Nisan 18

Kuran’da Gramer, Dilbilgisi hataları


”Müslümanlar, Kur’ân’ın edebî bir mucize olduğuna, yani onun diğer edebî eserler içinde eşsiz bir konuma sahip olduğuna katiyen inanırlar. O, bir insan şaheseri değil, ilahî bir mucizedir. Her harfi ve noktası semâdan vahyedilmiştir. İndirildiği zamanki hâli ile bugün elimizde bulunan nüshası ara*sında hiçbir fark yoktur.

***

Şaheserler insan yapısı iken, mucizeler Allah tarafından ortaya konur. Sıra*dan, herhangi bir mucize şaheserlerin en güzelinden daha üstündür. Ay*rıca mucizeler insan gayretiyle “tekâmül ettirilemezler”. Çünkü bu tıpkı muci*zenin, yani Allah yapısının, kusurlu olduğunu itiraf etmek gibi bir şeydir.

Bir şaheser diğer çalışmalara özel bir alanda üstünlük sağlar. Örneğin, bir mühendislik şaheseri estetik cazibeye sahip olmak zorunda değildir. Veya bir sanat şaheserinin mühendislik standartlarına uyması zorunlu değildir. Yahut bir çiçek düzenleme şaheserinin güzel kokması da zorunlu değildir.

Müslümanlar, Kur’ân’ın sadece beşerî ve edebî bir şaheser değil aynı zamanda ilâhî menşeli edebî bir mucize olduğunu iddia etmektedirler. Fakat bu iddia gerçeklerle uyuşmamaktadır. Zira bugün elimizde bulunan Kur’ân, Arapça bilen herkesin açıkça görebileceği açık gramer hataları içermektedir.

Birinci Hata:
Mâide (5), 69. âyet:

“Muhakkak ki inananlar, Yahudiler, Sâbi’îler ve Hıristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Arberry)[12]

” إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالصَّابِؤُونَ وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ. ”

Yukarıdaki âyette gramer hatası bulunmaktadır. “es-Sâbi’ûne” sözcüğü yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir.

Aynı kelime, diğer iki âyette, aynı gramer ortamında doğru şekilde i‘râb edilmiştir.

Bakara (2), 62; ” إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ …”

Hacc (22), 17; ” إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ …”

Mâide 69. âyette kelimenin “es-Sâbi’ûne”, Bakara 62. ve Hacc 17. âyetlerinde ise “es-Sâbi’îne” olarak yazıldığını müşahede ediyoruz. Son iki âyette “es-Sâbi’ûne” kelimesi doğru bir şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü cümlenin başında bulunan “İnne” lafzı “nasb” adı verilen bir harekeleme şeklini gerekli kılar ve “ya” da “nasb alâmeti” dir. Fakat Mâide 69. âyette “es-Sâbi’ûne”’ye “ref‘” alameti olan vav verilmiştir. Bu sebeple burada sarih bir gramer hatası vardır[13].

İkinci Hata:
Nisâ (4), 162. âyet:

“Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, namazı kılan, zekâtı veren, Allah’a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Arberry)

” لَكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا ”

“el-Mukîmîne” kelimesi “el-Mukîmûne” şeklinde, cümledeki diğer isimler gibi merfu olmalıydı. Ondan önceki iki isim (الراسخون veالمؤمنون ) ile sonraki isim (والمؤتون) doğru şekilde i‘râb edilmiştir. Bazıları bu kelimenin namazı önemsemek ve methetmek için bu şekilde i‘râb edildiğini iddia etmişlerdir[14]. Fakat İbnu’l-Hatîb bunun yanlış bir çıkarım olduğunu zikretmektedir[15]. Bu gibi çıkarımlar mantığa meydan okumak sayılır. Bir kimse dinin esası ve kökü olan imanı değil de; fer’î bir meselesi olan namazı neden önemsesin? Ayrıca bu mantık bir önceki âyetteki i‘râb hatasına uygulanabilir mi? Sâbi’îler’in, inananlardan ve Ehl-i Kitaptan daha önemli olduklarına hükmedebilir miyiz? Ayrıca Sâbi’îler neden diğer âyetlerde değil de sadece bir âyette önemsendiler? Allah bu illetli mantıktan çok yücedir. Bu yüzden bu da sarih bir nahiv hatasıdır[16].

