ إنًَ اللهَ منْهُنًَ أكبرُ و باللاًتِ و العُزًى و مَنْ دانَ دِينَها

Lât’a, ‘Uzzây’a ve onlara ibadet edenlere andiçerim, Allah’a da; çünkü Allah, onlar­dan daha yücedir.(Tavîl)[4]

Bu bireysel inanç yanında Câhiliye Arapları’nın da Hac ve Umre esnasında Al­lah’a, Kâbe’ye ve putlara tazimde bulunurlarken topluca şu cümleleri söyledikleri riva­yet edilmektedir.

لَبَّيْكَ !للهُمَّ لَبَّيْكَ! لَبَّيْكَ!  لا شَرِيكَ لَكَ!  إلاَّ شَرِيكٌ هُوَ لَكَ!  تـَمْلـِكُـهُ و ما مَلـَكَ

Buyur Allah’ım! Buyur! Buyur, senin ortağın yoktur. Bir ortağın varsa o da sana ait­tir; sen ona ve onun sahip olduğuna da maliksin[5].

Bu cümleler,onlarda yaygın olarak var olan Allah inancını gösterir;özellikle Kureyş kabilesinin, taptıkları putların kendilerini asıl yaratıcıya şefaatçi olmaları ümi­diyle Kâbe’yi tavaf ederken sürekli şu cümleyi tekrar ettikleri rivayet edilmektedir.

واللاَّتِ و العُزَّى و مَـنـَاةَ الثَّالِثـَةِ الأخْرَى فإنَّهُنَّ الغَرَانِيقُ العُلـَى و إنَّ شـَفـَاعَتـَهُنَّ لـَتـُرْتـَجَى.

Lat, Uzzâ ve üçüncüleri Menât’a yemin ederiz; onlar yüce turnalardır,  onların şefaa­tine elbette ümit bağlanabilir[6].

Öte yandan Allah’a inancı ve hikmetli sözleriyle tanınan Zuheyr b. Ebî Sulma’nın (ö.609 m.) bile zaman zaman putlar adına yemin ettiği görülmektedir. Öyle ki aşağı­daki beytinde Ukaysır adlı putun taşlarına yemin etmiştir.

و ما سُحِقـَتْ فيهِ المَقـَادِمُ و القـَمْلُ حَلـَفـْتُ بأنـْصـابِ الأقـَيْصِرِ جاهِداً

Ukaysır’ın kutlu taşlarına, başların ve bitlerin kazıldığı (hacıların tıraş olduğu) yere andiçerim.(Tavîl)[7]

Taşlardan yapılmış putlara ibadet eden bedevî Araplar’ın, zaman zaman ihtiyaçla­rına cevap vermeyen ilahlarını yerdiklerini ve onlar için küfürlü kelimeler kullan­dıklarını görmekteyiz. Rivâyete göre Benî Milkân kabilesine mensup bir be­devî, develeriyle birlikte uğur dilemek üzere aynı kabilenin ilahı sayılan ve Sa‘d adı veri­len bir kayanın yanına geldiğinde develeri, onun adına kesilen kurbanların yere yıkıl­dıklarını görünce ürker ve çevreye dağılırlar; bunu gören adam taşı alıp puta fırla­tır ve şöyle der: «Senin Allah belanı versin develerimi kaçırdın!» Daha sonra devele­rini toplamaya koyulurken şu dizeleri söyler:

فشَـتـًتـَنا سَعْدٌ فلا نحـنُ مِن ٍَ سَعْـدٍ
منَ الأرض لا يُدْعَى لِغـَيًٍ و لا رُشْدِ
أتـَيْنا إلى سََعْدٍ ليَجْمَعَ شَمْلَنا
و هلْ سَعْـدٌ إلاً صَخْرَةٌ بـِتـَنُـوـفَـةٍ

Biz Sa‘d’a, bizi birleştirsin diye geldik, fakat Sa‘d bizi darmadağın etti; (bundan böyle) Sa‘d’ı tanımıyoruz.

Sa‘d artık çöldeki kayadan başka bir şey değil; ona ne kötülük ne de iyilik için dua edilir.(Tavîl)[8]

el-Kelbî kabilesine mensup Ca‘fer b. Ebî Hilâs el- Kelbî (ö.?) adında biri, deve­siyle birlikte Su‘ar adı verilen  putun yanından geçerken ‘Anazalar denen grubun, onun adına kurbanlar kesmiş ve dilekte bulunmuş olduklarını görür. Boğazlanan hayvanla­rın yıkıldığını gören körpe devesi ürker, sağa sola kaçmaya başlar. Bunu gö­ren Ca‘fer b. Ebî Hilâs, hiçbir isteğe cevap  vermeyen, dokunulduğunda tepki göstereme­yen bu cansız ve aciz varlığa karşı şu dizeleri söyler:

حَوْلَ السُعَيْرِ تـَزُورُهُ ابْنا يَقـْدُمِِ
ما إنْ يُحِيرُ إلـَيْهِـمِ بـِتـَكـَلـُّمِ
نـَفـَرَتْ قـَلـُوسِي من عَتائِرَ صُرِّعـَتْ
و جُمُوعُ يَذْكـُرَ مُهْطِعِينَ جَـنابَهُ

Yakdum’un iki olgunun ziyaret etmekte oldukları Su‘ayr (adlı putun) yanında boğaz­lamış kurbanların yıkıldığını gören yavru devem, ürktü.

Ne yazık ki o, yanında tazimle bekleyen Yazkur grubuna sözle de olsa bir cevap vermi­yordu.(Kâmil)[9]

Öte yandan Câhiliye döneminde putların, taş ve ağaçlardan yapıldığı gibi hurma ma­cunundan da yapıldığı rivayet edilmiştir. İlginç olanı, açlık ve kıtlıkla karşılaştık­ları zaman çekinmeden o putları yemiş olmalarıdır. Nitekim Benî hanîfe kabilesi, Hays adını verdikleri hurmadan put yapıp ibadet etmişler; daha sonra kıtlıktan ötürü onu yemek zorunda kalmışlardı. ِِِِAynı kabileden biri, kendi atalarının elleriyle yaptık­ları putu, açlıktan ötürü nasıl yediklerini alayımsı bir tarzda aşağıdaki  şiirinde ifade etmiş­tir.

عٍ قـَديِمٍ و مِـنْ إعـْواز أكلتْ حَـنـِيفـَةُ رَبـَّها منْ جُـو

Hanîfe (kabilesi), devamedegelen bir açlık ve kıtlıktan ötürü  ilahlarını yemişler­dir.(Kâmil)[10]

Rivayete göre müşrik Araplar, öldükten sonra dirileceklerine, özellikle de kabir­leri başında üzerine binecekleri kurbanlarıyla birlikte dirileceklerine inanırlardı. Mama­fih Cubeyr b. el-Eşyem el-Faka‘sî (ö.?) oğluna vasiyet ederken şöyle der:

أوصِيـكَ إنًَ أخا الوصـِيًَةِ أقـْرَبُ
تـَعـِباً يُجـَرًُ على اليَديْنِ و يُـنْكـَبُ
و يَـقـي الخطيئة إنًَـهُ هو اقـْرَبُ
في الحشْرِ أرْكـَبُها إذا قـِيلَ ارْكـَبُوا
يا سَعْدُ إماً أهْـلَكـَنًَ فإنًَني
لا تـَتـْرُكـَنًَ أباك يُـعْـثـَرُ خـَلـْفـَكُـم
و احْمِـلْ أخاكَ على بَعـِيرٍ صالِـحٍ
و لعَـلًَ ما قد تركـتَ مَطِيًَـةً

Ya Sa‘d! Şayet ölürsem sana vasiyetim var; çünkü vasiyet eden bu kardeşin (ölüme) çok yakın olandır.

Babanın arkasından çekiştirilmesine, iki eli üzerinde eziyet edilecek şekilde  dolaştı­rılmasına ve belalara uğratılmasına sakın müsaade etme.

Bu kardeşini uysal bir binite bindir, onu kötülüklerden koru; çünkü o (ölmeye) çok yakındır.

Belki de mahşerde (bana yarar sağlayabilecek en hayırlı iş): «bininiz» dendi­ğinde binebilmem için, senin bana bırakmış olacağın bir binit olabilir.(Kâmil)[11].

Hz. Peygamber’in gelişiyle ilgili söylenmiş Şiirler:Câhiliye döneminde dinî içe­rikli şiirleri inşâd eden bir kısım şairler, ayrıca Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderileceğini, bozulmuş olan toplum düzenini yeniden inşa  edeceğini ve sosyal ya­şamla ilgili gerekli kuralları koyacağını şiirlerinde işlemişlerdir. Büyük ihtimalle kitap ehli tarafından sızdırılmış olan bu gibi bilgileri dile getiren şairlerden biri de iyi bir süvari olarak bilinen Yemen kökenli şair er-Râiş (ö. ?)dir. Hz. Muhammed’in gönde­rileceğinden,  kuracağı düzenden ve ondan önceki krallardan bahseden şiirinden bazı beyitleri:

نـَــبـِــيٌّ لا يُـرَخِّـصُ في الحَـرامِ
أعَـمِّـرُ بَـعْــدَ مَـبْْـعَـثِـهِ بـِـعامِ
و يَـمْـلِـكُ بَـعْـدَهُمْ عَـظِِـيـمٌ
يُسَمَّى احمدا يا لـَــيْتَ أنـِّــي

Onlardan sonra yüce biri, ülkeye hükümran olacak; o bir peygamberdir. Onun hükümranlığında yasaklara müsaade edilmeyecek. Onun adı Muhammed’dir; keşke onun gönderilişinden sonra bir yıl yaşasam!(Vâfir)[12]

Câhiliye döneminde Hz. Muhammed’le ilgili şiir söyleyenlerden biri de Tubba’ el-Esved’dir (ö.?). Rivayete göre bu şâir yıldızlarla meşgul olur  ve onları takip ederdi. Bu amaçla Hint ve Rum diyarlarına kadar gittiği iddia edilmektedir. Yıllar süren yol­culuğundan sonra Himyer krallığına ait topraklara dönmüş ve hayatını orada sürdür­müştür. İçinde Hz. Peygamber’in yüce yaratıcı tarafından gönderileceğini ve ona iman edeceğini anlatan şiirinden bazı beyitleri şöyledir:

رَسُـولٌ منَ الله بـارِي النـَّسَـمْ
لـَـكُـنـْـتُ وَزِيرًا لـَـهُ وابْنَ عَمْ
شَـهِِـدْتُ علَى أحْـمَـدَ أنـَّـهُ
فـلـَوْ مَـدَّ عُـمْـرِي إلـى عُـمْرِهِ

Şahitlik ettim ki Ahmet, tüm canlıları yoktan var eden Allah tarafından gönderile­cek bir peygamberdir.