Üçüncü Hata:
Tâhâ (20), 63. âyet:

“Onlar gizlice dediler ki: ‘Bu ikisi sihirbazdırlar’…” (Arberry)

” قَالُوا إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ … ”

“Hâzâni” kelimesi “hâzeyni” şeklinde olması gerekirdi.

“Hâzâni” kelimesi yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü isim cümlesinin başında bulunan “inne” sözcüğü, ref‘ durumunda bulunan ismi “nasb” eder ve “nasb alameti” de “ya” dır. Bu da üçüncü bir gramer hatasıdır[17].

Dördüncü Hata:
Bakara (2), 177. âyet:

“İyilik (takva/hayır), yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir. Fakat iyilik şudur; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere îman etmek, mal sevgisine rağmen, onu, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolda kalmışlara ve kölelerin kurtuluşuna vermek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermektir. Onlar antlaştıkları zaman sözlerini yerine getirirler ve zorluklar karşısında, darda kaldıklarında ve savaş esnasında sabırlıdırlar…” (Arberry)

” لَيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء … ”

Yukarıdaki âyette beş gramer hatası mevcuttur. Bunlardan dördünde fiilin yanlış sığası kullanılmıştır. Zira cümle “Tuvellû/تولوا” geniş zaman sığası ile başlarken diğer dört fiil geçmiş zaman sığası ile yazılmıştır:

‘Âmana/آمن fiili tu’minû /تؤمنوا ;

‘Âtâ / آتى fiili tu’tû / تؤتوا ;

‘Akâma / أقام fiili tukîmû / تقيموا ;

‘Âtâ / آتى fiili tu’tû / تؤتوا şeklinde olmalıdır.

Yukarıdaki âyet, kelimesi kelimesine tercüme edildiğinde şu şekilde olmalıdır: “İyilik yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz değildir: fakat iyilik; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman etmiş (believed) kişidir; ve malını vermiş (gave), …ve namazı kılmış (performed) ve zekatı vermiş (paid) kişidir.” Fakat İngiliz mütercimler sığayı dikkate almışlar ve iman etmiş (believed), vermiş (gave), kılmış (performed) ve vermiş (paid) fillerini düzelterek geniş zamanda yazmışlardır. (Örnek için Arberry, Pickthall, Yusuf Ali ve Rodwell’in tercümelerine bakınız.)

Beşinci hata ise “es-Sâbirîne/الصابرين” kelimesinin yanlış i‘râb edilmesidir. Kendinden önceki “el-Mûfûne/الموفون” kelimesi gibi “es-Sâbirûne/ الصابرون” şeklinde i‘râb edilmesi gerekirdi.

Beşinci Hata:
Âl-i İmrân (3), 59. âyet:

“Îsâ’nın durumu, Allah katında, Âdem’in durumu gibidir. Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ dedi, o da hemen oluverdi.” (Arberry)

” إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ ”

Yukarıdaki âyet, kelimesi kelimesine tercüme edildiğinde şu şekilde olmalıdır: “İsâ’nın durumu, Allah katında, Âdem’in durumu gibidir. Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona “ol” dedi, o da hemen olur (and he is).” Bu tercüme Pickthall’e aittir. Dikkat edildiğinde “Yekûn/يكون (is)” lafzını Arapçada olduğu şekliyle, geniş zaman sığası ile tercüme etmiştir.

“Yekûn/يكون” lafzı (İngilizce’de “is” dir), bir önceki “dedi/قال” fiilinin sığası olan geçmiş zaman sığası ile uyum sağlayabilmesi için “Kâne/كان (was)” olmalıdır. Arberry, Yusuf Ali ve Rodwell Bu durumu tercümelerinde düzeltmişlerdir.