Şayet ömrüm ona kavuşmaya yeterse elbette ona, vezir ve yardımcı olur­dum.(Mutekârib)[13]

el-Makdisî’nin zikrettiğine göre Medine Yahudileri, bu gibi bilgileri sızdırdığın­dan dolayı adı geçen şâiri öldürmüşlerdir[14].

Hz. Peygamber’in süt kız kardeşi olan eş-Şeymâ’ bint el-Hâris b. ‘Abdul ‘Uzzâ es-Sa‘diyye’nın (ö. 8/630)de, Hz. Muhammed’le ilgili recezler söylediği rivayet edil­miştir. Hz. Peygamber küçükken süt annesinin yanında kaldığı esnada eş-Şeymâ’, ona aşırı sevgi beslemiş ve hiç yanından ayrılmamıştır. Hz. Peygamber’e söylediği recezlerden biri:

هَذَا أخٌ لِي لمْ تَـلِـدْهُ أُمِّـي

و لـيـسَ مــــن نـَـسْـلِ أبـِـــــي و عَــمِّـــي

فَـأَنْـمَـهِ اللَّهُـــــمَّ في ما تُــــنـْــمِـي

Bu, benim kardeşimdir. Onu annem doğurmamıştır; ne babamın ne de amcamın soyundandır. Allah’ım! Büyütmekte olduğum (Muhammed’in) şanını yücelt.(Recez)[15]

İbn Hacer’in (ö. 852/1449) bildirdiğine göre eş-Şeymâ’, Hz. Peygamber’e son de­rece düşkün, onu seven ve yanından ayrılmayan bir öz kardeşi gibiydi. Küçük olma­sına rağmen onu sever ve çevresindeki çocuklardan onu korurdu[16]. Hz. Peygamberi öv­düğü diğer bir recezinde şöyle der:

حَـتَّـى أرَاهُ يافِـعـاً و أمْـرَدَا
و اكْـبُـتْ أعـادِيَـهُ و الحُـسَّـدَا
يا رَبَّـنـَـا أبْـقِ لَـنـاَ مُـحَـمَّـداَ
ثُـمَّ أرَاهُ سَـيِّـداً مُـسَـوَّداَ
و أعْـطِـهِ عِـزًّا يَـدُومُ أبَـدَا

Ey Rabbim! Muhammed’in bizim yanımızda kalmasını sağla; ta ki onun hem ye­tişkin bir genç hem de tam bir beyefendi oluşunu göreyim.(Rabbim!) onun ve onu çe­kemeyenleri toplu olarak yok et. Ona, sonsuza kadar devam edecek bir şeref ihsan et.(Recez)[17]

Rivayete göre Hz. Peygamber’in annesi Amine bint Vehb b. ‘Abdimenâf (ö. 575 m.), ölüm döşeğinde oğluna atfen söylediği şiirinde, onun peygamber olarak gönderi­leceğini hissettiğini dile getirmiş, her türlü bela ve musibetlerden korunması için de Allah’a niyazda bulunmuştur. Söz konusu şiirinden  bazı beyitleri:

تُـبْـعَـثُ في الحَـلِّ و في الحَـرامِ
دِيـنِ أبـِــيـكَ البـرِّ إبراهام
أنْ لا تُوالـِيَـها معَ الأقْـوامِ
فـأنْـتَ مَـبْـعُـوثٌ إلَى الأنامِ
تُـبْـعَـثُ بالتَّوْحِيدِ و الإسلامِ
فـاللهُ يَـنـْـهَـكَ عنِ الأصْـنامِ

 Sen, tüm insanlığa (peygamber olarak) gönderilmiş (olacaksın); Mekke’ye ve Mekke dışına gönderileceksin.

Saygı değer atan İbrahim’in dini olan tevhit dini üzere gönderileceksin.

Allah, seni kavimlerle birlikte putlara tabi olmaktan korusun.(Recez)[18]

Gerek Hz. Peygamber’in annesi Âmine gerekse süt kardeşi eş-Şeymâ’ya izâfe edilen şiirlere, bazı edebiyat eleştirmenleri kuşkuyla bakmış olsalar bile onlara nispet edilmesinde bir sakınca olmasa gerek; zira İslâm öncesinde şiir söylemek, erkek şair­ler arasında bir gelenek haline gelmiş olmakla beraber, kadın şairler de azımsanmayacak kadar fazlaydı. Kaldı ki birçok kaynağa göre Arap halkı kadın erkek ayrımı yapılmadan şiire düşkünlükleri ile bilinir.[19]

Câhiliye dönemi Arapları’nda Allah inancını ifade eden kavramlar, sadece Ya­hudi, Hıristiyan ve Hanîf dinine bağlı olan şairlere münhasır değildir. Hanîflerden olup olmadıklarını tespit edemediğimiz bazı şâirlerin şiirlerinde de inançla ilgili kav­ramlar görmekteyiz. Nitekim Muallaka şâirleri ve diğerlerinin şiirlerinde Allah lafzı­nın geçmiş olması, Câhiliye Araplarının bazısının O’nun varlığına ve mutlak kudret sahibi oluşuna inandıkları izlenimini vermektedir. Bunlara Zuheyr b. Ebî Sulmâ (ö.609 m.) ve Hâtim et-Tâî (ö. 578 m.) gibi ünlü şâirleri örnek verebiliriz.

Zuheyr’in, Allah’a, kaza ve kadere inandığını belirten şiirinden bazı beyitleri:

إلـَى الحَـقِّ تَـقْـوَى اللهِ ما قدْ بَـدَالِـيـا
و لا سابـِقًا شـَيْئاً إذا كانَ جائِيا

بَـدَا لِـيَ أنَّ اللهَ حَـقٌّ فَـزادَنِـي
بدا لِيَ أنِّي لَسْتُ مُدْرِكَ ما مَضَى

 Allah’ın varlığı, benim için apaçık bir gerçektir; O’nun korkusu bende var ol­duğu sürece doğruya ve hakikate olan inancımı pekiştirmektedir.

Anladığım hakikat şu ki geçmiş olana ulaşma imkanım olmadığı gibi, gelecek olanın da önüne geçebilmek gibi bir güce sahip değilim.(Tavîl)[20]

Hatim et-Tâî de (ö. 578 m.) Allah’ın gaybı bildiğine ve çürümüş kemikleri tekrar diriltme gücüne sahip olduğuna inandığını ifade ettiği bir beytinde şöyle der:

و يُـحْــيـِي العِـظامَ الـبـِـيـضَ وَهْيَ رَمِـيـمُ

أما و الذي يَـعْـلَـمُ الغَـيْـبَ غَـيـْـرَهُ

O.çürümüş bembeyaz olmuş kemikleri diriltecektir.Gaybı O’ndan başka kim bilir ki? (Tavîl)[21]

Kutsal kitap Kur’ân’ın ifade ettiğine göre, müşrik Araplar putlara inançları ya­nında gökleri ve yeri yaratan, yağmur yağdıran ve onunla toprağı canlandıranın hep Al­lah olduğunu biliyorlardı. “Andolsun ki onlara: «Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?» diye sorsan mutlaka «Allah» derler. O halde nasıl (hak­tan) çevrilip döndürülüyorlar? Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol verir, diledi­ğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Andolsun ki onlara «Gök­ten su indirip onunla ölümünün ardından yer yüzünü canlandıran kimdir?» diye sor­san mutlaka «Allah» derler. De ki: (öyleyse) hamd Allah’a mahsustur. Fakat onla­rın çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.”[22]; “Andolsun ki onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan mutlaka «Allah» diyecekler. De ki:«Hamd olsun Al­lah’a» Fakat pek çokları bilmezler.”[23]; Ve işte böyledir [çoğu insanlar] eğer onlara gök­leri ve yeri yaratan kimdir? sorsan hiç tereddütsüz Allah’tır derler. Deki Allah’ı bıra­kıp taptıklarınızın ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Eğer Allah bana bir zarar ver­mek istese [hayalî güçler] O’nun vereceği zararı önleyebilir mi? Yahut bana rahmet di­lese O’nun rahmetini [benden] esirgeyebilir mi? De ki: Allah bana yeter! [O’nun varlı­ğına] emin olanlar, [yalnızca] O’na güven duyarlar.”[24]; “İşte böyle, şayet onlara da ‘Gökleri ve yeri yaratan kimdir?’ diye sorsan hiç tereddüt etmeden ‘Kudret Sahibi Olan Her Şeyi Bilen [Allah] tır cevabını verecekler.”[25], sıkıntı zamanlarında samimi­yetle O’na yakarıyor “Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgarın önünde yolcuları alıp götürdüğü gemideki­ler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yaka­lar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, [ölümün] kendilerini çepe­çevre sardığını düşünürler de [o zaman] dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah’a yönele­rek: Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olaca­ğız! diye yalvarıp yakarırlar O’na.”[26]; Ve birbirlerine bağlı olarak daracık bir yerden onun içine atıldıkları zaman, orada o an yok olup gitmek için yakaracaklar.”[27]; “ Şimdi en emin ve kararlı şekilde Allah’a yemin ediyorlar ki eğer kendilerine bir mu­cize gösterilmiş olsaydı bu [ilahi kelam]a gerçekten inanmış olacaklardı. De ki: «Mucize­ler yalnız Allah’ın elindedir.»”[28]; “Üstelik, bunlar en ciddî yeminlerle, Allah­’ın ismini anarak, «Allah ölüyü asla diriltmeyecektir» diye and içiyorlar. Hayır, gerçek­ten bu O’nun, gerçekleşmesini kendi üzerine aldığı bir vaadidir; ne var ki, insanla­rın çoğu bunu bilmez.”[29] Ayrıca Allah’a çocuk isnad etmeleri özellikle de kız ço­cuklarını O’na isnad etmeleri “Neden kendiniz için [yalnız]erkek çocuklar [istersi­niz de] O’na kız çocuklar [isnad edersiniz?] Bakın, bu haksız bir taksimdir!”[30]; “Ama bazı­ları bütün görünmez varlık türlerine Allah’ın yanında (O’na denk) bir yer yakıştır­maya başladılar, halbuki onların tümünü yaratan O’dur; ve cehaletleri yüzünden ona oğul­lar ve kızlar isnad ettiler!”[31] şeklindeki öğütler göstermektedir ki Câhiliye Arapları­nın büyük bir kısmı Allah’ı tanımakla birlikte putlara ibadet etmek suretiyle O’na ortak koşuyorlardı.

Ayrıca Câhiliye şiirinde insan anatomisinin oluşumunu, evrenin yaratılış öykü­sünü ve dizaynını, yüce yaratıcının yaratıkları üzerindeki nimetlerini anlatan unsurlar ve kavramlar da göze çarpmaktadır. Böylesi unsurları taşıyan şiirlerin, ticaret kervanları­nın sürekli irtibat halinde olduğu Şam ve Irak yörelerinde cereyan etmekte olan  Hıristiyanlık propagandası yoluyla Hicâz bölgesine, Yemen diyarından  Güney Arap Yarımadası’na   sızdırılmış olabileceği ileri sürülmektedir. Örneğin koyu bir Hıristi­yan olan şair ‘Adiy b. Zeyd b. Hammâd b. Zeyd el-‘İbâdî’nin (ö.590 m.) semâvî ki­taplarda yer yer yüce yaratıcının evren ve insanı nasıl yarattığı hususundaki inanç­ları tasvir eden şiirinden   bazı beyitleri:

عن ظـَهْرِ غـَيْبٍ إذا ما سائلٌ سَألاَ
فـِيناَ و عَرًَفـَناَ آياتـِهِ الأولا
و ظُلـْمَةً لم تـَدَعْ فـَتـْقـاً و لا خـَلـَلاَ
و عَزَلَ الماءَ عمًا كان قد شَغـَلا
تـَحْتَ السماءِ سَواءً مِثـْلَ ما فعَلا
بينَ النهارِ و بينَ الليلِ قد فـَصَلا
و كان آخـِرُها أنْ صَوًَرَ الرَّجـُلاَ
اسْمَعْ حديثا لِكـَيْ يوْماً تُحَدِّثـُهُ
أن كيف أبدَى إلهُ الخَلْقِ نِعْمَتـَهُ
كانتْ رياحاً و ماءً ذا عُرانـِيَةٍ
فأمَرَ الظـُلـْمَةَ السًَوْداءَ فانكـَشَفـَتْ
و بَسَطَ الأرضَ بَسْطاً ثم قدًَرَها
و جعلَ الشمسَ مصِيراً لا خـَفاءَ بهِ
قضى لِسِتًَةِ أيًَامٍ خـَلائِقـُهُ

Bir gün bir sorgulayıcı seni  sorguladığında takılmadan cevap verebilmen için sözümü can kulağıyla dinle.

Yaratıkların Rabbi! Bize olan nimetlerini nasıl tanıttıysa, ilk mucizelerini de öyle sergiledi?

Öyle ki evren (başlangıçta) herhangi bir boşluk ve çatlak olmaksızın karanlık, su ve rüzgar görünümünde bir okyanus halindeydi.

Böylece(Yüce yaratıcı) zifiri karanlığa emir verdi, o da hemen çözüldü; suyu da bulunduğu yerden çözüverdi.(Basît)[32]

Yeryüzünü yaydıkça yaydı, sonra gökyüzünün altına tasarladığı gibi onu gerek­tiği şekilde dizayn etti.

Güneşi şaşmayacak şekilde yörüngesine oturttuğu  gibi gece ve gündüzü de bir­birinden ayırdı.

Mahlukatı altı günde yarattı; bu yaratılış sonunda insana (bilinen) şeklini verdi[33].

II- Hanîflerin[34] şiilerinde dinî temalar: Bilindiği gibi tevhit din’ini yaymak için Allah’ın Peygamberi İbrahim ve oğlu İsmail Mekke’ye göç ederek yüce yaratıcının emriyle Kabe’yi inşa ettikleri gibi o yörede Hanîflik dinini de yaydılar. Nitekim Kur’ân’da, “Hatırla, hani İbrahim ve İsmail Kabe’nin temellerini yükseltiyor ve şöyle diyorlardı: Rabbimiz, bu işimizi kabul buyur; çünkü sen, işiten ve bilensin”[35]. Fakat diğerlerinde olduğu gibi bu ilahi din de zamanla tahrifata uğradı. Ebû Hilâl el-‘Aske­rî’nin (ö.395/1005) zikrettiğine göre, Hanîfliği ilk tahrif edenlerin başında Ebû Huzâ‘a Luhayy b. Harise b. ‘Amr b. ‘Âmir el-Ezdî’dir (ö.?). Şam’a seyahat ettiği esnada, put­lara ibadet edildiğini görmüş ve benimsemişti. Oradan Hubel denen bir putla Mek­ke’ye dönmüş; insanları tevhit inancından uzaklaştırmak suretiyle kendi putuna ibadet etmeğe davet etmişti. Halkın büyük çoğunluğu bu davete icabet etmiş; etmeyenleri de taraftarları ile birlikte yadırgamaya başlamıştı. Neticede Ebû Huzâ‘a, uzun süren mü­cadelesi sonunda Mekke vadisinde putperestliği hakim kılmayı başarmıştı[36].

Hanîfliğin bilinmesine rağmen o günkü toplumda Câhiliye inancı yaygındı. İslâm gelmeden önce Arap Yarımadası’nın hemen hemen tümü bu inancın hakimiyeti altın­daydı. Ancak o günkü toplumda Câhiliye unsurlarını hoş görmeyen, putlara ibadet etmekten kaçınan sağduyu sahibi kişiler az da olsa mevcuttu. Bu grup, toplumun bü­yük kısmının ataları diye kabul ettikleri, tevhit esasına dayalı Hz. İbrahim’in dinine karşı hatalı davrandıklarını biliyor, bu mantıksız inançlardan kendilerini tamamen so­yutluyorlardı. Hz. İbrahim’in dinine sarılıyor ve onu yeniden ihya edecek birini bekli­yorlardı. Kur’ân bu doğrultuda İbrahim Peygamberin çizgisine netlik kazandırarak, onun ne Yahudi ne de Hıristiyan, aksine tevhit inancına bağlı tek tanrıya inandığını, şu ayetle “İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan’dı; ancak o Allah’a teslim olan hanîf’ti; puta tapanlardan değildi[37] bildirmektedir.

Toplumun içinde bulunduğu bu duruma karşı bazı sağduyu sahibi kişiler, toplu­mun büyük çoğunluğunun  birtakım mantıksız inanç ve düşüncelerine akıl erdiremi­yorlardı. Allah’a şirk koşmayı kabul etmedikleri gibi, Arapların Hıristiyanlık ve Ya­hudilik inancına kapılmalarını da tasvip etmiyorlardı. Doğruluktan ve doğru yoldan yoksun olan bu inanç ve düşüncelerden uzak kalmaya özen gösteriyorlardı. Ahnaf adı verilen bu saygın kişiler, ne zarar ne de fayda veren ve ne de kendilerine dokunacak bir zararı giderebilen cansız taşları kutsamaktan kendilerini koruyorlardı[38]. İbn Hişâm’ın (ö.213/828) İbn İshak’tan (ö.151/768) naklettiğine göre, Kureyş, bir bayram gününde putlarının yanında toplanıyor, onlara tazim edip kurbanlar kesiyordu. Bu es­nada aralarından dört kişi çıkıp fısıldaşmaya başladı. Biri diğerine: “Bizim halkımız ne yarar sağlayan, ne de zarar veren, duymayan ve işitmeyen bu taşların etrafında nasıl dolanıyor” diyerek yakınmada bulundular. Bu kişiler batıl inançlardan uzaklaşıp tev­hit inancı dediğimiz Hanîfliği aramaya koyuldular. Bunlardan bazıları: Zeyd b. ‘Amr b. Nufeyl (ö. 606 m.), Varaka b. Nevfel (ö. 611 m.), ‘Ubeydullâh b. Cahş (ö?) ve ‘Osmân b. el-Huveyris (ölm.?)[39].

Hanîfler, putlara tapınmayı inkar etmekle kalmayıp toplumda yaygın olan içki, kumar, fal bakma zina, ırza saldırı,  ve benzeri gayri ahlaki adetleri de kendilerine ya­saklamışlar; öte yandan Allah adından başkasına boğazlanan hayvanları yemekten uzak durmuşlardır. Rivayetlerde belirtildiğine göre, bu saygın kişilerin kendi arala­rında birbirlerinden öğrendikleri oruç ve benzeri ibadetleri yerine getirdikleri de gö­rülmüştür[40]. İşte bu duygu ve düşünceleri taşıyan tevhit inançlı kişilerin şiirleri, inanç ve içerik yönünden içinde yaşadıkları Câhiliye şiirinden farklılık arz etmektedir. Bunlardan Zeyd b. ‘Amr’ın, kavminin inandığı batıl inançlarından ve putlara ibadet etmelerinden kendisinin tamamen berî olduğunu  ve yüce yaratıcısına iltica ettiğini ilan ettiği şiirinden bazı beyitleri şöyledir:

أَدِينُ إذا تُقُسِّمَتِ الأمُورُ
كذلكَ يَفْعَلُ الْجَلَدُ الصََّّبُورُ
و لا صَنـَـمَيْ بَنِي عَمْرٍٍو أَدِيرُ
لَناَ في الدًّهرِ إذْ حـِـلْـمِي صَـغِـيرُ
و في الأيـَّـامِ يَعْرِفُها الصًّبُورُ
رجالاً كَانَ شَأْنُهُمُ الفُجُورُ
فَـيَـرْبُو مِنـْـهُمُ الطِّفْلُ الصَّغيرُ
كما يَـتـَـرَوَّحُ الغُـصْـنُ المَطِـيرُ
لِـيَغْــفِرَ ذَنـْـبـِـي الرَبُّ الغفُورُ
مَـتَى ما تَحْفَـظُوها لا تَـبُورُ
و للكُفَّارِ حامِـيةٌ سَعِـيرُ
يُلاقُوا ما تَضِيفُ بهِ الصُّدُورُ
أ رَبًّا واحِداً أوْ ألْف رَبٍّ
عَـزَلْتُ اللاَّتَ  و العُزَّى جَمِيعاً
فَلا العُزَّى أَدِينُ و لاَ ابْنـَـتَـيْهاَ
و لا هُبَلاً أَدِِينُ و كَانَ رَبًّا
عجـِـبْتُ و في اللَّيَالِي مُعْجِباتٍ
أ لم تـَـعْلَمْ بأنَّ اللهَ أَفْنـَـى
و أبْـقَى آخَرِينَ بـِـبـِـرِّ قوْمٍ
رَأَيْنا المَرءَ يُفَـتّـِرُ ذاتَ يَوْمٍ
و لكِنْ أعْبُدُ الرَّحْمَنَ رَبِّي
فَــتَـقْـوَى اللهِ رَبِّـكُمُ احْـفَـظُوها
تَرَى الأبْرارَ دارُهُمْ جِنانُ
و خِزْىٌ في الحَيَاةِ و أنْ يَمُوتُوا

İşler taksim edilmişken (gerçekler tüm çıplaklığıyla ortadayken), ben tek olan Rabbe mi yoksa binlerce rabbe mi ibadet etmeliyim?