Altıncı Hata:
Enbiyâ (21), 3. âyet:

“Kalpleri boş şeylerle doludur. O zalimler gizliden gizliye fısıldaşarak derler ki:…”

” لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا … ”

Âyetteki “Eserrû/أسرّوا” kelimesi “Eserra/أسرّ” şeklinde olmalıdır. Yukarıdaki cümle bir fiil cümlesidir ve böyle bir cümlede uygulanan kaideye göre; eğer fiil (müzekker) failden önce gelir ve bu fail cümle içerisinde zikredilirse bu fiil mufred (müzekker) gaib sığasında olmalıdır. (Aynı kaide iki mezkûr “müzekker” in yerine “müennes” in geçeceğini ifade etmektedir.) Fakat yukarıdaki âyette fiil çoğul sığasında gelmiştir[18]. Yukarıdaki kaidenin diğer âyetlerde nasıl uygulandığını görmek için şu örneklere bakınız: Âl-i İmrân (3), 52[19]; Yûnus (10), 2[20]; Nahl (16), 27[21]; Nahl (16), 35[22]; Âl-i İmrân (3), 42[23]; Hucurât (49), 14[24].

Yedinci Hata:
Hacc (22), 19. âyet:

“İşte şu iki hasım Rableri hakkında çekişmeye girmişler.”

” هَذَانِ خَصْمَانِ اخْتَصَمُوا فِي رَبِّهِمْ … ”

Arapçada kelimeler, İngilizce’de olduğu gibi kemmiyete göre çekimlenmiş ya da i‘râb edilmişlerdir. İngilizce’de iki çekimleme şekli vardır: tekil ve çoğul. Bu yüzden İngilizce’de iki adam çoğul olarak kabul edilmiştir. Fakat Arapçada üç şekil söz konusudur: mufred, tesniye ve cemi. Bu yüzden fiiller ve isimler; mufred, tesniye ve cemi hallerine göre i‘râb edilirler. Bu âyetteki fiil, sanki fail iki kişiden fazlaymış gibi i‘râb edilmiştir. Fakat âyet sadece iki kişiden bahsetmektedir. Bu yüzden tesniye kaidesi gereğince “İhtesamû/اختصموا” fiili “İhtesamâ/اختصما” şeklinde olmalıdır.

Sekizinci Hata:
Hucurât (49), 9. âyet:

“Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşurlarsa onların aralarını bulun.” (Arberry)

” وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا ”

Bu âyetteki hata bir önceki âyette geçen hatanın benzeridir. Sayı yine tesniye/ikil olmasına rağmen fiil, fail çoğulmuş gibi i‘râb edilmiştir. Bu yüzden “İktetelû/اقتتلوا” fiili “İktetelâ/اقتتلا” şeklinde olmalıdır[25].

Dokuzuncu Hata:
Munâfikûn (63), 10. âyet:

“Ey Rabbim, ne olurdu bana biraz mühlet verseydin de malımın sadakasını verip iyilerden olsaydım.” (Arberry)

” … رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ ”

“Ekun/أكن” fiili yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir. Halbuki “Ekûne/أكون” şeklinde olmalıydı. Son sessiz harf harekesiz olmak yerine “e”/üstün ile harekelenmeliydi. Çünkü “Ekun/أكن” fiili mansûbtur. Bir önceki fiil olan “Essaddaka/أصدق” doğru biçimde i‘râb edilmiş ve fiil nasb halindedir. Bunun sebebi ise şudur: Arapçada muzari bir fiilin önüne nasb eden harflerden biri gelirse fiil nasbedilir. Bu harflerden biri de “fâ-i sebebiyye” dir.

Onuncu Hata:
Şems (91), 5. âyet:

“Gökyüzüne ve onu bina edene” (Arberry)

” وَالسَّمَاء وَمَا بَنَاهَا ”

Arapçada “Mâ/ما (that which)” sözcüğü insan dışı varlıklar için kullanılmaktadır. Fakat yukarıdaki âyette özne (fail) Allah’tır. Bu yüzden burada kullanılması gereken sözcük Arapça “Men/من (him who)” dir. Arberry bu âyeti şu şekilde tercüme etmiştir: “Gökyüzüne ve onu bina edene (that which)” Allah’ı kastederek. Bununla birlikte Pickthall insan dışı varlıklar için kullanılan “Mâ/ما (that which)” sözcüğünü düzelterek şu şekilde tercüme etmiştir: “Gökyüzüne ve onu bina edene (Him Who)”.