Lat’ı da Uzzâ’yı da hepsini terk ettim; zaten benim gibi yiğit ve sabırlı biri böyle yapar

Ne Uzzâ’ya tapınırım, ne de onun iki kızına; ne de Benî ‘Amr’ın iki putu etrafında dönerim.

Ben, henüz rüşde ermemişken rabbimiz sayılan Hubel’e de artık (Bundan Böyle) ibadet etmeyeceğim.

Hayran kalmışımdır! Çünkü gece ve gündüzlerin (düzenli olarak birinin diğerini takip etmesinde), sabırlı ve erdemli bir kişinin, idrak edebileceği  nice mucizevî olay­lar vardır.

Bilmiyor musun Allah, işi gücü bozgunculuk olan nice kişileri  helak etmiştir. (Diğer taraftan) bir kavmin iyiliği sayesinde  diğerlerini de yaşatmıştır; dolayısıyla bunlardan olan çocuklar, büyüyüp (nesillerini) sürdürmektedirler.

Kurumuş bir dal, yağmur sayesinde  yeşillendiği gibi  kişi de ancak zaaflarından ve kuruntularından arındığı gün  olgunlaşabilir.

İşte ben de, günahlarımı affetmesi için bağışlayıcı olan Rabbim Rahman’a ibadet etmekteyim.

Rabbiniz Allah’a olan sorumluluğunuzun bilincinde olun ve o şuuru  koruyun; zira takvaya bağlı kaldığınız sürece helak olmazsınız.

İyi kimselerin yurdunun cennet, kafirlerin ise kor halinde yanan (cehennem) ol­duğunu göreceksin.

Onların dünya hayatında zelil ve rüsva bir hayatı vardır; ölümle de katlanama­yacakları çok acı olaylarla karşılaşacaklardır.(Vâfir)[41]

Görüldüğü gibi şâir, o günün toplumunda yaygın olan putlara tapınmaktan vaz­geçip evrenin sahibi olan Allah’a yönelmiş, O’na sığınmış ve O’ndan af dileme yoluna gitmiştir. Şiirinin diğer bir bölümünde Kureyş topluluğunu uyarmış, ibadet etmekte oldukları cansız yaratıkların kendilerine sağlayabilecekleri herhangi bir yarar olma­dığı gibi başkalarını da kurtarmalarının söz konusu olamayacağını vurgulamak iste­miştir. Ayrıca kainatta cereyan etmekte olan tüm olaylarda, sağduyu sahibi kişiler için ibret almaları gereken nice mucizevî olayların varlığına da işaret etmiştir.

Zeyd b. ‘Amr, bir şiirinde yine Allah’a teslim olduğunu belirtmiş ve şöyle de­miştir:

لـَـهُ الأرْضُ تـَـحْمِلُ صَخْرًا ثِقالا
علَي المَاءِ أرْسَى عليْها الْجِبالا
لـَـهُ المُزْنُ تَحْمِلُ عَذْبًا زُلالا
أطاعَتْ فَصَبَّتْ عليْها سِجالا
و أسلمْتُ وَجْهِي لِمَنْ أسلَمَتْ
دَحَاها فَـلَمًّا رَآها اسْتَوَتْ
و أسْلَمْتُ وَجْهِي لِمَنْ أسْلَمَتْ
إذَا هِيَ سِيقَتْ إلَى بَلْدَةٍ

Üzerinde ağır kayaları taşıyan yerin boyun eğdiği yaratıcıya ben de teslim ol­dum.

O, yer yüzünün su üzerinde dümdüz bir şekilde (yüzdüğünü) görünce, onu yaydı ve üzerine dağları dikti.

Tatlı ve saf (suları) taşıyan bulutların boyun eğdiği yaratıcıya ben de teslim ol­dum.

Bir de bakarsın ki onlar, suyu emebilen bir beldeye (toprağına) sevk edilip sula­rını sağanak halde döküvermişlerdir.(Tavîl)[42]

Böylesi dini duygularla dopdolu olan Zeyd b. ‘Amr’ın vefat etmesi üzerine Va­raka b. Nevfel’in onun hakkında söylemiş olduğu mersiyeden bazı beyitler:

تَجََـنـَّـبْتَ تـَـنُّورًا منَ النَّارِ حامِـيا
و تـَـرْكِكَ أوثانَ الطَّواغي كما هِـياَ
و لم تَكُ عن توحيدِ ربِّكَ ساهِـيا
تُـعَـلَّـلُ فـيها بالكرامةِ لا هِـيا
منَ النَّاسِ جَـبَّـارًا إلى النَّارِ هاوِيا
و لوْ كانَ تـَـحتَ الأرضِ سَبْعِـينَ وادِيا
رَشَدْتَ و أنـْـعَمْتَ ابنَ عَمْرٍو و إنـَّـما
بدِينـِـكَ رَبـًّـا ليسَ ربٌّ كَمِثـْـلِه
و إدْراكُكَ الدِّنَ الذي قدْ طَلَبْتَهُ
فأصْبَحْتَ في دارٍٍ كَريمٍ مُقامُها
تُلاقِي خَلِيلََ للهِ فيها و لمْ تـَـكُنْ
و قد تُدْرِكُ الإنسانَ رَحْمةُ ربِّهِ

Ey İbn ‘Amr! Doğru yolu buldun, (bu uğurda) hayli mesafe katettin; benzeri ol­mayan Rabb’e ibadet etmek ve saptıran putları terk etmek suretiyle de  o kızgın fırının ateşinden kendini korumuş oldun.

Talep etmiş olduğun dine kavuştun, rabbini birlemekte hiç yanılgıya düşmedin.

Artık kendisinde ikamet etmek güzel olan, iyi bir yurda düştün; orada saygın bir şekilde (ikramlarla) eğlendirilip gününü geçireceksin.

Orada Allah’ın dostu (İbrahim Peygamber) ile karşılaşacaksın. Zira insanlara karşı cebbar ve zorba değildin; aynı zamanda Hâviye’ye (cehennem ateşine) düşen de olmayacaksın.

İnsana (bu nitelikleri taşıyan birine), yedi kat yerin altında bir vadide bile olsa yaratıcısının rahmeti ulaşacaktı.(Tavîl)[43]

Hanîflerden sayılan mezkur şahıs, putlara ibadet etmekten kendisini uzak tutmuş, yaşadığı dönemin şartlarına göre okuduğu semâvî kitaplardan edindiği bilgiler ışı­ğında gerçek bir din aramaya koyulmuştu. O putlar adına boğazlanan hayvanları ye­mekten sakınmaya çalışıyor, yiyenleri de yememeleri için uyarmaktan geri durmazdı. İbranice’yi okuyup yazdığı gibi, İncil’i de bu dille okur ve yazardı. Hz. Peygamber’e vahiy indiğinde eşi Hatice, amcasının oğlu olan bu zatın yanına gitmiş, gördüğü olayları ona haber vermişti. Bir defasında: “İşte bu olay Nâmusu’l-ekber’dir ki Allah Musa’yı da bu şekilde göndermişti”42 demişti. Varaka, Hz. Muhammed’e peygamber­lik görevi verileceğini anlamış ve Hatice’yi bu yönde bilgilendirmişti. Ne var ki Hz. Peygamber tebliğle görevlendirilmeden önce vefat etmiştir. Şâirin tevhit inancı ve hikmetlerle dolu şiirinden bazı beyitleri:

أنا النـَّـذِيرُ فَلاَ يَغْرُرْكُمُ أَحَدٌ
فإنْ دَعَوْكُمْ فقُلُوا بَيْنـَـنا حَدَدٌ
و قــَــبْلَناَ سَبَّحَ الجُدِيُّ و الجُمُدُ
لا يَنـْـبَغـِي أنْ يُنَاوِىَ مُـلْكَـهُ أحَدٌ
يَـبْـقـَى الإلهُ و يُودِي المالُ و الوَلَدُ
و الخـُـلْدَ قدْ حاوَلَتْ  عَادٌ فمَا خـَـلَدُوا
و الجِنُّ و الإنـْسُ فِيمَا بَـيْـنـَـنـَـا تـَـرِدُ
مِنْ كُلِّ أوْبٍ إلَيْهَا وَافِدٌ يَـفِـدُ
لقد نـَـصَحْتَ لِأقْوامٍ و قـُـلْتَ لَهُمْ
لا تـَـعْبُدُّنَ إلهاً غـَـيْرَ خاَلِقِكُمْ
سُبْحانَ ذي العَرْشِ سُبْحانا ًيَدوُمُ لَـهُ
مُسَخَّرٌ كُلُّ ما تحت السَّماءِ لَهُ
لا شـَـئَ مِمَّا نـَـرَى تـَـبْـقـَـى بَشَاشـَـتـُـهُ
لمْ تـُـغْـنِي عنْ هُرْمُزٍ يَوْماً خـَـزائِـنـُـهُ
و لا سُلَيْمَانَ إذْ تـَـجْـري الرِّياحُ لَهُ
أينَ المُلُوكُ الَّتِي كانـَـتْ لِـعِزِّتـِـهَا

Kavme nasihat ettin  ve şöyle dedin: Ben, bir uyarıcıyım; sakın kimse sizi aldat­masın.

Sakın ha! Yaratıcınızdan başka bir ilaha ibadet etmeyiniz; şayet birileri sizi (yanlış yola) davet edecek olursa aramızda Haded (Teymdâ’da bir dağ ) var diyiniz.

Tüm noksan sıfatlardan münezzeh olan arşın sahibi Rabbimi, sürekli tespih  ede­rim; daha öncede Cûdî[44] ve Cumud (Necd’de bir dağ) dağlarının tespih ettiği gibi ben de O’na sığınır ve tespih ederim.

Yer yüzünde ne varsa tümü onun emrine âmâdedir; O’nun mülküne karşı hiç kimsenin düşmanlık beslemesi yaraşmaz.

Görmekte olduğumuz hiçbir şeyin o güzel görünümü devam etmez; mal ve ço­cuklarımız yok olurken Allah bakidir.

Gün geldi Hürmüz’ün hazineleri kendisine bir yarar sağlamadı; Ad kavmi ebedi kalma hülyalarına daldı, ama kalamadı.