Doğrusu Pickthall şu iki âyeti de düzelterek tercüme etmiştir:

“Yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene/Him Who”. Şems (91), 6. âyet

“Her bir nefse ve onu düzenleyene/Him Who”. Şems (91), 7. âyet

Yusuf Ali problemden kaçınmak için âyeti şu şekilde tercüme etmiştir: “Gök kubbeye ve onun mükemmel yapısına”. Bu sayede fail olan “Allah” âyetin tercümesinde yer almamaktadır. Âyeti bu şekilde tercüme etmesinin sebebini dipnotta şu şekilde açıklamaktadır: “Bu ve sonraki cümlelerde geçen mâ-i masdariyye’nin, İngilizce’ye isim olarak tercüme edilmesi çok uygundur. Fakat “Benâhâ/بناها” deki “بنى” isim olmayıp, Arberry ve Pickthall’in tercümelerinde olduğu üzere geçmiş zaman fiilidir. “Mâ/ما” sözcüğü “Men/من” (‘who’ anlamında) şeklinde olmalıydı ve buradan hareketle “Who” nun başharfi büyük ‘W’ olmalıdır.”

On Birinci Hata:
Fussılet (41), 11. âyet:

“Sonra iradesi, bir gaz halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yere şöyle buyurdu: ‘İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin’. Onlar da: ‘Gönüllü olarak geldik’ dediler.”

” ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ ”

Gökyüzü ve yeryüzü Arapçada müennes isimlerdir. Baştaki “Dediler/”قالتا fiili, buna uygun olarak, hem müennes hem de tesniye gelmiştir. Fakat âyetin sonundaki “Gönüllü olarak/طائعين” kelimesi; “sıfatlar kendinden önceki isimlere sayı ve cinsiyet yönüyle uyarlar” kuralına aykırı olarak hem müzekker hem de çoğul olarak gelmiştir. Bu yüzden çoğul için kullanılan “طائعين” kelimesi yerine, müennes ve tesniye için kullanılan “طائعتين” sözcüğü gelmeliydi.

On İkinci Hata:
A‘râf (7), 56. âyet:

“Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.”

” إِنَّ رَحْمَتَ اللّهِ قَرِيبٌ مِّنَ الْمُحْسِنِينَ ”

Yukarıdaki âyet bir isim cümlesidir. Böyle bir cümlede haber/yüklem ile mubteda/özne arasında tezkîr-te’nîs yönünden uygunluk olmalıdır. “Yakın” anlamındaki “قريب” sözcüğü, “Allah’ın rahmeti” anlamındaki “رحمة الله” kelimesinin haberidir ve bu iki sözcük müzekkerlik-müenneslik yönünden birbirine uyum sağlamalıdır. Fakat Arapça metinde durum böyle olmamıştır. “Rahmete/رحمة” kelimesi müennestir ve bu sebeple müzekker olan “قريب” sözcüğünün yerine müennes şekli olan “قريبة” kelimesi gelmelidir[26].

Bu kaide diğer âyetlerde, doğru bir biçimde, şu şekilde geçmektedir:

Tevbe (9), 40. âyette: “كَلِمَةُ اللّهِ هِيَ الْعُلْيَا ” Burada hem “Kelimetu/كلمة” hem de “Hiye/هي” lafızları müennestir. Bunun yerine “كلمة الله هو الأعلى” söylemek kesinlikle doğru değildir. Aksi halde bu da “إِنَّ رَحْمَتَ اللّهِ قَرِيبٌ مِّنَ … ” âyeti gibi yanlış olacaktır.

On Üçüncü Hata:
A‘râf (7), 160. âyet:

“Biz onları on iki kabileye ayırdık.”

” وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا …”

“Esbâtan/أسباطا” kelimesi yerine “Sibtan/سبطا” gelmeliydi.

Arapçada kelimesi kelimesine “twelve tribes/اثنتي عشرة أسباطا/on iki kabile” olarak geçmektedir. Bu İngilizce’de doğru olabilir ama Arapçada değil. Arapçada “twelve tribe/اثنتي عشرة سبطا/on iki kabile” şeklinde olmalıdır. Zira on sayısının üzerindeki ma‘dûd isimler mufred olmalıdır. Bu kural şu Kur’ân âyetlerinde doğru bir şekilde uygulanmıştır: A‘râf (7), 142[27]; Bakara (2), 60[28]; Mâ’ide (5), 12[29]; Tevbe (9), 36[30]; Yûsuf (12), 4[31].

Kur’ân, bitmemiş ve yorumlanmadan tamamen anlaşılamayan cümleler içermektedir. Ayrıca yabancı kelimeler, garip Arapça sözcükler ve kendi anlamının dışında kullanılan kelimeler; sayı ve cinsiyet uyumu dikkate alınmadan i‘râb edilmiş fiiller ve sıfatlar; bazen hiçbir mercii olmadan, mantıksız ve dilbilgisi kurallarına uymayan atfedilmiş zamirler; çoğunlukla öznelerinden uzak yüklemler vb. unsurlar içermektedir. Özetlemek gerekirse Kur’ân’da, yüzden fazla genel kaide ve yapılardan sapmalar tespit edilmiştir…[32]

Bu itibarla, yukarıda zikrettiklerimiz bu hataların sadece bir numunesi konumundadır ve daha fazlası ileride gelecektir.

Yukarıdaki hataların bir kısmı sadece modern eleştirmenler tarafından tespit edilmiş değildir. Bunlar, İslam’ın ilk asrında, Hz. Muhammed’e en yakın kişiler tarafından da bilinmekteydi. Osman’ın, Kur’ân’ın ilk standart nüshasını gördükten sonra şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Onda (Kur’ân’da) gramer hataları görüyorum ve Araplar onları dilleriyle düzelteceklerdir.”[33] Yukarıdaki rivâyeti el-Furkân adlı eserinde zikreden Müslüman âlim İbnu’l-Hatîb, Hz. Muhammed’in hanımlarından Âişe’ye nispet edilen başka bir rivâyet zikreder ve şöyle der: “Allah’ın Kitabı’nda üç gramer hatası vardır, bunlar kâtip hatalarıdır:

Tâhâ (20), 63. âyette; ” قَالُوا إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُم …”

Mâide (5), 69. âyette;

” إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالصَّابِؤُونَ وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ ”

Nisâ (4), 162. âyette;

” لَكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا “[34]

Burada şu iki açıklamayı yapmak gerekir:

Birincisi:
Müslümanlar, bugün elimizde olan Kur’ân’ın Hz. Muhammed’e vahyedildiği şekliyle var olduğunu, hatta tek bir harfinde bile değişiklik olmadığını iddia etmektedirler. Ne var ki Kur’ân’da gramer hataları bulunmaktadır. Bu hatalar karşısında iki seçenekten birini tercih etmek zorundayız. Ya Kur’ân bu hatalarla birlikte vahyedildi ya da bu hatalar, Kur’ân’ın istinsahı sırasında kâtiplerin dikkatsizlikleri sonucu ortaya çıkmıştır. Başka bir ihtimal söz konusu olamaz. Birinci seçenek düşünülemeyeceğine göre, ikincisi tek mantıklı açıklamadır. Fakat bu (ikinci seçenek), mevcut Kur’ân’ın “Peygambere indirildiği şekliyle bozulmadan bizlere ulaşan vahyedilmiş yegane metin” olmadığını da ifade etmektedir. Zira daha sonraları metinde herhangi bir değişiklik yapılmamış ve dilin orijinal saflığı bozulmamıştır.

İkincisi:
Yukarıdaki hatalar bir makalede yayınlandığında bunlar (reddiyelerle) düzeltilecektir. Fakat makale bu hatalarla var olduğu sürece Kur’ân’ın bir şaheser olduğu kabul edilemez.

Kur’ân, bu hatalar sebebiyle, bir şaheser olmaktan çok uzaktır. Eğer, beşerî söylemle, Kur’ân’ın bir şaheser olduğu söylenemiyorsa onun ilâhî menşeli edebî bir mucize olduğunu kim dürüstçe söyleyebilir?”

Reklamlar