Rüzgarların, aramızda dolaşan cin ve insanların kendisine koşarak gittiği Sü­leyman (Peygamber) bile ebedî kalamadı.

İhtişamından ve kudretinden ötürü her yöreden kendilerine akın eden o krallar, nerede?(Basît)[45]

Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, (ö. 356/967) Varaka’nın Hanîfken daha sonra Hıristi­yanlaştığını zikretmiştir[46]. Ancak bize ulaşan şiirlerini incelediğimizde onun Hıristi­yan oluşuna dair herhangi bir işaret ve belirtinin olmadığını; aksine Zeyd b. ‘Amr’e söylediği mersiyesinde hanîflik’e dair bir kısım işaretlerin olduğunu söyleye biliriz.. Bu da onun bu inanca bağlı oluşunun bir kanıtı olsa gerektir. Hatta hayatının son dö­nemlerinde, Hz. Peygamber’in risaleti ile ilgilenip yoğun bir istekle onu beklemeye koyulmuş ve defalarca ona yardımcı olacağını ifade etmiş; aynı zamanda bu tebliğe inanmayıp karşı çıkanların hüsrana uğrayacaklarını şiirlerinde açıkça vurgulamıştır. Nitekim Hz. Hatice, Hz. Peygamber’e Hirâ dağında ona vahyin gelişini haber verdi­ğinde Varaka’nın aşağıdaki beyitleri söylediği rivayet edilmiştir:

لِـهَــمٍّ طالَما بُـعِـثَ النـَّشِـجـا
فقدْ طالَ انتِظارِي يا خـَديـجـَا
حَـدِيـثـَـكِ أنْ أرَى مِنـْـهُ خُـرُوجا
مِنَ الرُّهْبانِ أكْرَهُ أنْ يَـعُوجا
وَ يَـخْـصَمُ مَنْ يكُـونُ لهُ حَـجِـيـجا
يُـقِـيمُ بهِ الْبَرِيَّـةَ أنْ تَـمُـوجا
و يَـلْـقـَى مَنْ يُسالِمُهُ فُـلُـوجا
شَهِدْتُ فكُـنْتُ أوَّلَهُمْ وُلُـوجا
و لوْ عَـجَّـتْ بمَـكَّـتِـها عَـجـِـيـجا
إلى ذي الْعَرْشِ إنْ سَفَـلُوا عُـرُوجا
بـمَنْ يَـخْتارُ مَنْ سَمَكَ الْبُـرُوجا
يَـضِـجُّ الكافرُونَ لها ضَـجِـيـجا
مِنَ الأقـْدارِ مَـتْـلَـفَةً حَـرُوجا
-لَجِجْتُ و كُـنـْـتُ في الذِّكْرَى لَجُوجاً
و وَصْفٍ من خَدِيجَةَ بَعْدَ وَصْفٍ
بـبَـطْنِ المَكَّـتـَـيْنِ علي رَجائي
مِـمَّا خَبَّرْتِـنا منْ قَوْلِ قــَـسٍّ
بأنَّ مُـحَمَّـدًا سَيَـسُودُ فِـينـَـا
و يَظْـهَـرُ في البـِـلادِ ضِياءُ نُورٍ
فـيـَلـْـقَـى مَنْ يُحارِبُهُ خَساراً
فـيا لَـيْـتَــنِـي إذَا ما كانَ ذاكُمُ
وُلُـوجاً في الذي كَـرِهَـتْ قُـرَيْشٌ
أرَجِّي بالذي كَرِهُوا جَمِـيعاً
و هلْ أمْرُ السَّفالَةِ كُفْرٌ
فإنْ يَبـْقـَـوْا و أبْقَ تـَـكُنْ أمُورٌ
وَ إنْ أهـْـلِـكْ فَـكُـلُّ فَـتـًـى سَيـَلْـقَى

(Onu sürekli) hatırlamaktayım; gönderilişi uzadığından dolayı kaygıdan ağlaya ağlaya bitkin düştüm.

 Hatice’nin zaman zaman anlattıklarından dolayı (sabırsızlandım); ey Hatice! Yeter artık çok bekledim, gözlerim yolda kaldı.

(Ey Hatice!) Senin anlattıklarından ümitlenerek onun (Peygamber’in) Mekke va­disinden çıkacağını görmeyi (bekleyişim iyice sabrımı tüketti).

Anlattıkların, rahiplerden bir kahinin sözleridir; yanılgıya düşmelerinden endi­şeleniyorum. 

Gerçek şu ki Muhammed, hükümran olup bizi yönetecek; kendisine karşı çıkanı da gerçekler karşısında mağlup edecek.

(Mesajının) nuruyla ülkeler aydınlığa kavuşacak; o, bu nur sayesinde yer yüzü­nün düzensizliğe düşmesini önleyecek.

Onunla savaşan zarara uğrayacak; ona (mesajına) teslim olan başarıya ulaşa­caktır.

Bu iş (peygamberlik) gerçekleşeceği zaman, keşke hayatta olsaydım da ona ilk uyan ben olsaydım.

Kureyş bu işe karşı çıkıp Mekke’de kargaşa çıkarsa bile, ben (Muhammed’in teb­liğ edeceği dine) tabi olurdum.

Onların, alçaklığa düşme  pahasına da olsa topluca nefret ettikleri o din saye­sinde ben, arşın sahibine ulaşmayı ümit etmekteyim.

Onların alçakça olan bu tavırları, yüce yaratıcının kendisini burçlara doğru yük­selmeyi seçtiği kişiyi inkar etmekten öte bir şey değildir.

Şayet sizler ve ben (Muhammed’in dinini tebliğ edeceği zamana kadar) yaşarsak inkarcıların, (nasıl) paniğe kapılıp bunalıma girecekleri olayların ortaya çıkacağını (görmüş olacağız).

Eğer ölürsem (biliniz ki) her genç, takdir edilen ve sıkça görülen  ölümle karşıla­şacaktır.(Vâfir)[47]

Eğer yukarıdaki beyitlerin Varaka’ya ait olduğu kesinlik kazanırsa, kendisinin tebliğ zamanına kadar kavuşabilme arzusu taşıdığını ve bu daveti hemen kabul edece­ğini açıkça belirtme özlemini izhar etmesi, onun bir hanîf oluşunun kanıtı olsa gerek­tir.

İslâm öncesi dönemde tevhit inancına sahip olanlardan biri de şâir Umeyye b. Ebi’s-Salt (ö.5/627)’tır. Dinlere ait bir kısım kitaplar okuduğu rivayet edilmektedir. Çünkü Araplar’ın pek fazla bilmedikleri ve duymadıkları bilgileri, özellikle ilk pey­gamber İbrahim ve İsmail ile ilgili olayları onlara hatırlatıyor ve kendisi içki içmekten putlara tapmaktan uzak duruyordu. Hatta Hıristiyanlık ve Yahudiliğe ait kitaplar oku­yor, gönderilecek peygamberin Araplardan çıkacağını, özellikle böylesi bir görevin kendisine verileceği kanaatini taşıyordu[48]. Bununla birlikte şâirin aşağıdaki beyti, kendi­sinin hanîf dininden başka tüm dinlerin tahrif edildiği kanaatinde olduğunu gös­termektedir:

ـلَّهِ إلاَّ دينَ الحَنـِـيـفَـةِ زُور كُلُّ دِينٍ يومَ القيامةِ عِـنـْـدَ الـ

Allah katında hanîf dîninden başka tüm dinler, yalandır (tahrif edilmiş­tir).(Vâfir)[49]

Ebul-Ferec el-İsfahânî’nin el-‘Asma‘î’den naklettiğine göre mezkur şâir, şiirleri­nin bir kısmında ahiret inancına dair bilgiler vermiş, özellikle o devrede cereyan ede­cek olan olayları zikretmiştir. Ne var ki Hz. Muhammed, peygamber olarak gönderil­diğinde ona iman etmemiş, aksine şiirleriyle muhaliflerine destek olmuştur. Hem Be­dir savaşında öldürülenlere mersiyeler söylemiş hem de Kureyş müşriklerini Hz. Peygamber’e karşı sürekli kışkırtmaktan geri durmamıştır. Hatta bu doğrultuda bir ka­side söylediği İbn Hişâm tarafından rivayet edilmiştir[50]. Hz. Peygamber, anılan bu kasi­denin okunmasını ve rivayet edilmesini yasaklamıştır. Umeyye’nin ölüm döşe­ğinde iken şu vecizeyi söylediği rivayet edilmiştir:

لا بَرِئٌ فأعْتَذِرَ و لا قَوِيٌّ فأنْتَصِرَ لا مالَ يَفْدِنِي و لا عَشِرَةَ تُـنـْـجِـنِي

Beni kurtaracak ne malım, ne de aşiretim var; yardım isteyebileceğim ne güçlü kuvvetli biri, ne de özür dileyeceğim her hangi bir suçsuz var[51].

Yine kavmine dönerek “benim için hazırlıklı olun, artık vaktim geldi.” dedikten sonra, aşağıdaki beyitleri söylemiştir:

مُنْــتَـهَى أمْرِهِ إلَى أنْ يَزُولاَ
في رُؤُوسِ الجِـبالِ أرْعَى الْوُعُولاَ
غَـوْلـَـةََ الدَّهْرِ إنَّ لِـلدَّهْرِ غُـولاَ
كُلُّ عَيْشٍ و إنْ تـَـطاوَلَ دَهْرًا
لَـيْـتَـنِي كُـنْتُ قَـبْـلَ ما قدْ بَدَا لِي
اجْعَلِ الْمَوْتَ نـُـصْبَ عَـيْـنـَـيْـكَ وَ احْذَرْ

Hayat, her ne kadar uzun sürse de sonunda yok olmaya mahkumdur.

Keşke bu duruma düşmeden önce dağların zirvesinde paye(peygamberlik) ara­yabilseydim

Ölümü, sürekli gözünün önünde bulundur; zamanın bela ve musibetlerinden ken­dini koru. Çünkü onun bir çok oyalayıcı şeytanı vardır.(Hafîf)[52]

Öte yandan Umeyye b. Ebi’s-Salt’ın şiirleri incelendiğinde onun cennet, cehen­nem, mahşer ve hesap gününe inandığı görülmektedir. Konuyla ilgili şiirlerinden bazı beyitleri:

و عَدْنُ لا يُطالِعُها رَجِـيـمُ
و أعْرَضَ عنْ قَـوا بـِـسِـها الْجَـحِـيمُ
كَـأَنَّ الضَّاحِـيـاتِ لَـها قَـضِـيـمُ
جَـهَنَّمُ تـِـلْكَ لا تُبْقِى بَغِـيًّا
إذا شَـبَّتْ جَـهَنَّمُ ثـُـمَّ فَارَتْ
تـُـحَـشُّ بـِـصَـنْـدَلٍ صُـمٍّ صِـلاَبٍ

O Cehennem (var ya), hiçbir suçluya toleranslı davranmaz; Adn cennetine de kovulmuş biri, muttali olamaz. 

Cehennem, tutuşup alevlendiğinde ve bu şiddetli alevler (kıvılcımlarını) fırlat­maya başlayınca (bu esnada) Cehîm  bile onun korlarından yüz çevirme zorunda kalma durumundayken (bunlarla)sağır, körkütük odunlar bile yakılır; öyle ki ateşe maruz kalan uzuvlar, onun için öğütülmeye hazır bir arpa (hayvan yemi) gibi.(Vâfir)r[53]

Adı geçen şâirin, cenneti tasvir eden şiirinden bazı beyitler:

و قَـمْـحٌ في مَـنابـِـتِـهِ صَرِيمُ
و ماءٌ بارِدٌ عَذْبٌ سَلِمُ
على صُوَرِ الدُّمَى فِـيها سُهُومُ
و مِنْ ذَهَبٍ و عَسْجَدَةٍ كَرِيمُ
و لا غَـوْلٌ و لا فِـيها مُـلِيمُ
فَذَا عَسَلٌ و ذا لَـبَـنٌ و خَـمْرٌ
و تُـفَّاحٌ و رُمَّانٌ و مَوْزٌ
و حُـورٌ لا يَرَيْنَ الشـَّـمْسَ فِـيها
و حُـلُّوا مِنْ أساوِرَ مِنْ لُجَـيْنٍ
و لا لَـغْـوٌ و لا تَأْثِـيمٌ فِـيها

İşte sana bal, süt, şarap, kökünden koparılmış buğday kümesi, elma, nar, muz, soğuk tatlı ve tertemiz su.

Orada, içinde okların bulunduğu taş bebekler şeklinde güneş yüzü görmemiş, hu­riler vardır.

O huriler altın, gümüş ve kıymetli incilerden bilezikler takarlar.

Yine orada, ne boş söz, ne günah işleme, ne yergi, ne de herhangi bir şeyden ga­fil olma vardır.(Vâfir)[54]

Şâir Umeyye, şiirlerinin büyük bir kısmında kendisini kötü yollara düşüren, istek ve arzularının tutsağı haline getiren, hak ve hakikat yolundan ayartan nefsin ıslahının gerekli olduğunu, insanoğlunun er veya geç ölümün pençesine düşeceğini ve ölüm ötesi meydana gelecek olayları sürekli hatırında tutması gerektiği halde tersine onu unuturcasına dünyaya daldığını, duygularının ve isteklerinin esiri olduğunu vurgular; mamafih sağduyu sahibi herkesin geleceğini garanti altına alacak davranışlarda bu­lunması gerektiğini, tek çıkar yolun ise doğruluk, dürüstlük hak ve hakikatten ayrıl­mamaktan geçebileceğini özellikle belirtmeye özen gösterir. Konuyla ilgili şiirinden bazı beyitleri aşağıdaki gibidir:

إلَى إيِّ حِينٍ مِـنْـكَ هَذَا التَّصَدُّدُ
و ليْسَ يَرُدُّ الْحَقَّ إلاَّ مُفــَـنـِّـدُ
لَهُ في قَدِيمِ الدَّهْرِ ما يَتَوَدَّدُ
و لا تَـكُ مِمَّنْ غَرَّهُ الْيَوْمُ أوْ غَدُ
ألا أيُّها القَـلْبُ المُـقِـيمُ علَى الْهَوَى
عنِ الحقِّ كَالْأعْمَى الْمُمِـيطِ عنِ الْهُدَى
فأيَّ فَتىً قَبْلِي رَأيْتَ مُخَلَّداً
فكُنْ خائفاً لِلْمَوْتِ و البَـعْثِ وَ بَـعْدَهُ

Ey istek ve arzularının tutsağı haline gelmiş  nefis! Bu baş kaldırış ve zorbalık ne zamana kadar sürecek?

Doğru yoldan uzaklaşan kör gibi, haktan uzak duruşun niçin? Halbuki doğruyu, ancak geri zekalı olan reddeder?

Benden önce hangi yiğidin  sonsuza dek yaşadığını gördün? Halbuki daha önce onun nice istek ve arzuları vardı.

Ölüm diriliş ve sonrası için duyarlı ol; bu gün ve yarın hülyası, kendisini aldatan kimselerden olma.(Tavîl)[55].

Umeyye’nin, Allah’ı övdüğü şiirinden bazı beyitleri:

بالخَـيْـرِ صَـبَّـحَـنا رَبـِّي و مَسَّانا
مَـمْـلُوءَةً طَـبَّـقَ الآفاقَ سُـلْـطانا
و بَـيْـنــَما نـَـقْــتَـنِي الأولادَ أفْـنانا
أنْ سوفَ يَـلْـحَـقُ أُخْـرانا بأوْلانا
الحَمْدُ لله مُـمْسانا و مُـصْــبَـحـَنا
رَبُّ الحَـنِـيفَـةِ لمْ تـَـ ــنْـفــَـدْ خَـزائِـنـُـها
بَـيْـنا يُـرَبِّـنا آباؤُنا هَـلَكُوا
و قدْ عَـلِـمْـنا لَو أنَّ الْعـلْـمَ يَـنْفَـعُنا

Bizi sabah ve akşama ulaştıran Allah‘a hamd olsun; çünkü O, sağlık ve esenlik içinde bizi sabah ve akşama kavuşturmuştur.

Kuvvet ve kudretinin ufukları çepeçevre kuşattığı Hanîf dininin rabbinin dopdolu olan hazineleri, bitmek tükenmek bilmez.

Bir süre babalarımız bizi büyütüp beslediler ve ölüp gittiler; sonra biz, kendimizi yok edecek evlatlar ediniriz.

Biz, ilmin kendimize yarar sağlayacağını idrak edebilseydik bizden sonrakilerin, bizden öncekilere kavuşacaklarını da idrak etmiş olurduk.(Basît)[56]

Umeyye’nin bu şiiri, Hz. Peygamber’e okunduğunda “ Şiiri iman etti, kalbi inkar etti.”, diğer bir rivayette de ise ‘‘ Umeyye, ramak kaldı Müslüman olacaktı”[57] demiş­tir.

 Tâhâ Huseyn, Câhiliye döneminde dini duyguların işlendiği şiirlerdeki bir kısım bilgilerden ötürü, kuşkuya düşmüş ve onların uydurma olduğunu iddia etmiştir. Yazar, geçmiş peygamberlere ait bu bilgilerin Kur’ân’da da mevcut olduğunu hatırlatarak bu muhtevalı şiirlerin Umeyye ve diğer Hanîf şâirlere izafe edilişinin uydurma olduğu kanaatini belirterek şu yorumda bulunur: Zira Müslümanların bu tür şiirleri adı geçen şairlere isnat etmelerindeki amaç, Câhiliye döneminde var olan bu gibi kavram ve bil­gilerin Kur’ân’da da zikredilmesi, ilahi mesajın tamamen teyit edildiğini ispat etmek­tedir.[58]

Anlaşıldığı üzere Tâhâ Huseyn, kendi ifadeleriyle çelişkiye düşmektedir. Çünkü bir taraftan İslâm öncesi bu gibi bilgilerin Yahudi, Hıristiyan ve bir kısım Araplar ta­rafından bilindiğini kabul ederken, öte yandan bu muhtevalı şiirlerin uydurma oldu­ğunu iddia etmesi bir tutarsızlık olsa gerektir. Zira Müslümanlar, Kur’ân’da geçen bilgi ve kıssaları teyit etmek için şiirden delil getirmeye ihtiyaç duymamışlardır. Ay­rıca bu gibi bilgilerin İslâm öncesi Arap toplumunda bilinip bilinmemesi ilahi mesaj açısından pek fazla önem taşımamaktadır. Zaten Kur’ân ve hadis, peygamberlere ait bu tarz kıssa ve olaylara yeteri kadar yer vermiştir; hatta zaman zaman anılan bilgiler değişik konular vasıtasıyla tekrar da edilmiştir. Dolayısıyla bu tür şiirlerin uydurma olduğunu iddia etmektense, asıl kaillerine nispeti üzerinde durmak daha doğru olur. Çünkü bazı râvîler, şiirlerin isnadı üzerinde çelişkiye düşmekte; bir kısmı, Zeyd b. Amr’a izafe ederken, diğer bir râvî aynı şiiri Umeyye’ye isnat etmektedir. Demek ki şiirin ihtiva ettiği bir kısım konularda kuşkuya düşerek onun uydurma olduğunu iddia etmektense, asıl kailini belirlemeye çalışmaktaki zorlukları ileri sürmek daha doğru olur kanaatindeyiz.[59]

İslâm öncesi dini motifleri şiirlerinde işleyenlerden biri de Lebîd b. el-’Amirî (ö. 41/661)’dır. Divanını incelediğimizde görmekteyiz ki, daha önce ifade etmeye çalıştı­ğımız diğer hanîflerden farksızdır. Lebîd, muhadram şâirlerden  kabul edilmesine rağmen şiirlerinin çoğunu Câhiliye döneminde söylenmiştir.. Rivayete göre bu şâir, kardeşi Erbed’in ölümünden sonra bir grupla Hz. Peygamber’in huzurunda İslâmiyet’i kabul etmiş ve bu uğurda büyük fedakarlıklar göstermiştir. Hz. Ömer (ö. 23/644) dev­rinde Küfe’ye yerleşmiş ve orada hayatını sürdürmüş Muâviye’nin (ö. 60/680) hilafe­tinin son yıllarında aynı yerde vefat etmiştir[60].

Şiir râvîleri, Lebîd’in İslam’a girdikten sonra tek bir beyit söylediğini zikretmiş­lerdir; ancak bu beytin ona ait olduğu hakkında kesin bir kanaat yoktur. Bazılarına göre söylediği beyit şudur:

حـتَّى لَـبـِـسْتُ منَ الإسلامِ سِرْبالا الحَمْدُ للهِ إذْ لمْ يَأتِنِي أجَلِي

Ecelim gelmeden İslâm giysisini giydiğim için Allah’a hamd olsun.(BasÎt)[61]

Muhaddis İbnu’l-Esîr’e göre ise söylediği tek beyit şudur:

إذا كُـشِّـفَتْ عِـنْـدَ الْإلَهِ المَـحاصِـدُ و كُلُّ امْرِئٍ سَيَـعْـلَـمُ سَعْـيَهُ

Her fert, Allah katındaki tüm birikimleri ortaya konulduğunda amelini görecek­tir.(Tavîl)[62]

Lebid’in Câhiliye döneminde söylediği hikmet dolu şiirinden bazı beyitler:

أ نـَـحـْبٌ فَـيـَقْـضِى أمْ ضَلاَلٌ و باطِلُ
وَ يَـفْــنـَـى إذا ما أخْـطأتْـهُ الحَـبَائِلُ
قــَـضَى عَـمَـلاً و المرْءُ ما عاشَ عامِلُ
ألَمَّا يَـعِظْكَ الدَّهْرُ أمُّكَ هابـِـلُ
و لا أنْتَ مِـمَّا تـَـحْـذَرُ النَّـفْسُ وَائِـلُ
لَـعَلَّـكَ تــَـهْـدِيكَ القُرُونُ الأوَائِـلُ
و دُونَ مَـعَدٍّ فالْـتـَـزَعْـكَ العَـوَاذِلُ
بَلـََى كُـلُّ رَأىٍ إلـى اللهِ وَاسِـلُ
و كُـلُّ نـَعِـيمٍ لا مُحالَةَ زَائِـلُ
دُوَيْـهِـِــيَّـةٌ تـَـصْفـَرُّ منْـهَا الأنَامـِلُ
إذا كُـشِّفَـتْ عِـنْدَ الإلهِ الحَـصَائِـلُ
ألا تـَـسْـألانِ المرْءَ ما ذا يُـحاوِلُ
حَـبَائِلُـهُ مَـبْـثُـوثــَـةٌ في سَـبـِيلِهِ
إذا المرْءُ أسْرَى لَـيْلَـةً خَالَ أنَّهُ
فــَقـُولاَ لَـهُ إنْ كانَ يَـقْسِـمُ أمْرَهُ
فـَـتـَـعْلَـمَ أنْ لا أنْتَ مُدْرِكَ ما مَـضَى
فإنْ أنْتَ لمْ تـَـصْـدُقْـكَ نـَـفْـسُكَ فانْتـَـسِبْ
فإنْ لمْ تــَـجِـدْ منْ دُونِ عَـدْنَانَ باقِـيَا
أرَى النَّاسَ لا يَدْرُونَ ما قــَـدْرُ أمْرِهِمْ
ألا كُلُّ شَئٍ ما خَـلا اللهُ باطِـلُ
و كُـلُّ أُنَاسٍ سوْفَ تــَـدْخُـلُ بَـ يْنـَهُمْ
و كُـلُّ امْرِئٍ سَـيَـعْلَمُ سَعْـيَـهُ

İnsana sormaz mısınız! Ne ile meşgul oluyor? Eceliyle mi ki onu belirleye bilsin? Yoksa boş ve mantıksız şeylerle mi?

Ecelin kementleri, ölümün yollarına serpiştirilmiştir; şayet kementler hata eder de (bir kez o insanı) yakalamazda kurtulursa (pek fazla bir şey elde etmiş olmaz).

Zira gece yolculuk yapan biri, iş yaptığını sanır; halbuki insan, yaşadığı sü­rece(yararlı veya yararsız) bir şeyle meşgul olmak zorundadır. Şayet anlayışlı biriyse, ona diyiniz ki: Annen başına ağlasın! Zaman, geçmiş olan herhangi bir şeyi iade edemeyeceği gibi nefsin korktuğu (o ölümden) kurtulmanın da imkansız olduğunu sana öğretmedi mi?

Şayet ikna olmuyorsan nesebini hatırla; belki geçmiş asırlar seni doğru yola ile­tir.

Şayet ‘Adnân ve Ma‘d kabilelerinden bakî kalan hiç kimseyi göremezsen zama­nın bela ve musibetleri, sana engel olsun, seni ikna etsin.

Ben, insanların işin vahametini kavrayamadıkları kanaatindeyim; hayır, akıl sa­hibi olan herkes Allah’a vesîle aramak zorundadır.

Uyanık olunuz! Allah’tan başka her şey sonludur; kuşkusuz her nimet yok olur.

İnsanlardan kimin arasına girersen onun parmaklarının ucunu sarartacak şe­kilde bela ve musibete kapıldığını (görürsün).

İnsanoğlunun Âllah katındaki tüm birikimlerinin ortaya konulduğu günde her fert amelini görecektir.(Tavîl)[63]

Bilindiği gibi Hz. Peygamber, İslam’a ve onun prensiplerine ters düşmeyen şiiri engellemediği gibi, onu söyleyen şâirlere de yasak getirmemiştir. Lebîd gibi bir şâirin İslâm’a girdikten sonra şiir söylemesinin engellendiği söylenemez. Çünkü o dönemde İslâm’a girip şiir söyleyen pek çok şâir vardır. Lebîd’in şiir söylememesi, belki de şahsî olup dış etkenlere bağlı değildir. Hatta bazı yorumcular, şâirin kendisini tama­men Kur’ân’a ve onun öğretilerine vermiş olması olgusu, onun duygu ve düşüncelerine tamamen tercümanlık etmesi sebebiyle şiirle meşgul olmayacak kadar kendisini fikren doyurduğunu ileri sürmüşlerdir. Nitekim Küfe’de yaşadığı yıllarda dönemin valisi ta­rafından şiir söylemesi kendisine teklif edilince o, buna karşılık Bakara suresinden bir bölüm yazıp götürür ve şöyle der: “Şiirin yerine Allah bunu bana verdi”. Bu durumu duyan Hz. Ömer, kendisine verilen tahsisatını iki katına çıkarır[64].

Lebîd’in divanında Allah inancı, varlığı, birliği ve tüm yaratıklara ihsanda bulun­duğuna dair bilgiler göze çarpmaktadır. Kardeşi Erbed’e söylediği şiirlerinde dahi hanifliğe dair bazı belirtiler vardır; özellikle insanın faziletli ve olgun bir kişi olabil­mesi için, tek yolun rabbine olan sorumluğunu yerine getirmesi gerektiğini vurgula­maktadır. Aşağıdaki şiiri konuyla ilgili tipik örneklerden biridir:

بـيَدِهِ الخَـيْرُ ما شاءَ فَــعَـلْ
ناعِمَ البالِ و مَنْ شاءَ أضَـلَّ
أحْمَدُ اللهَ فَـلا نـِـدَّ لَـهُ
مَنْ هَدَاهُ سُـبُــلَ الخَـيْرِ اهتَدَى

Benzeri olmayan Allah’a hamd olsun. Tüm iyilikler kendi gücü ve kuvvetindedir; istediğini yapar.

Kimi doğru yola iletirse o, hidayete kavuşur ve mutlu bir yaşamı olur. Dilediği­nin de saptırır.(Recez)[65]

Lebîd, yine bir şiirinde, insan ömrünün çok kısa bir süreye münhasır olduğunu işaret edip parıldayan bir ateşin söndüğünde hemen küle dönüşmesine benzeterek izah etmiştir. İnsanoğlunun edindiği servetin kendisine bir emanet olarak verildiğini ve ya­rarlı işlerde kullanması gerektiğini, öte yandan güzel ve yaralı olan her şeyin takvanın özünde mevcut olduğunu, işlediği şiirinden bazı beyitleri aşağıdaki gibidir:

يَـحُـورُ رَمادًا إذْ هو سَاطِـعُ
و ما المالُ إلاَّ عارِياتٌ وَدَائِع
و ما المَرْءُ إلاَّ كَالشِّهابِ و ضَوْءِهِ
و ما البرُّ إلاَّ مُـضْـمَـرَاتٌ منَ التُّـقَـى

 Kişinin (dünya hayatındaki yaşam süresi), ancak parlayıp daha sonra da küle dönüşen bir ateşin parıldayışının (süresi) kadardır.

İyilikler, ancak takvada saklıdır; mal ise sadece insanın yanında bırakılmış ema­netten ibarettir.(Tavîl)[66]

Yine İslâm öncesinde dinî şiir söyleyenlerden biri de Sırma b. Enes b. Kays (ö. 5/627)’tır. Şâir aklı selim sahibi herkesin sürekli Allah korkusu içinde olması ve iyi­liğe yönelmesini tavsiye etmektedir. Toplumda bazı kişilerin Yahudilik ve Hıristiyan­lık dinlerinde ilerleme kaydederek ruhbanlık sınıfına ulaşabileceklerini zikretmiştir. Şiirlerindeki ana tema, insanoğlunun vahşilikten ve hayvanî sıfatlardan arınıp erdemli olabilmesinin bir kısım terbiye metotlarıyla nefsini arıtmaktan ve olgunlaştırmaktan geçebileceği şeklindedir. Şâir Sırma, hicretten sonra İslâm’a girmiş ve bu doğrultuda şiirler inşâd etmiştir. İşte İslâm öncesi inandığı ve savunduğu değerleri dile getirdiği beyitlerinden bazıları:

رَهْنَ يُـونـُــسٍ و كَـانَ ناعِـمَ الباالِ
كُـلّ دِيـنٍ و كُـلَّ أمْرٍ عُـضـالِ
كُـلَّ عِـيـدٍ لهمْ و كُـلَّ احْـتِـفـالِ
في حِـقافٍ  و في ظِـلالِ الرِّمالِ
و لـَـهُ الرَّاهِـبُ الحـَبـِــيسُ  تـَـرَاهُ
و لـَـهُ هَـوَّدَتْ يـَهُـودٌ و كَـانـَــتْ
و لَـهُ شَـمَّـسَ النَّصارَى و قـامـُوا
و لَـهُ الوَحْـشُ في الجبالِ تَراهُ

Yunus’un (balığın karnında) sakin ve soğuk kanlı bir şekilde bekleyişi gibi, rahi­bin de kendisini, Allah için (ibadetgahına) hapsetmiş olduğunu görürsün.

Yine Hıristiyanların kendilerine özgü dinî bayramlar ve çeşitli ritueller düzenle­diklerini (görürsün).

Yahudilerin, diğer dinlere nazaran daha ağır görevleri olan Yahudiliğe sımsıkı bağlı olduklarını ve gereğini yerine getirdiklerini (görürsün).

Vahşi hayvanların dağlarda, kum oyuklarında ve kum gölgelerinde hep O’nun sayesinde barındıklarını görürsün.(Hafîf)[67]

Örneklerde de anlaşılacağı üzere İslâm öncesi dinî duygu ve temaların işlendiği şiirler göstermektedir ki, o günün toplumunda Hz. Peygamber’in mesajını kabul et­meye yönelik vicdanî bir hazırlık vardı. Câhiliye toplumunda dehriyyûn (materyalist­ler) hariç gerçek varlık olan Allah inancı, tamamen silinmiş değildi. Hatta putlara ta­panlar dahi kendilerini, gerçek kudret sahibi olan Allah’a yaklaştıracağı inancıyla on­lara tapıyorlardı. Nitekim Kur’ân, bu gerçeği şu ayetle tescil etmektedir: “Biz bun­lara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz, diyenlere gelince: Şüphesiz ki Allah onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve nankör olan kimseyi doğru yola iletmez”[68] Belki de Hz. Peygamber’e karşı koyup onunla amansız mücadele edenler, bilgisizliklerinden öte dünyevî menfaatlerinin ve devam eden nüfuzlarının ellerinden çıkacağı endişesini taşıyorlardı. Bu gibi kaygıları taşıyanların başında Hz. Peygamber’e karşı amansız mücadele veren Kureyş kabilesi gelmekteydi ki sergilemiş oldukları baskıcı tutumun altında da bu korkuları yatmak­taydı. Dünyevî hükümranlığı ellerinde tuttukları gibi, edebî akımların da kendi tekel­lerinde kalması mücadelesini veriyorlardı[69].


* Yard. Doç. Dr., Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı


[1] Sâ‘id el-Endelusî, Sâ‘id b. Ahmed b. Sâ‘id el-Endelusî, Kitâbu’l-esnâm, nşr. el-Eb Luis Şeyhû el-Yesû‘î, Beyrut 1912, s. 43-44; Nâyif Ma‘rûf, el-Edebu’l-İslâmî fî ‘ahdi’n-nubbuvveti ve hilâfeti’r-râşidîn, Beyrut 1990, s. 96.

[2] Cevâd ‘Alî, el- Mufassal fî târîhi’l-‘Arab kable’l-İslâm, I-IX, Beyrut 1968, IV, 81; Çağrıcı, Mustafa, «Arap», Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1991, III, 316-317.

[3] İbnu’n-Nedîm, Muhâmmed b. İshâk en-Nedîm, el-Fihrist fî ahbâri’l-‘ulamâ’i’l-musannifîn mine’l-kudamâ’ ve’l-muhaddisîn ve esmâ’i kutubihim, Beyrut 1978, s. 138-210;  Çağrıcı, Mustafa, «Arap», DİA, III, 316-217.

[4] Evs b. Hacer, İbn Mâlik et-Temîmî, Dîvân, Beyrut 1960, s. 36; İbnu’l-Kelbî, Hişâm b. Muhammed b. es-Sâ’ib b. Bişr el-Kelbî, Kitâbu’l-esnâm, nşr. Ahmed Zekî Bâşâ, Ankara 1967, (trc. Beyza Düşüngen), s. 13.

[5] Ibnu’l-Kelbî, a.g.e., s. 6.

[6] Ibnu’l-Kelbî, a.g.e., s. 13.

[7] İbnu’l-Kelbî, a.g.e., s. 13.

[8] İbnu’l-Kelbî, a.g.e., 24; Yâkût el-Hamevî, Şihâbuddîn Ebî ‘Abdillâh Yâkût b. ‘Abdillâh el-Hamevî er-Rûmî el-Bağdâdî, Mu‘cemu’l-buldân, I-V, Beyrut 1957, III, 22.

[9] İbnu’l-Kelbî, a.g.e., s. 26; Yâkût el-Hamevî, a.g.e., III, 222.

[10] İbnu’l-kelbî, a.g.e., s. 23; İbn Kuteybe, ‘Abdullah b. Muslim, el-Ma‘ârif, Mısır 1960, s. 37; Sa‘id el- Endelusî, a. g. e., s. 43.

[11]  el- Makdisî, a.g.e.,II, 144; Sâ‘id el-Endelusî, a.g.e., s. 44.

[12] el-Makdisî, a.g.e., III,175.

[13] el-Makdisî, a.g.e., III,177.

[14] el-Makdisî, a.g.e., III, 177.

[15] İbn Hacer, Şihâbuddîn Ebi’l-Fadl Ahmed b. ‘Alî b. Hacer el-‘Askalânî, el-İsâbe fî temyîzi’s-shâhbe, I-IV, Bağdat tsz., IV, 344; Kahhâle, ‘Omer Rızâ, A‘lâmu’n-nisâ’, I-V, Beyrut 1977,II, 316-317; el-Halebî, ‘Alî b. Burhânuddîn el-Halebî, es-Sîretu’l-halebiyye ( İnsânu’l-‘ûyûn fî sîreti’l-me’mûn) , I-II, Mısır (1911/1329), I, 126.

[16] İbn Hacer, a.g.e., I-IV, Beyrut 1981, IV, 345.

[17] es-Suyûtî, Celâluddîn ‘Abdurrahmân b. Ebî Bekr, ed-Durru’l-mensûr fî tefsîri’l-me’sûr, I-VI, Beyrut 1972, I, 16.

[18] Nâyif Ma‘rûf, a.g.e., s. 119-120.

[19] Nâyif Ma‘rûf, a.g.e., s 118-120.

[20] Zuheyr b.Ebî Sulmâ, Rabîa’ b. Riyâh el-Muzenî, Dîvân, Kahire 1964, s. 287; Nâyf Ma‘rûf, a.g.e., s. 121.

[21] et-Tâ’î, Hâtim b ‘Abdullâh b. Sa‘d b. el-Haşrec et-Tâ’î, Dîvân, (nşr. ‘Adil Suleymân Cemâl), Kahire 1990, s. 87.

[22] Kur’ân, 29/61-63 (Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’ân-ı Kerîm ve Yüce Meali, (Sadeleştiren Prof.Dr. M. Sadi Çöğenli –Doç.Dr. Nevzat H.Yanık İsanbul tsz.)

[23] Kur’ân (Yazır’ın Meali), 31/25

[24] Kur’ân, 39/38, ( Esed, Muhammed, Kur’ân Mesajı, (trc. Cahit Koyak, Ahmet Ertürk), İstanbul, 1997,  39/38.

[25] Kur’ân (Esed’in Meali), 43/9.

[26] Kur’ân ( Esed’in Meali), 10/22.

[27] Kur’ân ( Esed’in Meali), 25/13:

[28] Kur’ân (Esed’in Meali), 6/109.

[29] Kur’ân ( Esed’in Meali), 16/38.

[30] Kur’ân (Esed’in Meali), 53/21-22.

[31] Kur’ân (Esed’in Meali), 6/100.

[32] eş-Şehristânî, Muhammed b. ‘Abdulkerîm, I-III, Beyrut 1975, III, 230.

[33] el-Makdisî, a.g.e., I, 150.

[34] Batıldan hakka yönelmek, hak dinî benimsemek veyhut tevhit inancı üzere olmak anlamında Hz. İbrahim’in dinine ve geleneksel biçimde Hz. İbrahim’in dinini izleyenlerin çizgisine verilen ad.(Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ömer demir-Mustafa Acar, İstanbul 1993, s. 159.)

[35] Kur’ân (Yazır’ın Meali), 2/127.

[36] Ebû Hilâl el-‘Askerî, el-Hasan b. ‘Abdullâh b. Sehl b. Sa‘îd b. Yahyâ b. Mihrân el-‘Askerî, Kitâbu’l-evâil, I-II, nşr. Muhammed el-Mısrî-Velîd el-Kassâb, Dımaşk 1975, s. I, 75; İbnu’l-Kelbî, a.g.e., s. 7.

[37] Kur’ân (Yazır’ın Meali), 3/67.

[38] Nâyif Ma‘rûf, a.g.e., 105-106.

[39] İbn Hişâm, ‘Abdulmelik b. Hişâm b. Eyyûb el-Himyerî, es-Sîretunnebeviyye, I-II, (nşr. Mustafa es-Sakâ-İbrâhim el-Ebyârî), Beyrut tsz., I-II, I, 224-225; Nâyif Ma‘rûf, a.g.e., s. 105-106.

[40] Nâyif Ma‘rûf, a.g.e., 106.

[41] İbn Hişâm, a.g.e., I, 226-227; Nâyif Ma‘rûf, a.g.e., s. 106-107.

[42] İbn Hişâm, a.g.e., I, 231.

[43] İbn Hişâm, a.g.e., I, 232; Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, ‘Alî b. el-Huseyn b. Muhammed b. el-Heysem el-Mervânî el-Umevî el-Kureşî, el-Eğânî, I-XXV, Beyrut 1963, III, 121.

[44]  Bulunduğu yer hakkında çeşitli rivayetler olmakla birlikte Hz. Nuh’un tûfandan sonra gemisinin oturduğu dağın adı.

[45] Yâkût el-Hamevî, a.g.e., ll, s. 161-162.

[46] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., III, 113.

[47] İbn Hişâm, a.g.e., I, 191-192; Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., III, 121-122.

[48] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., IV, 122-123.

[49] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., IV, 122-123.

[50] İbn Hişâm, a.g.e., III, 30; Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., IV, 125-126.

[51] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., IV, 127.

[52] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., IV, 132.

[53] Umeyye b. Ebi’s-Salt, Dîvân, (nşr. ‘Abdulhah es-Sıdıllî),  Dımaşk 1974, s. 471.

[54] Umeyye b. Ebi’s-Salt, a.g.e., 471.

[55] Umeyye b. Ebi’s-Salt, a.g.e., s. 45.

[56] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., IV, 130.

[57] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî,a.g.e., IV, 130.

[58] Tâhâ Huseyn, el-Edebu’l-Câhilî,  Mısır 1927, s. 153-154

[59] Nâyif  Ma‘ûf, a.g.e., s. 114-115.

[60] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., XV, 362.

[61] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e.,  XV, 362.

[62] İbnnu’l-Esîr, ‘Alî b. Muhammed, Usdu’l-ğâbe fî ma‘rifeti’s-sahâbe, I-VI, Mısır tsz., III, 324-325.

[63] Mehmet Fehmî, a.g.e., I, 61-62.

[64] İbnu’l-Esîr, a.g.e., III, 324-325.

[65] Ebu’l-Ferec el-İsfahânî, a.g.e., XV, 324-325.

[66] Lebîd el-‘Amirî, Lebîd b. Rabîa‘ b. Mâlik el-‘Amirî, Dîvân, Beyrut tsz. s. 168.

[67] el-Makdisî, Ebû Zeyd Ahmed b. Sehl el-Belhî,  el-Bedu’ ve’t-târîh, I-IV, Paris 1899, I, 76.

[68] Kur’ân (Yazır’ın Meali),  39/3.

[69] Nâyif Ma‘rûf, a.g.e., s. 107-120.

Reklamlar